23 sentlik asker

23 sentlik asker

28 Şubat ve 1 Mart...

Bu iki tarih hem peş peşe, hem de pek çok bakımdan akraba.

28 Şubat 1997, NATO üyeliğimizin karanlık yakın tarihinde NATO yapımı Yeşil Kuşak projesine ilk ciddi karşı çıkıştı.

Fakat 28 Şubat NATO’nun Yeşil Kuşak projesine karşı çıkarken, Atlantikçilik virüsünü içinde taşıyordu.

Eğer 28 Şubat 1997 süreci gerçekten milli bir çizgide sürdürülseydi, Refah Partisi kapatılmaz, Necmettin Erbakan’ın siyasi yaşamı sonlandırılmazdı.

28 Şubat'ta yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı 9 saat sürdü. MGK, laikliğin Türkiye'de demokrasi ve hukukun teminatı olduğunu vurguladı. Tavsiye kararları hükûmete bildirildi. Başbakan Erbakan ve hükümet üyeleri kararları imzaladı.

Kararlarda aslında çok garip bir durum yoktu.

Laiklik için yasaların uygulanması istendi, tarikatlara bağlı okullar denetlenmeli ve MEB'e devredilmeliydi, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli, Kuran Kursları denetlenmeli, Eğitimde birlik sistemi gerçekten uygulanmalı, tarikatlar kapatılmalı, irtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı, kıyafet kanununa riayet edilmeli, kurban derileri derneklere verilmemeli, Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalıydı.

Bunlardan hangisi yanlış siz karar verin.

Ancak, Atlantik kurumları, Aydın Doğan Medyası, FETÖ, Çevik Bir, Çiller, Yılmaz gibi sağ isimler ve nihayetinde Amerikan istihbaratı işin içindeydi.

Her ne kadar kökten dinci kulvarda siyaset yapsa da Erbakan aslında özünde millici bir isimdi. Partisindeki bazı kriptolar sürekli ajitasyon yapıyordu. Koalisyonlar döneminde iktidara gelmenin rahatlığıyla toplumu germek için ellerinden geleni yapıyordu.

O dönem öyle bir hava vardı ki,toplumun büyük bir kısmı, laiklik ve çağdaşlık yani Atatürkçülüğü, Batı yanlısı olmak olarak tanımlıyordu.

Çok az bir kesim ancak Türkiye’ye iç ve dış tehdidin bizzat Atlantik’ten geldiğini saptayabiliyordu.

Askerler bile kendi aralarında bölünmüştü.

Amerikancı Çevik Bir, anti emperyalist D-8 projesine karşı Sincan’da tank yürütürken, MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç, tehdidin Amerika’dan geldiğini saptayarak “Rusya, Çin, İran ve Suriye ile ittifak yapalım” diyordu.

Aydın Doğan medyasının kalemşörleri Çevik Bir’e övgüler düzerken, Tuncer Kılınç’ı bugünün tabiriyle linç ediyordu!

Neticede o dönemdeki tasfiyelerden sıyrılan Recep Tayyip Erdoğan, ABD ile anlaşıyor ve Irak işgali arefesinde geniş bir destekle iktidara geliyordu.

28 ŞUBAT DA, 1 MART DA IRAK VE BOP ODAKLIYDI

28 Şubat da 1 Mart da özünde Irak’ın işgaliyle ilgiliydi.

Yani büyük resim bunu gösteriyordu.

Erbakan ve Ecevit, eski Türkiye’nin millici isimleri olarak ABD tarafından çizilmişlerdi.

Her ikisinin “sabıka” kaydında da, Kıbrıs Barış Harekatı gibi büyük bir “suç” vardı.

12 Eylül ürünü Özal ile kıyaslandığında nispeten millici olan Demirel de 28 Şubat’ta siyasi kariyerini ortaya koymuş ve gemisi hasar almıştı.

O dönemi aktif bir muhabir olarak yaşadığım için çok iyi bilirim.

Ecevit’in siyasi yaşamının bittiği günü çok iyi hatırlıyorum.

2002 Mart sonu...

Bush-Cheney cuntasının ana karakteri “Darth Vader” Cheney Ankara’da.

Neocon savaş makinasının en hızlı dişlisi Dışişleri Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ve kalabalık bir heyetle, Başbakanlık Konutu’nda Başbakan Bülent Ecevit, Dışişleri Bakanı İsmail Cem, Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu ile bir toplantı yapıyorlar.

Toplantının ana konusu, ABD’nin Irak’ı işgali.

Bush ve Cheney Saddam Hüseyin’i bu kez kesin olarak devirip, Irak’ı işgal ve bölme planlarını gerçekleştirmeyi kafaya koymuştur.

Ancak bu planın önünde Türkiye engel olmaktadır.

Ecevit-Kıvrıkoğlu ikilisi Bush-Cheney planına taş koyuyordu.

Cheney’nin o soğuk ve ölümcül bakışlarıyla yaptığı tehditlere rağmen Irak’ın işgaline kesin olarak hayır diyorlardı.

