2020’de bizi nelerin beklediği 2019’dan bellidir

2020’de bizi nelerin beklediği 2019’dan bellidir

Çok uzun bir değerlendirme olacağını biliyorum. Ancak fotoğrafın bütün parçalarına birlikte bakma mecburiyeti vardır. Aksi takdirde olan bitenin tamamını bir arada anlayabilmek çok zor olmaktadır. Dolayısıyla sabrınızı rica ediyorum.

***

Millî Stratejik Araştırma Kurulu (MİSAK)’taki yazılarıma 28 Kasım 2017’de “Yönetenlerin Yönetemez hâle Geldiği Ülke: Türkiye” ile başlamıştım. Yazının yayımlandığı tarihte daha Zeytin Dalı Harekâtı yapılmamıştı. 22 Kasım 2017’de Soçi’de yapılan üçlü (Türkiye, Rusya ve İran) Liderler Zirvesi sonuç bildirgesi üzerinden analiz yaparak:

“Mayıs 2017’de yürürlüğe giren Suriye’de Gerilimi Azaltma Bölgeleri Anlaşması çerçevesinde, muhtemelen Fırat’ın doğusundaki bir Kürt yönetimine karşılık, Fırat Kalkanı ile elde tutulan bölgede kurulacak bir Müslüman Kardeşler yönetiminin pazarlığı hissedilmektedir. Böyle bir oluşuma sığınmacıların gönderilebileceğinin düşünülmüş olması kuvvetle muhtemeldir. Hatta bu şekilde Türk kamuoyunun daha kolay ikna edileceği de düşünülmüş olabilir. Siyasi iktidarın, -özellikle Müslüman coğrafyadaki İhvancı siyaseti de böyle bir mutabakatı kabul etmesini mümkün kılmaktadır.”

Demiş ve “Bu badire atlatılabilir mi? Elbette atlatılır. Ancak ciddi tutarlı ve millî bir siyaset izlemek bunun ilk şartıdır. Peki, bu siyaset nasıl olmalıdır? Bu sorudan evvel ‘bu siyaseti kim oluşturmalı ve yönetmelidir?’” diye sorumuştum. 

Cevabı da, ülkemizin,

Şimdiye kadar izlenen ve değişmediği görülen; yanlışlıklarla ve aldanmışlıklarla dolu, ideolojik hedeflerine kilitlenmiş, Türk kimliği ile kavgalı bir yönetim sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Böyle bir yönetim olaylar karşısında, rüzgârda uçuşan yaprak misali, mütemadiyen büyük savrulmalarla sonuçlanmıştır. Böyle bir tercihle bırakın herhangi bir devleti, bu çok önemli bir coğrafyadaki Türkiye gibi binlerce yıllık bir devlet dahi böylesine sık ve sert savrulmalarla yönetilemez.”

durumda olduğu ve kayıt dışı diplomasi yüzünden kolayca taviz verilebilir hâle geldiği tespitini yaparak vermiştim.

BİR YIL SONRA

2018 yılının değerlendirmesini de 7 Ocak 2019 tarihli 7 Ocak 2019 tarihli “Yönetilemez hâle getirilen devlet: Türkiye başlıklı” yazı ile yapmıştım.

Bu yazıda

“Özellikle dış siyasette yalnızlaşma, Suriye, Kıbrıs, Ege Adalarımız ve Sığınmacılar konularında her geçen gün baskısı artan, daralan bir çemberin içinde sıkışmış vaziyetteyiz. Hukuk, eğitim, demokrasi, ekonomi, huzur, kutuplaşma, sosyal çözülme, yozlaşma, ahlakî bozulma, güvenlik konularında devasa problemlerle karşı karşıyayız.

***

Bütün bunlar Türkiye’nin bir kara devleti hâline gelmesi sonucuna doğru götürmektedir.

20’inci yüzyılda büyük bedeller ödeyerek Sakarya Irmağı kıyısında durdurduğumuz iki yüz yıllık [batı karşındaki] geri çekiliş, 21’inci yüzyılda tekrar başla(tıl)mıştır. Mutlaka durdurulmalıdır.”

Tespitleri vardı.

