107 yıl öncesiyle bugün

Cem Gürdeniz yazdı...

107 yıl öncesiyle bugün

107 yıl önce bugün 1 Ağustos 1914 günü Almanya Rusya’ya savaş ilan etti ve 1918 yılına kadar sürecek Birinci Dünya Savaşı başladı. 107 yıl öncesinden ders çıkarmamız gereken olaylar var.

YÜKSELEN ÇİN, BOZULAN DENGELER

2000’ler sonrası Çin’in büyük bir sanayi, askeri ve ekonomik dev olarak ortaya çıkması ABD liderliğinde 1945 sonrası oluşan ve 80’ler sonrası neo liberal kapitalist hegemonik düzenin tüm hesaplarını alt üst etti. Zira bu düzen 1989 sonrası Soğuk Savaşı kazanarak NATO genişlemesiyle Avrupa’da tam kontrolü tesis etmiş, Yugoslavya’yı parçalamış; Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyeliğini gündeme taşıyarak Rusya’nın sinir uçlarına dayanmıştı. Bu genişleme yetmezdi. Avrasya, Güney Amerika ve Afrika da kontrol altına alınmalıydı. Gerçekliği hala şüpheli olan 11 Eylül olayları sonrasında 2001’de Afganistan, 2003’te Irak sahte gerekçeler ve bahaneler üzerinden kanlı şekilde işgal edildi. Dünya, 2018 yılına kadar Terörle Küresel Savaş (GWOT) ve demokrasi aldatmacaları altında ABD’nin ve Atlantikçi bloğun yıkım alanı oldu. Tarihte görülmemiş boyutlarda mülteci ve sığınmacı sorunu ortaya çıktı.

ABD’NİN KAÇINILMAZ GERİLEMESİ

Ancak her gücün şımaracağı ve gerileyeceği tarihte örneklenmiştir. Gerileme Asya’da başladı. Avrupa ve Kuzey Afrika’da yarattığı renkli devrimleri 2005’te Orta Asya’ya taşıyan ABD, başarısız oldu. Halbuki CIA, FETÖ okulları üzerinden Orta Asya’ya soğuk savaş sonrasının en büyük yatırımını yapmıştı. 2000 yılından sonra toparlanan Rusya ile Çin Afganistan’a yerleşen ABD’ye direnme kararı almışlardı. Böylece Özbekistan, Kırgızistan gibi devletler, ABD üslerini kapattılar. 2008’de durum tam değişti. Küresel finansal kriz ve ardından Rusya’nın Güney Osetya müdahalesi bir dönüm noktası oldu. 2010 yılında Çin, ABD’yi üretimde geçti. Sarsılan ABD hegemonyasına en büyük darbe 2012 sonrası artan Rus- Çin askeri yakınlaşmasıyla geldi. 2014 yılında Kırım müdahalesi ile Rusya, Güney Çin denizi ve Tayvan Boğazındaki tutumu ile yakın çevresinde oldu bittilere izin vermeyeceğini gösterdi.

FETÖ VE TÜRKİYE’NİN ŞEKİLLENDİRİLMESİ

2016 yılında Atlantik cephenin Türkiye’deki vekili FETÖ üzerinden Türkiye’ye bir nevi savaş açıldı. FETÖ halka ateş gücü ile saldırdı. Devletin kılcal damarlarına kadar girmesine izin verilen, kendi donanma ve ordusuna kumpas kuracak kadar önü açılan FETÖ gücünü siyasal İslam’dan alıyordu. FETÖ, diğer siyasal İslamcı iktidarı askeri bir darbe ile devirmek istedi. Böylece Türk halkı siyasallaşan dinin ne büyük felaketlere yol açacağını yaşayarak ve acı çekerek gördü. Ancak Türkiye teslim olmadı. Halk ve Atatürkçü kadrolar FETÖ darbe girişimini defetti. Bu gelişme Atlantikçi cephenin 2002’de iktidar yaptığı siyasi partinin hayatta kalabilmek için Asya’ya yönelmesini tetikledi. Ancak bu yöneliş zaten Türkiye’nin 21. Yüzyıl jeopolitiğinin kaçınılmaz sonucuydu. Devlet kendini korumalıydı. Bunun için tek seçenek Asya yönelişiydi. Atlantik cephenin soğuk savaş sonrası Türkiye’den dört talebi vardı: Birincisi güneyinde denize çıkışı olan bir Kürt Devletçiği; İkincisi KKTC’den Türk askeri varlığının çekilmesi; Üçüncüsü Doğu Akdeniz ve Ege’deki deniz yetki alanlarından yani Mavi Vatan’dan vazgeçilmesi; Dördüncüsü Karadeniz’de Türkiye’nin Rusya’ya karşı düşmanca tavır takınması ve Montrö’yü sorgulaması. Bu talepleri karşılayan Türkiye Cumhuriyeti’nin 21. Yüzyılda bağımsız varlığından ve ulus devlet bütünlüğünden bahsetmenin mümkün olamayacağı izahtan varestedir.