Mart ayında Ankara’dan Washington’a hayal kırıklığı içinde dönen faşist ekip, intikam planlarına daha Ankara’dayken başlamışlardı.

Bugünkü yandaş medyadan pek de farkı olmayan Aydın Doğan medyası ve sözde entelektüel köşe yazarları, inceden kalemleri oynatmaya başlamıştı.

Ecevit’in sağlık durumu o toplantı sonrası giderek kötüleşecekti.  

Alparslan Türkeş’in 1996’da ani ölümünden sonra MHP’nin başına geçen Devlet Bahçeli ve 2001 ekonomik krizinde Amerika’dan hükümete mutemet olarak gönderilen Kemal Derviş seçim düğmesine basacak, Gül ve Erdoğan öncülüğünde AKP kurulacak ve seçimlerde Cem Uzan’ın duyarlı ayarlı genç partisi sayesinde ANAP, DYP ve MHP baraj altı kalacaktı.

TBMM’de CHP ile yalnız kalan ve yeterli çoğunluğu sağlayan AKP, önüne çıkan her türlü engeli aşacak ve Irak’ın işgali için verilen sözlere doğru menzile koşacaktı.

Irak’ın işgali için Türkiye’ye 60 bin, evet yanlış duymadınız tam altmış bin Amerikan askeri gelecekti.

Trabzon’dan bilmem nereye kadar onlarca Amerikan üssü kurulacak, varolan üsler genişletilecek ve ABD, kuzeyden Barzanistan üzerinden Irak’ı elini kolunu sallaya sallaya işgal edecekti.

Tabii Irak’tan önce bizim ülkemiz işgale uğrayacaktı.

Tüm bunlar için TBMM’den geniş kapsamlı bir tezkere çıkması gerekiyordu.

Bu satırların yazarı, Dışişleri Bakanlığı’nda süren tezkere müzakerelerini bire bir takip etti.

Amerikalıların küstahlıklarına, o zamanki diplomatlarımızın dik duruşlarına veya eğilip bükülmelerine  şahit oldu.

Dönemin güçlü Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı, “devletin Kara Kutusu” lakaplı Uğur Ziyal, müzakerelerde ılımlı bir rol oynuyordu.

Görüşmelere katılan askerlerimiz ise daha sert ve retçi bir tutum içindeydi.

Bu satırların yazarı fakir de başımıza gelecekleri görüyordu ve içten içe isyan ediyordu.

Bir keresinde Dışişleri çıkışında Uğur Ziyal’i yakaladı ve ona şu soruyu sordu: “Uğur bey 60 bin Amerikan askeri bu topraklara gelirse nasıl geri gidecek sizce? Giderler mi?”

Uğur Ziyal de dalga geçip gülerek, “geldikleri gibi giderler” deyince, şahsım dayanamamış ve “Bakın Uğur bey, bunlar 1990’da Güneydoğumuz’da kaymakam tokatlamıştı. Şimdi daha gena geliyorlar, sizi bile tokatlarlar” deyince, donup kalmıştı.

O dönem AKP henüz kuruluş aşamasındaydı.

Liberaller, Fetullahçılar, Milli Görüşçüler ve Kürtçüler’den oluşuyordu.

TEZKERE SÜRECİ 

Tezkere (*) döneminde Milli Görüşçü ve Kürtçüler, Amerikan işgalinden rahatsızdı ve Genelkurmay ile kamuoyundaki tepkilerden etkileniyordu.

O kritik oylama, 1 Mart 2003’te yapıldı.

Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan tezkerenin geçmesi için ellerinden geleni yaptılar.

Amerikalılar nefeslerini tutmuş, tezkereye evet sonucu çıkmasını bekliyordu.

TRT’de haber müdürlüğüne o dönem Star TV’den gelen Gülfem Emir, koskoca TRT Meclis Bürosu’nu beklemeden oylamanın ilk sonucunu İngiliz Reuters ajansından alıp son dakika haberi verdi: “Tezkere geçmişti”.

Tüm özel TV’ler tezkere geçti diye haberleri vermeye başlamıştı.

Ancak deneyimli meclis muhabirleri, “durun yahu bir dakika, tezkere geçmedi” dedi.

Nasıl yani?

Evet oyları çoğunluktaydı.

Ama teknik olarak tezkerenin geçmesi için nitelikli çoğunluk, yani TBMM üye sayısının bir fazlası gerekiyordu.

Yapılan oylamaya 533 milletvekili katıldı, 250 ret, 264 kabul, 19 çekimser oy kullanıldı.

Anayasa'nın 96. maddesinde öngörülen 267 salt çoğunluğa ulaşılamamıştı. 

Bu durumda tezkere kabul edilmemiş sayıldı.

Tezkerenin reddedilmesi Bush ekibinde büyük öfke ve hayal kırıklığı yarattı.

Türk hava sahasını, liman ve topraklarını kullanamayan ABD, Irak işgali sırasında büyük bir başarısızlığa uğradı ve ağır bir askeri, ekonomik ve sosyal fatura ödemek zorunda kaldı.