2018’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi diye isimlendirilen, dünyada bir benzeri olmayan sistemin ilk seçimi yapıldı. Tıpkı 23 Nisan 1920’deki gibi Hacı Bayram Camisi’nde Cuma namazı, İlk Meclis’te konuşma ve Cumhurbaşkanlığı Sarayında dua (hutbe denebilir) ve mehter (kös vurdurma) ile göreve başlandı. Ve Yeni bir Devlet kuruldu denildi. Dua Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş tarafından yapıldı ama ne hikmetse, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar ve İstiklâl Harbi ile 15 Temmuz arasında bu vatan için toprağa düşenlerin adı anılmamıştı. Bir hedefin işaret fişekleriydi. Yeni devlet yapılanması da, binlerce yıllık devlet tecrübesi yokmuş gibi, bir Amerikan Şirketi olan McKinsey firmasına hazırlattırıldığı haberleri hiç yalanlanmadı. Artık devlet tek bir kişi tarafından yönetiliyordu.

ŞARTLAR 2019’DA DAHA DA AĞIRLAŞTI

Nüfus ve toplum yapımızı bozacak çok büyük bir millî güvenlik tehdidi olan Sığınmacılar meselesi, devlet yapımızı da bozacak hâle getirilmeye başlandı*. Anayasanın dilimizin Türkçe olduğuna dair açık ve kesin hükmüne rağmen, Millî Eğitim Bakanlığınca Suriyeli öğretmenler istihdam edilerek Arapça eğitim verilmeye başlandı. Yine fiilî bir durum oluşturularak iki dilli devlet(miş) gibi davranılıyordu. Bir planın uygulandığını anlaşılmaktaydı. Özellikle sadece, hukukî olarak geçici koruma kapsamında ülkemizde konuk edilen ve sığınmacı adı verilen Suriyelilerden, hakları uluslararası sözleşmelerle bağıtlanmış Mülteci diye bahsedilmesi dikkatsizlikle açıklanamayacak kadar öne çıkıyor. Suriyeliler dışında hiç kimse, Irak ve Suriye Türkmenlerinin adı bile geçmemekte.

Özellikle güney sınırlarımızdaki şehirlerimizin merkezlerindeki Suriyeli Sığınmacıların sayısı Türk nüfusunun %25 – %50’sine kadar yaklaştı. Hatta Kilis’te Suriyeli daha fazla hâle geldi.

Tarihi MÖ 209 yılına kadar giden Türk Ordusu’nun yapısı değiştirildi. Ordu – Millet iken profesyonelleşme denerek farklı bir askerlik sistemine geçildi. Etrafımız ateş çemberiydi ve bu ateşin gittikçe harlanacağı aşikârken, tıpkı Balkan Savaşı öncesindeki gibi asker terhisi edilerek Ordu mevcudu 300 binin altına düşürüldü. Ancak her ne hikmetse sözleşmeli askerlik için başvuranların büyük çoğunluğu fakir ve iş bulamayan Türk çocuklarıydı. Diğerlerinin hem işi vardı hem de bedelli askerlik devamlı hâle getirilmişti. Artık onların anneleri Bedelli Annesi olmakla övünüyorlardı. Benim oğlum büyüyecek paşa olacak ninnisi değişmişti. Zaten Ordu’yu da artık paşalar değil bakanlar yönetmeye başlamıştı.

Bir vatan görevi olan askerlik daha ziyade iş kapısı hâline geldi.

Bu yapı ile Barış Pınarı adı verilen harekât yapıldı. Ancak önce Amerika sonra Rusya ile anlaşmaya varılarak durduruldu. Her iki anlaşmanın ortak yanlarından birisi, muhataplarımızın PKK PYD’yi terörist olarak tanımadığına imza atmamız oldu. Hoş, Rusya daha önceki Astana sürecinde varılan mutabakatlarda bunu teyit etmiş, ABD de bu teröristler için ortağımız açıklamasını yapmıştı zaten. Ama biz mutabakatlardan hemen sonra teröristlerle görüşme masasına oturan ABD ve Rusya’ya sitem etmekten geri durmadık.

Uluslararası ilişkilerde tarihte ender görülen şekilde aşağılayıcı bir mektuba muhatap olduk. ABD bize yolladığı mektuba teröristlerin kendilerine yazdığı mektubu da eklemişti. Önce mektubu çöpe attığımızı söyledik. Ama Erdoğan, ABD seyahatinde, çöpteki mektubu (ABD) Başkan’a takdim(!) etti.”