CEZALANDIRILAN TÜRKİYE

Böylece Türkiye için Asya yüzyılı 16 Temmuz 2016 sabahı başlamış oldu. 1946 sonrası uygulamaya koyulan Kenar Kuşak ve Sovyetlerin Çevrelenme (Containment) stratejisinin kilit ülkesi konumundaki Türkiye’nin Asya’ya kaybedilmesi Atlantik sistemin kabullenebileceği bir durum değildi. Her cepheden Türkiye’ye saldırı başlatıldı. Mavi Vatan ve Doğu Akdeniz’deki tutumumuz ile Suriye’deki Kürt Koridorunun önlenmesine yönelik harekatlar en ciddi meydan okuma olarak algılandı ve tarihte örneği görülmemiş Türkiye karşıtı tatbikat, bloklaşmalar ve diplomatik hamleler ile saldırılar sürdürüldü. PKK ve PYD/YPG’ye silah ve insangücü desteği sağlanırken, Türkiye’nin Rusya ve Çin ile arasındaki ilişkilerin bozulmasına yönelik her türlü kışkırtma denendi. Uygur Sorunu üzerinden Çin; Kırım, İdlib ve Libya üzerinden Rusya ile olan ilişkilerin geriletilmesi hedeflendi. Yaptırımlar, ambargolar, bazı devlet ve kamu görevlilerinin yolsuzluk ve usulsüzlüklerin dava süreçlerine taşınması; dolar manipülasyonları bu saldırgan dönemin diğer araçları oldu. Ancak bu saldırılar gerileyen Amerikan hegemonyasının ve gerek AB gerekse NATO’nun Rus ve Çin birlikteliği karşısında sınırlı seçeneklere sahipliği karşısında kesin sonuç elde edemedi. Zira Türkiye’nin keskin dönüşleri küresel düzen değişikliğinde beklenmedik fay kırılmalarına neden olabilirdi. Siyasi iktidar Türkiye’nin coğrafyasını -zaman zaman çok ciddi ve yakıcı hatalarla birlikte- bu süreçte denge siyaseti uygulayarak kullandı.

GÜCÜ TÜKENEN ATLANTİK SİSTEM

Diğer yandan 2020 başındaki Covid krizi ile Atlantik cephenin değil bir küresel savaş, pandemiyi dahi yönetemeyecek durumda olduğu da ortaya çıktı. Mayıs 2020’de ABD’de yaşanan George Floyd isyanları ile ABD başkanlık seçimleri ise gerçekte ABD’nin son derece kırılgan bir devlet olduğunu ortaya koydu. Hegemonyanın Avrupa bacağındaki vekilleri olarak, AB ve NATO’nun Rusya ve Türkiye karşıtlığı da henüz her iki ülkede jeopolitik kırılma oluşturacak de facto bir durum yaratamadı.

BENZERLİKLER VE ZITLIKLAR

Evet bugünkü şartlar pazar ve kaynak paylaşım mücadelesi, yeni dünya düzeni kurulmasına yönelik gayretler gibi, Birinci Dünya Savaşı öncesi durumla pek çok yönden benzerlikler içermekle birlikte zamanın ruhuna uygun zıtlıklar da içeriyor. Şartlar ne kadar zor olursa olsun tüm silahların kullanılacağı bir dünya savaşı çıkma ihtimali düşüktür. Zira konvansiyonel silahlarla sınırlandırılamayacak bir çatışmada nükleer silahlar kullanıldığı takdirde çevrede yaratılacak yıkım nedeniyle kazanan olmayacaktır. O zaman vekiller üzerinden yürütülecek hibrid savaşlarla 3. Dünya savaşı yürütülecektir, ki bu savaş Yugoslavya’nın parçalanma süreciyle birlikte zaten başlamıştır ve devam etmektedir. Ukrayna, Libya, Suriye, Irak, Afganistan, Yemen, Keşmir Arakan, Mali, Somali, Batı Sahra gibi çatışma alanlarında savaşlar devlet destekli terör örgütleri, siber saldırılar, darbe girişimleri, insansız savaş araçları dahil her türlü yöntemle devam ediyor. Bu bölgeler vekalet savaşları üzerinden büyük güçlerin hibrid savaş alanı halinde. Çoğunluğu ABD ve müttefiklerinin desteklediği bu çatışma alanlarının hedefi, kenar kuşak bütünlüğü ile İsrail’in güvenliğini sağlarken, Rusya ve Çin’in her yerde çevrelenmesi ve aynı zamanda dünyanın önemli kaynaklarına erişim rotaları ile düğüm noktalarının kontrol altında tutulması.

