2020 sonunda Türkiye için jeopolitik vizyon

Amiral Cem Gürdeniz yazdı...

2020 sonunda Türkiye için jeopolitik vizyon

ÖNCE DOĞA İLE BAŞLAYALIM

Endüstriyel medeniyet çağını yaşayan insanlık için yeni bir dönemi başlatan 2020 senesi, birkaç hafta sonra bitiyor. 2020, doğanın insanoğluna verdiği en büyük derslerden biri olarak hatırlanacak. Zira insan doğaya ihanet etti. Neoliberal, kapitalist ekonomi modelinin dizginlenemeyen kazanma ve tüketme hırsı ile tükenme aşamasına gelen bir düzenden bahsediyoruz. Küresel sermaye ve kapitalizm doğayı yok edeceğini bildiği halde özellikle son 50 yılda aşırı tüketimi acımasızca teşvik etti.  Soğuk savaş sonunda ABD ve AB, siyasi ve askeri güçlerini kendi ticaret ağlarını gerek tüketici sayısını gerekse sömürülecek hammadde kaynaklarını artırmak için kullandı. Zorla haritalar değiştirildi. Hükümetler düşürüldü. Kan, gözyaşı ve yıkım bu dönemin markaları oldu.

BATI'NIN YOK ETTİĞİ DOĞA

Diğer yandan küresel nüfus artarken, Washington Konsensüsü gereğince aşırı tüketmeye teşvik edilen insan, doğayı yok etme aşamasına geçti. 7,8 milyar nüfusun büyüyen orta sınıfı, aşırı tüketim modeli ile buluşunca insan denen canlı türü sadece karadaki kaynakları yok etmedi, soluduğu oksijenden, atmosfere kadar doğanın her boyutunu rekor seviye ve zamanda kuruttu. Endüstriyel medeniyetin elektrik üretimi, ulaştırma, sanayi ve hane ısıtmasında kullandığı fosil esaslı enerji atmosferi aşırı ısıttı. Oluşturduğu su buharı, metan ve karbondioksitin yarattığı sera etkisi dünya ortalama ısısını 1860’takı 13,5 dereceden 2019’da 14,5 dereceye arttırdı. Bu artışın en büyük kısmı son 13 yılda yaşandı. Doğa dengesinin belirleyicisi olan Arktik (Kuzey Buz Denizi) bölgesi, günümüzde bu yok oluşun en ciddi göstergelerine tanıklık ediyor. Küresel iklim düzeninin bir nevi sigorta teli olan buz örtüsünde 1970’ten bu yana %31 oranında küçülme yaşandı. En fazla küçülme 2007’de meydana geldi. 2015, Paris İklim Anlaşmasında küresel sıcaklık artışının karbon emisyonlarını azaltarak kontrol altına alınması hedeflendi. Hedeflerden birisi, 2050 yılında pek çok ülke için yenilenebilir enerjiye geçilerek sıfır karbon emisyonuna erişmek. Ancak buna erişmenin çok zor olduğu biliniyor. O nedenle 21. yüzyılda artan ve artacak sıcaklıklara, yükselen deniz seviyesi nedeniyle kıyılarda su baskınlarına, kuraklıklara, orman yangınlarına, çölleşmeye, su kıtlığına, dolaylı şekilde gıda krizlerine, frekans ve şiddeti artan tayfun ve kasırgalara insanoğlu hazırlıklı olmalıdır. Örneğin ABD’de 2 metrelik deniz suyu seviyesi yükselmesinin 882 milyar dolarlık masraf çıkaracağı simülasyonlarla kanıtlanmış. Doğanın bu son derece ciddi ikazları insanoğlunu ve özellikle kapitalizmin sınırsız kazanma ve sömürme güdüsünü etkileyecek mi? Bunu zaman gösterecek. Ancak petrol endüstrisinde artık taşların yerinden oynadığını görüyoruz. Uluslararası Enerji Ajansı IEA, yeni yayınladığı 2020 WEO (Dünya Enerji Geleceği) raporunda petrol endüstrisinin ciddi kayıplara uğradığını ve milli gelirini petrol ihracatına bağlayan ülkelerde yüzde 25’lik gelir azalması yaşandığını belirtiyor. Bu durum uluslararası petrol firmalarının (IOC) yeni yatırımlar yerine yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırıma yönelmelerini ortaya çıkarıyor. Bu yönelişin devrimsel özellikte olduğunu belirtmeliyiz.