Doğu Akdeniz’de bizi denize çıkılamaz hâle getirilecek ittifaklar kuruluyordu. Doğru bir adım atıldı ve Libya ile deniz yetki alanlarının belirlenmesi için anlaşma yapıldı. Daha önce hiçbir uyarıya kulak asılmazken, bizi karaya hapsetme oyununun bozulduğuna dair açıklamalar duyuldu. Doğruydu ancak oldukça geç kalınmıştı. Dış politikadaki yalnızlık daha büyük riskleri de beraberinde getirmeye başlamıştı. Dünyanın büyük bir savaşın eşiğinde dönmeye başlaması bu yalnızlığı daha da ağırlaştırmaya başladı. Bu şartlarda Libya’ya asker göndermeye karar verildi. Ama kararda yalnız Libya değil Türk Silahlı Kuvvetlerinin gerektiği takdirde Türkiye sınırları dışında harekât ve müdahalede bulunmak üzere yabancı ülkelere gönderilmesi” de tezkerede yer almakta.

BÜTÜN BUNLARLA BİRLİKTE VE BUNLARA RAĞMEN

Tehvid-i Tedrisat olarak bilinen eğitimde birliği bozacak işler devreye girdi. Çok büyük hızla sayısının artması ile yetinilmedi, İmam Hatip Fen ve İmam Hatip Sosyal liseleri açıldı. Dindar(!) ve kindar(!) nesil yetiştirme hedefleniyordu.

Peki, dindar nesil yetiştirmek için illa da imam hatip mi olması gerekiyordu da mı böyle yapılmakta? Bu sorunun cevabı ise ideolojik hedefle ilgili. Hedef, Müslümanları eksiksiz(!) hâle getirmek, kâmil(!) Müslüman etmek.

Hâlbuki, Türk Milletinin tamamına yakını Müslüman. Toplam cami sayısı 90 bine yaklaşmış vaziyette. Yani yaklaşık 900 kişiye bir cami düşüyor. Kadınların cemaate pek az girdiği, çocukların da çok olmadığını düşünülünce bu sayı herhâlde 250 – 300 kişiye düşer. Herkesin namazını camide kılmadığı gerçeği de göz önüne alınırsa bu sayı 100 kişiden aşağıya da inebilir. Peki, imam hatiplerin bu kadar çoğaltılmasındaki hedef, cami başına düşen cemaatin sayısını arttırmak için mi? Fakat 2019 yılı içinde medyada, özellikle gençler arasında, dinden uzaklaşmanın yaşandığı, deist, agnostik ya da ateist sayısında artış, camilerdeki cemaat sayısında düşme olduğuna dair birçok araştırma yayınlandı. Hatta Emevîler döneminde olduğu gibi Cuma namazı cemaatindeki azalma bile gözle görülür hâle geldi. Hani Müslümanlar daha Müslüman(!) yapılacaktı?

Yapılanların hepsi de bir hedefe yönelik çalışmalardı.

SEÇİMLER VE GETİRDİĞİ HAREKETLİLİK

30 Mart 2019’da Mahalli Seçimler yapıldı. Bir yanda bütün heybeti ve imkânlarıyla devlet, diğer yanda muhalefetin adayları. En küçük seçim bölgesinde dahi Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı ile oy istendi. Cumhurbaşkanlığı da yarışın içine sokulmuştu. Türk Devlet anlayışı yerle bir hâldeydi. Kavga İstanbul seçimlerinde koptu. YSK aynı zarftaki dört oydan sadece birisinin hileli olduğuna karar vererek dünya demokrasi ve hukuk tarihinde rastlanamayacak bir karara imza attı. İstanbul seçimlerinin sadece Büyükşehir Başkanlık seçimi iptal edildi. Üç ay sonra tekrar sandığa gidildi. 18 bin civarında olan fark bu sefer 800 binleri aştı. Ankara, Adana, Antalya gibi büyükşehirler de kaybedilmişti. Bu kayıplar bazı çalışmaları öne almış gibiydi.

Siyasî ve ideolojik keskinliklerin arttığı ve hedefe ulaşmak için şartların iyice olgunlaşmaya başladığı görülmektedir. Gerçi olgunlaşırken toplum katmanları arasındaki sınırların kalınlaşmaya başlaması işleri zorlaştırmaktadır da. Bunu anlamak için bazı referans isimlere bakmakta fayda vardır. Hayrettin Karaman bunlardan birisidir. Karaman, 23 Haziran 2019 tarihli yazısında:

Laik-seküler düzenlere gelelim: Bu düzenlerde yaşayan Müslümanların din ve kültürlerini korumaları oldukça zordur. Şüphe yok ki birinci vazife düzeni değiştirmektir. Ama bu da ‘Ha!’ deyince olmuyor.

demektedir. Başlığı “Düzen ve Müslüman” olan bu yazı tekrar edilen İstanbul BB Başkanlık seçimlerinden bir gün öncedir.