AFGANİSTAN TUZAĞI

Diğer yandan son gelişmeler çerçevesinde Afganistan’dan ABD çekilmesi ile Asya’daki büyük oyun yeniden canlanacaktır. Zira ABD’nin çekilme kararı Afganistan’daki kanseri Asya’da her yere yaymaya hizmet edecektir. Bundan en çok zarar görecek olan ülkenin Uygur sorunu ve (Kuşak Yol) BRI geçiş güzergahı nedeniyle Çin olacağını söyleyebiliriz. Yeni durum Asya’da Rusya ve Çin’in ortak rakibi olan ABD’nin geri çekilmesi sonrası halen donmuş durumdaki Rusya ile Çin arasında rekabet sürecini de tetikleyebilecektir.

AMERİKAN MAYIN TARLALARI AKTİFLEŞİRKEN

Kısacası ABD hegemonyası geri çekilirken dünyanın her yerinde önceden hazırlanan mayın tarlalarını aktif hale geçirmektedir. Gerileme ve çöküş kaçınılmazdır ancak geciktirilmeye çalışılmaktadır. Bu geciktirme sürecinde Türkiye, kilit ülkelerden birisidir. ABD’nin Türkiye’yi gözden çıkararak hamlelerine devam ettiği anlaşılmaktadır. Yunanistan’a Dedeağaç, Semadirek ve Girit Adaları üzerinden yapılan büyük askeri yığınak bu düşüncenin ip uçlarını vermektedir. Kürecik’teki X Band radar istasyonu ile İncirlik üssü için şimdiden alternatifler hazırdır. Türkiye’nin jeopolitik çıkarlarına her alanda karşılık verecekleri kesindir. KKTC’nin bağımsızlığına şiddetli tepki verilmesi; Suriye ve Irak’ta Türk kanı döken PKK PYD ve YPG’ye NATO zirvesi ve ABD Türkiye Devlet Başkanları görüşmesine rağmen askeri yardımlara devam edilmesi; Yunanistan’ın Ege ve Doğu Akdeniz tezlerine her alanda en yüksek seviyede destek verilmesi devam edecektir.

BATIYA TAVİZ SONUÇ GETİRMEZ

Böylesi açık düşmanlığın devam ettiği bir konjonktürde yönetimin ABD, NATO ve AB’ye sürekli taviz vermesi Birinci Dünya Savaşı öncesi İttihat ve Terakki Hükümetinin İngiltere ve Fransa ile yakınlaşma ve ittifak arayış gayretlerine benziyor. Ancak Osmanlının paylaşılmasına zaten karar verilmişti. 1908 Reval görüşmesinde Osmanlı toprakları, yükselen dev Almanya’ya karşı İngiltere’nin yanında olması için Rusya’ya sunulmuştu. Bunun doğal sonucu Osmanlı- Alman yakınlaşmasıydı. Kayzer II. Wilhelm 1889 ve 1898’de iki kez İstanbul’a gelmiş ve fes takmıştı. Sonuçta her durumda kaybedecek taraf Osmanlı olacaktı zira ne ekonomik ne sanayi ne de askeri gücü vardı. Sonuç vahşi bir işgal ile sonuçlandı.

İÇ CEPHEMİZ KIRILGAN

Bugün değişen şartların başında Türkiye’nin milli güç unsurları gelmektedir. Gücümüz 1918 şartlarıyla kıyaslanamayacak derecede büyüktür. Ancak iç cephede ciddi kırılmalar vardır. Kutuplaşma tarihte örneği az görülecek seviyededir. Devlet üzerinden gerek iktidar gerekse muhalefet partilerinin (belediyeler üzerinden) partizanca zenginleşme ve yolsuzlukları kadar, hukuk sürecinde yaşanan ciddi sorunlar ulusal gücün özgül ağırlığını aşağıya çekmektedir. Dış politikada İsrail, Suriye ve Mısır ile olan ilişkilerde teolojik gerekçelerin jeopolitik çıkarların önüne geçmesi devlete ciddi bedellere mal olmuştur. NATO zirvesi sonrası Taliban’dan kaçan NATO ile iş birliği yapan Afganlara Türkiye’nin kapılarını açması ve Kabil Hava Alanını NATO adına koruma kararı alması intihar ile eş değerde son derece yanlış olmuştur. Hatalı Suriye mülteci politikasına Afganistan ile yeni bir halka eklenmiştir. Devletin her yaz karşı karşıya kaldığı orman yangınlarında topyekûn mücadelede hazırlıksız olduğu, yangınla savaş stratejisi ve donanımının olmadığı ortaya çıkmıştır. Kamuoyunun Kanal İstanbul’da örneklenen doğaya karşı hassasiyeti yaşanan orman yangınlarından sonra daha da artmıştır. Doğayı gelecek kuşaklar adına korumak devletin görevidir. Bu görev sınırların, mavi vatanın korunması kadar kutsaldır.