DOĞADAKİ GELİŞMELER VE JEOPOLİTİK

Uzun bir doğa girişi yapmamın temel nedeni doğa olaylarının yaratacağı ekonomik krizler, kitlesel göçler, kaynak savaşları (su ve tarım alanları), iç çatışmalar, rejim değişiklileri vb. nedenlerle jeopolitiği etkileyeceği gerçeğidir. Örneğin güneyimizde denize çıkışı olan kukla bir Kürt devletinin kurulmasının gelecekte Anadolu’dan pay alması riskini görmezden gelebilir miyiz? Su havzalarının, GAP ziraat alanlarının, kısacası gelecek nesillerimizin su ve gıda merkezlerinin kaybına yol açacak gelişmelere evet diyebilir miyiz?

KIBRISLI RUMLARA KÖTÜ HABER

Diğer yandan, Doğu Akdeniz’de yaşanan jeopolitik mücadelemizde gerek Covid 19, gerekse küresel ısınmaya bağlı koşulların sunduğu konjonktür, GKRY ve Yunanistan aleyhinde yeni gelişmeleri yaratacaktır. Atlantic Center’da Enerji uzmanı Charles Ellinas’ın geçen hafta Kıbrıs Postası gazetesinde yayınlanan ‘’Cyprus: In need of a new (energy) growth model?’’ başlıklı makalesinde GKRY’nin Afrodit sahasından çıkaracağı gazın gerek miktar, gerek fiyat olarak yeterli ticari şartları yaratmayacağını; GKRY’nin ruhsat  sahalarında önemli yatırımcı olan İtalyan ENI ve Fransız Total firmalarının 2050 yılına kadar karbon emisyonlarını % 80 azaltacaklarını, bunun yatırımları kısıtlayacağını; Her iki firmanın da yenilenebilir enerji alanında yatırıma yöneldiğini; en önemlisi ucuz Rus gazını  piyasada en ciddi sorun  olduğu ve bununla baş edilmesinin zor olduğunu belirtiyor. Ama en önemlisi makalede AB’nin Doğu Akdeniz Gazını taşıyacak EastMed boru hattına ihtiyacı olmadığını okuyucunun suratına çarpıyor. Son darbesini ‘doğal gaz artık AB için ana mesele değil; AB 2050 yılına kadar sıfır emisyon politikasını, 2030 yılına kadar da karbon emisyonlarını % 55 azaltma kararı verdi; 2050 yılına kadar doğal gaza bağımlılığını % 80 azaltacak, AB artık fosil yakıt projelerini desteklemekten vaz geçti,’’ diyerek vuruyor. Makalede ayrıca ENI CEO sunun en önemli sorun olarak bölgedeki jeopolitik dengesizliği gösterdiğini belirtiyor.

DOĞU AKDENİZ'DE ASLOLAN JEOPOLİTİKTİR

Bu koşullar altında Doğu Akdeniz’de başından bu yana vurguladığım ‘’asıl olan jeopolitiktir, enerji mücadelesi ikinci plandadır’’ tezimi bir kez daha hatırlatmak isterim. Doğu Akdeniz ve genelde Akdeniz, 21. Yüzyıl Türk jeopolitiğinin asli damarıdır. Bu denizden bizim soyutlanmamız düşünülemez. İzin verilemez. Ancak, emperyalizm asla vaz geçmez. Türklerin Atatürk ve denize yaklaşmasını asla istemezler. Arkas Holding gibi dünyanın en büyük ve prestijli konteyner firmaları arasındaki bir ticari kuruma ait Roseline A gemisine 22 Kasım 2020’de Ankara onayı olmadan çıkılması bile bu stratejinin ve vaz geçmemenin bir parçasıdır. Almanya yaptığı hukuksuzlukla sadece denizlerdeki seyir serbestisi ilkesini katletmemiş aynı zamanda tarihte ilk kez denizde Türk’e silah doğrultmuştur. Bu hukuksuzluk onları o  kadar zor bir duruma düşürmüşmüştür ki, önce Der Spiegel gibi BND emrindeki bir dergiye -Türkiye’nin 2000 li yıllarındaki utanç kaynağı Taraf gazetesine benzer- suni haber ürettirilirmiş, ardından önemli Alman deniz hukukçularından Prof. Dr. Stefan Talmon’a    acilen bir makale yazdırmışlardır. (“Like pirates” – Turkey accuses Germany of illegally boarding its merchant vessel on the high seas’’.) Son derece hukuki zafiyetleri olan bu makalenin hemen ardından, Alman tarafı, Türkiye’deki muhipleri üzerinden acele ile Almanya’nın Ankara Büyükelçisini 4 Aralık 2020 sabah haberlerinde Fox TV programına çıkarmak gereğini duydular. Aynı zaman diliminde ana muhalefet partisi lideri Alman tezlerini destekleyen açıklama yaptı. Ne acı. Türk bayraklı bir gemiye cumhuriyet tarihimizde ilk kez onayımız olmadan çıkma (boarding) yapıldı. Bu hukuksuzluğu milletçe reddetmemiz ve eleştirmemiz gerekirken başta ana muhalefet partisi lideri ve ana akım medyada en çok izlenen bir kanal, Alman tezlerini savunabildi veya savunulmasına fırsat verdi. Bu durumun 25 Nisan 1915‘de Çanakkale Savaşında İngiliz istila güçlerinin Gelibolu’ya çıkmasını savunmaktan ne farkı vardır? Ne acıdır ki iktidar da milli birliği Atatürk gerçekçiliği rehberliğinde güçlendireceğine, ülkede kutuplaşmayı artıracak konjonktürü yaratabilmiştir.  Halbuki her yazımızda ne diyoruz? Zaman Mustafa Kemal Atatürk rotasında yumruk olma zamanıdır.