Karaman devam eden günlerde, 28 ve 30 Haziran(2019)’da iki yazıda ideolojik hedefleri ortaya koyarak;

“Yurt içinde Tanzimat’tan itibaren başlayan Batılılaşma hareketi Cumhuriyetin ilanından itibaren devletin resmî politikası ve amacı hâline gelmiş, bize ait olan değerleri oluşturan ve koruyan kurumlar ortadan kaldırılmış, başta millî eğitim olmak üzere bütün eğitim ve etkileme kurum ve faaliyetleri sözde çağdaşlaşma, gerçekte Batılılaşma amacı için seferber edilmiştir.” demektedir.

Anayasanın ilk dört maddesini hatırlatarak,

bu ilkeler ve hükümleri benimseyen halk kesimi azınlıkta değildir ve devletin güvenlik güçleri de bu ilke ve hükümleri korumakla görevlidir.

İslamlaşma davasına gönül vermiş, bu uğurda çaba gösteren, plan ve program yapan, mevcut iktidardan da bunu bekleyen herkesin buraya kadar yazdıklarımı bilmesi, unuttuysa hatırlaması gerekiyor.

diye yazmaktadır.

Karaman 25 Ekim 2019 tarihli “Beklentilerde ölçülü olmak yazısında, sivil toplumun parçası olarak tarif ettiği tarikat ya da cemaatlere seslenirken hedefini biraz daha açıkça belirtir. 

Bundan önceki birçok iktidar döneminde İslâmî kesimin ayaklarında maddi ve manevi hareketlerini engelleyen bağlar, bukağılar, prangalar vardı. Bu iktidar bunları teker teker çözdü, şimdi iyi Müslümanlar olabilmek için maddi ve manevî neye ihtiyacımız var ise mevcuttur. İnsanların kendi aralarında anlaşarak -ceza alanı hariç- birçok alanda ve ilişkide şeriat kurallarını uygulamalarına da engel yoktur. Değişim için en önemli araç eğitim ve öğretim ise -ki, bence de öyledir- çocukların okul çağı öncesine ait okullardan üniversiteye kadar her kademede okul açmak, mevcut okullar içinden de amaca uygun olanlarını seçmek mümkündür.”

Ve Karaman’dan son bir alıntı:

Bir zamanın cumhurbaşkanı ‘Halk Kur’ân’ı anlasın da ondan soğusunlar’ diye yalan yanlış tercüme edilmesini emretmişti, sonra da ibadette Kur’ân’ın Türkçe tercümesinin okunmasını istemişti. Ezan-ı Muhammedî yıllarca ulus devlet zorlamasına uydurulmuş Türkçe okutulmuştu. Hac yasaklanmış, Kur’ân kurslarında belli bir yaştan sonra olanı dışında Kur’ân öğretimi yasaklanmış, Arapça öğretimi yasaklanmış, camilerde bile İslâm’ın şeriat kısmının anlatılması yasaklanmış, …

Bahsedilen Cumhurbaşkanının Rahmetli Atatürk olduğu hiç de anlaşılmıyor değil mi?

Hedef, bu iftiralarla birlikte iyice belirginleşmiştir.

FETİH YAKINDIR, SAKİN OLMAK LAZIM(!)…

25 Ekim 2019 Cuma, yılın önemli günlerinden biridir. O gün Cuma namazı sonrasında Çamlıca Camisi’nin hocası namazdan sonra Fetih Suresini okur. Camide Cumhurbaşkanı da vardır ve mikrofonu alarak cemaate bir konuşma yapar. “O bizler kim Muhammed ümmeti. Dolayısıyla kendi aramızda da merhametli olmamızı bize emrediyor. Kendi aramızda merhametli olacağız. Küffara karşı da şiddetli olacağız.” der ve devam eder. “İnşallah Suriye’de rabbim bizlere vadetti; ‘Nasrun minallahi ve fethun karib ve beşşiril mu’minin.[Saff Suresi 13]’ Şu anda olduğunu gördük. Görüyoruz. Ve Allah’ın izniyle göreceğiz.”

Bu ayet Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Müminleri müjdele.” demektedir.