MİLLETİNİ UNUTAN SONUNU HAZIRLAR

Önümüzdeki günler 107 yıl öncesinin jeopolitik karmaşasını aratmayacak özelliklere sahiptir. Milletçe bütünleşmek amaçlanmalıdır. Türklük ve Atatürk bu birleşmenin çimentosudur. Fransız Devrimi sonrası uygar dünya ulus devlet modeline geçerken Osmanlı İmparatorluğu Türklüğü ve milliyetçiliği yasaklamakla meşgul idi. Büyük Atatürk 26 Mart 1923 tarihinde Hakimiyet-i Milliye gazetesine verdiği demeçte Türklük için şöyle diyordu: ‘’Bizim milletimiz, milliyetinden uzaklaşmasının çok acı cezalarını gördü. Osmanlı devleti içinde yaşayan çeşitli milletler, milliyetlerine sarılarak kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu onlardan öğrendik. Kuvvetimizi yitirdiğimiz anda bizi aşağıladılar. Anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmamız imiş. Dünyanın bize saygı duymasını istiyorsak, önce bizim kendi benliğimize sarılmamız ve bu gerçeğe ulaştığımızı dünyaya göstermemiz lazımdır. Milli benliklerini bulamayan milletler başka milletlerin avıdır.’’

MANKURTLAR ÇOĞALIYOR

Bugün ülkemiz etnik ve dinsel bölünmeyi amaçlamış mankurtlaşan Türklerle doludur. ABD, Alman, İngiliz ve Fransız fonlarıyla beslenen Türk yerine Türkiyeli diyen ya da Katar, Suudi Arabistan, BAE ve Kuveyt fonlarıyla beslenip keşke Yunan galip gelseydi diyenler iktidar ve muhalefet ile müesses nizam ve ana akım medya içinde kanaat önderliği yapabilmektedir. Mankurtlaşan Türkler gerçek Türkleri Atatürk’ten, Kurtuluş ve Kuruluştan, laik ve ulus devletçi Cumhuriyetten uzaklaştırmak için her yolu denemişler ve başarılı da olmuşlardır. Bugün Atatürk’ü ve Cumhuriyeti gerçek Kemalist değerleri ile savunan siyasi parti ve medya yok denecek kadar azdır.

ATATÜRK VE CUMHURİYETE SADAKAT

Mustafa Kemal ve Cumhuriyete vefa ve cesaret ile sahip çıkanlar çoğalmadıkça bugünkü siyasi konjonktür ile 107 yıl öncesi arasındaki benzerlik devam edecektir. Mandacılar; saf ve temiz din duygularının istismar edilerek siyasallaştırılan eğitimsiz kitleler; akıl ve bilimden uzaklaşan, gerçeklerden koparılan milyonlar; şekilci ancak özde Atlantikçi Atatürkçüler; geçmişte hiçbir dönemde hesap vermedikleri için devlet üzerinden zenginleşmeyi amaçlayan ve yolsuzluğa bulaşan niteliksiz ve kişiliksiz siyasetçiler; tüketim ve gösteriş çılgınlığına esir düşerek bireyselleşen ve benden sonra tufan mottosuna sarılan çoğunluk zenginler; kıblesi siyasi iktidar olan kamu görevlileri ve daha pek çok kemirici ve yok edici örnek ulusal gücümüzün yaklaşan büyük fırtınaya hazırlıksız girme riskini artırmaktadır. Bu tabloya Covid pandemisi, işsizlik, yoksulluk, artan hayat pahalılığı, Suriyeli ve başımıza yeni açılan Afgan mülteci/sığınmacı akımı da eklenince durum Birinci Dünya Savaşı başlangıcına benzerlikler arz etmektedir.

ATATÜRK VE CUMHURİYETİ UNUTMA UNUTTURMA

Osmanlı, nasıl ki Türklüğü unutmuş veya unutturulmuş ise bugün de Mustafa Kemal, Kurtuluş ve Kuruluş Türkiye’ye unutturulmuştur. Bu durumu normalleştirerek kendi siyasi teorilerini yapan iktidar ve muhalefete çağrı yapmanın beyhude çaba olduğunun bilincinde olarak, Türk halkına çağrımı yapayım. Zaman Mustafa Kemal Atatürk ve Kemalizm’de vücut bulan Cumhuriyete sahip çıkma zamanıdır. Selamet NATO, ABD ve AB’ye tavizler vererek değil gerekirse onlara direnerek içinde bulunduğumuz dar boğazdan açık denize çıkmaktır. Muhtaç olduğumuz kudret Atatürk’ün söylediği gibi damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur. Ne Mutlu Türküm Diyene. Ne Mutlu Mustafa Kemal’in Askeri Olabilene.