COĞRAFYAMIZI KENDİ LEHİMİZDE KULLANABİLMEK

Türk devleti, hükümeti, muhalefeti ve Türk milletinin farkında olması gerçek şudur: Atalarımız bu coğrafyayı vatan seçmekle sadece yaşayan nesilleri değil gelecek nesilleri de ödüllendirdiler. Bu coğrafyanın farkına varabilenler 15 ve 16. Yüzyılda olduğu üzere coğrafyayı güç ve gönenç için kullanabildiler. Ancak coğrafya tek başına bir şey ifade etmez. Siyasi, askeri, ekonomik, teknolojik ve kültürel güçle desteklenmesi gerekir. Osmanlı bunu 17. Yüzyıldan sonra yapamadı. Aydınlanmayı beceremedi. Dinin dogma koridorlarındaki sonsuz kısır döngüleri içinde zamanını kaybetti. Sonunda ana vatanı istila edildi. Atatürk olmasaydı var olamazdık. Osmanlının çöküşü ve sonlandırılmasını önleyen tek faktör, emperyalizmin vizyonu paralelinde Rusya’nın Akdeniz’e inişine mâni olan emsalsiz coğrafyasıydı. Ancak bu coğrafyanın İngiltere ve Rusya arasında paylaşılmasına karar verildiği anda (1907 Reval) bu kez, Almanlar yine coğrafya avantajımız ile yanımıza geldi. (Berlin Bağdat demiryolu) Sonumuz istila oldu. 1922’de Sevr Anlaşması yırtılıp atıldı. 1923’de mucizevi lider Atatürk ile kurtulan bir Türk ırkı ve kurulan Türkiye Cumhuriyetinden bahsediyorum. Ardından 1939 yılında İnönü zamanında İngiltere ve Fransa ile ittifak anlaması ve bugüne kadar devam eden Atlantik bağımlılığı. Sebep yine coğrafya.  O zaman şu soruyu soralım: ‘’Emperyalizm neredeyse 17. Yüzyıldan bu yana coğrafyamızı kendi çıkarları için kullandı. Biz ne zaman kendimiz için kullanacağız?’’

O ZAMAN BUGÜNDÜR

Türkiye soğuk savaş zamanının kendi jeopolitik çıkarlarını göz ardı ederek Atlantik çıkarlarını koruduğu dönemi artık kapatmalıdır. İktidar, 2002 yılında bu coğrafyanın batı çıkarlarına uyumlandırılması için teşvik edildi ve desteklendi. Ancak aynı sistem 2016, 15 Temmuz’unda sadece batı desteği ile cumhuriyetin kurucu paradigmalarını değiştiren iktidarı devirmeyi değil, devletimizi iç savaş tuzağına çekerek Türkiye’yi tarih sahnesinde bitirmek için FETÖ üzerinden tetiği çekti. Yeter deme zamanı gelmiştir. Türkiye kendi coğrafyasını kendi jeopolitiğini sahiplenmeli, pergeli ve paraleli alarak kendi rotasını çizmelidir. Zira son 350 yıllık tarihimizde bu fırsat ilk kez bu kadar yakıcı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Konjonktürü okuyamayan sığ kasaba politikacılığı; mandacı sözde aydınlar ve gardırop Atatürkçülüğü; Amerikan indoktrinasyonu ile şekillenen din soslu sahte Türk milliyetçiliği; 21. yüzyılda vicdani alanda kalması gereken inancın, aklın ve bilimin önüne geçerek laik bir cumhuriyetin siyasetini şekillendirdiği sözde tarikat demokrasisi; devleti yıkma pahasına iktidar düşmanlığı içindeki Tolstoy Horozları yeter artık.