Cumhurbaşkanı konuşmasının sonunu da Suriye’deki gibi… diye bağlayarak sözlerinin dış ilişkileri işaret etmediğini ortaya koymaktadır. Hem de küffarı açıklamak için söylenmiş bir sözdür. Birbirimiz ve küffar kimdir, doğru anlamak lazımdır. Bu konuşma yapıldığı yere bakıldığında doğrudan Türkiye içine olduğu anlaşılmaktadır. Camiden olmakla da belli bir kesime seslenilmektedir. En önemlisi de namaz sonrası durup dururken Fetih Suresi okunması ve böyle bir konuşma eğer düzenlenmiş değilse anlaşılmaz bir durumdur. Öncelikle Türk Milletinin geleneksel yapısı içinde çok karşılaşılan bir hâl değildir. Hem Barış Pınarı Harekâtı, 17 Ekim’de ABD, 22 Ekim’de de Rusya ile varılan anlaşmalar ile bitirilmiş hem de Suriye’ye fetih için gidilmediği defalarca açıklanmışken, kastedilen fetih ne anlama gelmektedir?.. Bu bir Menzil’i işaret etmektedir.

İstanbul Çamlıca Camisi’ndeki olanlarla yukarıdaki 25 Ekim tarihli yazının muhtevası ile paralellik göstermesi manidardır. Galiba içeride yükselen sesleri sakinleştirmek zarureti hâsıl olmuştur.

BU ARADA DEVLETİN BAZI KURUMLARINDA BİR ŞEYLER OLUYOR

25-28 Kasım (2019) tarihleri arasında gündemin yoğunluğu içinde yeterince dikkat edilemeyen bir toplantı yapıldı. Diyanet İşleri Başkanlığı “Sosyokültürel Değişim ve Diyanet hizmetleri” başlığıyla 6. Din Şûrasını topladı.

DİB yasayla tanımlanmış görevleri içinde bulunmayan bir şekilde ve Anayasa’nın da dışına çıkarak “Yüce Allah, kudretinin bir delili olarak insanları farklı renk, dil ve ırklarda yaratmış ve bunu insanların tanışması ve kaynaşması için vesile kılmıştır. Bu itibarla gerek birey gerek millet bazında hiçbir üstünlük sebebi olmayan etnik kökeni üzerinden bir kesimi dışlamak veya ötekileştirmek asla kabul edilemez.” kararını açıklamıştır. Bu yazılanlar son dönemlerdeki en büyük tartışmadır. Doğrudan Türk Milletinin kimliğini hedef alan hususlardır. Devlet kurumunun söyleyebileceği bir şey değildir. Kurum ve memur sadece yasalarda belirlenmiş görevlerini yapmakla yükümlüdür.

Bu toplantıda açıklanan sonuç bildirgesi 37 maddedir. Kapanış konuşmasında Cumhurbaşkanı: “…bununla ilgili oluşturulacak bir heyet, bu 37 maddenin gerçekten kronolojik olarak takibini yapmalı ve uygulama ne durumda, gerçekten uygulamaya dikkat ediliyor mu, hassasiyetle bu takip ediliyor mu, bunun adım adım takibini yapalım” demiştir.

Başka kurumlarda da benzeri çalışmalar görülmektedir. 14 Aralık tarihli Resmî Gazetede yayımlanan bir yönetmelikle Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu dikkatleri üstüne çekti. Görev tanımı KHK’da “uluslararası standartlarla uyumlu Türkiye Muhasebe Standartlarını oluşturmak ve yayımlamak…” olarak belirlenmiş. Bu kurum İslâmî Finans Kuruluşları Muhasebe ve Denetim Kuruluşu (AAOIFI) ile yaptığı telif anlaşması yapmıştır. AAOIFI, Müslümanların bazı devletlerinin finans kuruluşlarının bir araya gelerek kurdukları bir organizasyondur. Hem devletlerarası bir yapılanma değildir hem de resmî bir yapısı yoktur.

Türkiye Cumhuriyetinin bir kurumu, ikili bir hukuk sistemi anlamına gelecek ve kendi hukuk sistemimizin dışına çıkacak bir şekilde davranış içine girmektedir. Hem kaynak açısından hem de hukuk oluşturması açısından kendisini Yasama’nın yerine koymaktadır. Uyacağını söylediği standardın (hukukun) kaynağı o üye ülkelerin kendi hukuklarıdır. Yani egemenliği de ilgilendiren bir alana girilmektedir. Standardı alınan AAOIFI’nin üyeleri arasında Ernst & Young isimli Hristiyanların bir denetim şirketi olması da manidardır. Artık mütemadiyen fiilî durumlar oluşturulmaktadır.

İstanbul İl Sağlık Müdürlüğünün sağlık personeline inancına göre giyinmesi genelgesi basının arşivine geçti.

STK’LARDAN BİR STK

Kamuoyu Aralık ayının sonuna mehdi tartışmaları ile girdi. Konuşan Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu üyesi emekli General Adnan Tanrıverdi. Adaleti Savunanlar Derneği (ASDER) Kurucusu ve başkanı. Aynı zamanda derneğin ASSAM isimli stratejik araştırma merkezinin de Başkanı. ASSAM’ın internet sitesinde biraz gezindiğinizde ilginç bilgilerle karşılaşıyorsunuz. 2017’den sonra her yıl bir kongre yaptığını ve ilk kongresinin 23-24 Kasım 2017’de gerçekleştiği görülüyor.

İlk kongrede “İslâm Birliği için İslâm Ülkeleri Konfederasyonu Deklarasyonu” yayımlıyor. Yine bu kongrede bir anayasa taslağı hazırlıyor ve ilan ediyor. Bu taslağa göre: “Devletin Adı; “ASRİKA (ASYA-AFRİKA) İslam Devletler Birliği” dir. ASRİKA İslâm Devletler Birliği, Konfederal Cumhuriyettir.” Bu devletin dili Arapça, başkenti İstanbul olarak belirtiliyor. “ASRİKA İslam Devletler Birliği’nin temel amacı; İslâm Şeriat ve Akidesini hâkim kılarak…” ve “Egemenlik Şeriatındır … Şer’i hükümler dışında egemenlik ihdas edilemez.” diye devam ediyor.

Bu anayasa taslağı “İslâm Birliğinin oluşması çağın zaruretidir. Bu zaruretin İslâm Ümmeti tarafından idraki ilk şarttır. … İslâm Ülkelerinin bir irade altında toplanması için gerekli müesseseler ve bu müesseselerin oluşup uyumlu çalışabilmeleri için ihtiyaç duyulan mevzuatı ortaya konulmalıdır.” ifadeleriyle bitiyor.

Bu sözde anayasa taslağı incelendiğinde insanın aklına, Kanal İstanbul projesi için şimdi açıklanamayacak siyasî sebebin bu yapılanma mı olduğu düşüncesi gelip, gidiyor!

Bu kuruluşun son kongresinde DİB Ali Erbaş da konuşma yapıyor. Üzerinde cüppesi ile katıldığı toplantıda Erbaş: “Bunun için Müslümanların öncelikle fikri ve siyasi birliklerini tesis etmeleri, bunu uluslararası bir sisteme dönüştürmeleri ve tüm boyutlarıyla yürütme organlarını oluşturmaları ve bütün bunların koruyucu unsuru olarak güvenlik ve savunma teşkilatlarını kurmaları ihmal edilemez ve ötelenemez bir zorunluluk hâline gelmiştir” sözlerini sarf ediyor.

THY, MKEK ASELSAN, TAİ, HAVELSAN ile Üsküdar, Esenler, Sancaktepe, Sultangazi ve Beyoğlu belediyeleri sponsor kuruluşlar.

Son sözler yine Cumhurbaşkanından ve 6. Din Şûrası konuşmasından; “Din kişinin hayatına nüfuz etmezse, kişi zamanla yapıp ettiklerini dinleştirme yanlışına düşer. Bunun için İslâm bize göre değil, biz İslâm’a göre hareket edeceğiz. Nefsimize ağır gelse de hayatımızın merkezine dönemin koşullarını değil, dinimizin hükümlerini yerleştireceğiz.”

Bu sözler bir dost meclisinde ve herhangi bir birey tarafından söylense, hem haklıdır hem de hakkıdır denebilir. Çünkü inanç kişiye aittir ve hür bir şekilde inanır. Fakat konuşan Cumhurbaşkanıdır ve resmî bir toplantıda dünyaya ilan etmektedir.

Devletin en tepesindeki kurul üyeleri, devlet kurumları, üniversiteler, belediyeler ve nihayetinde Cumhurbaşkanlığı… 2019 böyle geçti…

Not: Bu yazı 8 Ocak Çarşamba günü Adnan Tanrıverdi’nin Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Strateji Kurulu üyeliğinden istifa etmesinden önce yazılmıştır.