YENİ FIRSATLAR DÖNEMİ

Önümüze olağanüstü küresel ve bölgesel fırsatların çıktığı bir dönemi yaşıyoruz. Emperyalizm nadir de olsa kendi içinde bölünmüş durumda. Yeni çok kutuplu bir dünya düzeni çoktan kuruldu. Sadece son ay içinde yaşananlar bile bunun somut göstergeleri oldu. Asya Pasifik’te RCEP (Regional Comprehensive Economic Partnership) ile 15 ülkenin serbest ticaret bölgesi kurması ve bu anlaşmada ABD’nin Pasifik’teki en hayati ve önemli beş müttefiki Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda, Singapur ve Güney Kore’nin Çin’in yanında anlaşmaya imza koyması Washington Consensus’a büyük darbe oldu. Benzer şekilde, Cumhuriyet tarihimizde ilk kez Nahcivan üzerinden Azerbaycan ve Orta Asya ile doğrudan ulaştırma hattı kurabileceğimiz bir konjonktürün yakalanması ve Rusya’nın Türkiye’nin Orta Asya, Azerbaycan ve Kafkasya’da etkinliğinin ve parmak izinin artışına sebep olan siyasi ve askeri gelişmelere muhalefet etmemesi bu dönemin en somut örnekleri oldu. Bugün emperyalizmin ABD ve AB üzerinden her türlü sıkıştırma ve baskısına rağmen yeni bir konjonktür mevcut. Asya uyandı. Türkiye uyanıyor. Türkiye, Batı Asya’da kendi bölgesinin jeopolitik kaderini ele almayı öğreniyor. Türk dünyası ile 1938 sonrası ara verilen büyük buluşmasının şartlarını oluşturuyor. Atatürk’ün mirası Rusya ile karşılıklı çıkar ve iyi komşuluk ilkeleri içinde stratejik seviyede ilişkiler kurmaya yöneliyor. Küresel ekonominin yeni lideri Çin ile ekonomik iş birliği için Asya ve okyanuslar üzerinden yeni rotalar üretiyor.  Türk ekonomisi, demografik gücü ve savunma sanayi batıya teslim olduğumuz 1853 ve 1947 şartlarıyla kıyaslanamaz. Batı ile zoraki evlilik döngüsünü kırmakta olduğumuz bir döneme giriyoruz.  AB’nin Alman savaş gemisi üzerinden onurumuzu kıran, geçmişimize yakışmayan 22 Kasım 2020 tarihinde bayrağımızı taşıyan gemimize çıkmasını unutmamız mümkün değildir. Akademisyen ve gazeteci Barış Doster’in ifadesi ile AB bir uygarlık projesi değildir. Politik, diplomatik, ekonomik bir projedir. Dahası, uygarlığın patent bürosu değildir. Emperyalist bir projedir. ABD ise yazılı tarihi henüz 244 yaşında olan genç bir devlettir. Deniz Harp Okulu'muz bile ondan 3 yıl yaşlıdır. ABD’nin ne durumda olduğunu Covid 19 süreci, George Floyd isyanları ve başkanlık seçimlerinde gördük. Dünya düzenine, huzur ve refahına katkılarını soğuk savaş bittiğinden bu yana zaten irkilerek izliyoruz. Bu gerçekleri görerek hareket etmeliyiz. Bu topraklarda atalarımızın imparatorluk kurduğunu, Kurtuluş Savaşı ve Kuruluş devrimleri ile emperyalizme ilk tokat atabilen ulus olduğumuzu unutmamamız gerekir. Ayrıca, vatan topraklarımız tarihte Türklerden başkası tarafından kurtarılmadı. Anayasalarımızı sömürge valileri yazmadı. Türk halkı kendine güvenmelidir. Küresel çapta doğanın insanoğluna her türlü sürpriz yıkımları yaşattığı bir dönemde belki de dünyanın en güzel coğrafyası ve doğa koşullarında bulunan cumhuriyetimizin, ana vatan ve mavi vatanımızın değerini bilmeliyiz. 1923-1946 arası döneme yeniden dönebilme artık potansiyel bir vizyon değil, kinetik bir gerçeklik olmalıdır. Türklerin en önemli özelliğini hatırlatayım: Bir kere başardılar mı bir daha başarırlar.