18 yıl geçti aradan.

O gün bizim reddettiğimiz o sömürge planını maalesef bugün Yunanistan kabul etti.

Tüm topraklarını ve adalarını, saçma sapan kin ve nefret uğruna, düşüşteki Amerikan emperyalizmine açtı.

Yunanistan’ın bir Nazım Hikmet’i olsaydı eminim onlar da bizim gibi bu işgali reddederdi.

Ama onların tarihi pek derin de olsa bizimkinin yanında pek zavallı kalıyordu besbelli.

Atatürk de, Nazım da öyle torbadan çıkmadı, kanla, ateşle, zulüm, ter ve yoklukla yoğrulan milletin bağrından fışkırdılar.   

Şimdi dönüp o zamana baktığımda, bu sonuca varılmasında o dönemki Ulusal Kanal’da Mesut Mertcan’ın davudi sesiyle okuduğu bir şiirin etkili olduğunu düşünüyorum.

O şiir ölümsüz ozanımız Nazım Hikmet’in, 1953’te Kore Savaşı’na gönderilen askerlerimiz için yazdığı epik bir eserdir.

Kore Savaşı döneminde Amerikan Dışışleri Bakanı John F. Dulles, Türk askerini öveyim derken Nazım’ı kızdırmıştı.

Kapitalist Dulles,  "Çok masrafsız, günlük masrafı 23 Centi aşmıyor!" diye Türk askerini adeta bir yük hayvanı gibi övüyordu. 
Mister Dulles’ın iltifatlarından Menderes ve iktidarı çok mutluydu.

Türk insanını adeta bir mal gibi gören Dulles’e cevabı bir şiir ile Nâzım Hikmet yapıştırdı:  

23 Sentlik Asker

Mister Dulles,

sizden saklamak olmaz,

hayat pahalı biraz bizim memlekette.

Mesela iki yüz gram et alabilirsiniz, koyun eti,

Ankara'da 23 sente,

yahut iki kilo kuru soğan,

yahut bir kilodan biraz fazla mercimek,

elli santim kefen bezi yahut,

yahut da bir aylığına

yirmi yaşlarında bir tane insan.

erkek,

ağzı burnu, eli ayağı yerinde,

üniforması, otomatiği üzerinde,

yani öldürmeğe, öldürülmeğe hazır,

belki tavşan gibi korkak,

belki toprak gibi akilli

belki gençlik gibi cesur,

belki su gibi kurnaz

(her kaba uymak meselesi) ,

belki ömründe ilk defa denizi görecek,

belki ava meraklı, belki sevdalıdır.

Yahut da aynı hesapla Mister Dulles

(tanesi 23 sentten yani)

satarlar size bu askerlerin otuz beşini birden

İstanbul'da bir tek odanın aylık kirasına,

seksen beş onda altısını yahut

bir çift iskarpin parasına.

Yalnız bir mesele var Mister Dulles,

herhalde bunu sizden gizlediler:

Size tanesini 23 sente sattıkları asker

mevcuttu üniformanızı giymeden önce de,

mevcuttu otomatiksiz filan,

mevcuttu sadece insan olarak

mevcuttu, tuhafınıza gidecek,

mevcuttu hem de çoktan mı çoktan,

daha sizin devletinizin adı bile konmadan.

Mevcuttu, işiyle gücüyle uğraşıyordu,

mesela, Mister Dulles,

yeller eserken yerinde sizin New-York'un,

kurşun kubbeler kurdu o

gök kubbe gibi yüksek,

haşmetli, derin.

Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek.

Hali dokur gibi yonttu mermeri,

ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına

ebemkuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri.

Dahası var Mister Dulles,

sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz,

zulüm gibi,

hürriyet gibi,

kardeşlik gibi sözlerin,

dövüştü zulme karşı o,

ve istiklal ve hürriyet uğruna

ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek,

ve yarin yanağından gayri her yerde,

her şeyde,

hep beraber,

diyebilmek için,

yürüdü peşince Bedreddin'in

O, tornacı Hasan, köylü Mehmet, öğretmen Ali'dir.

Kaya gibi yumruğunun son ustalığı:

‘922 yılı 9 eylülüdür.

Dedim ya Mister Dulles,

Herhalde bütün bunları sizden gizlediler,

ucuzdur vardır illeti.

Hani şaşmayın,

yarin çok pahalıya mal olursa size,

bu 23 sentlik asker,

yani benim fakir, cesur, çalışkan, milletim,

her millet gibi büyük Türk milleti.

(1953)

(*) TBMM'den, gereği, kapsamı, sınırı ve zamanı Anayasa’nın 117'nci maddesine göre millî güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından Yüce Meclise karşı sorumlu bulunan hükûmet tarafından belirlenecek şekilde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak'a gönderilmesine; etkili bir caydırıcılığın sürdürülmesi amacıyla Kuzey Irak'ta bulunacak bu kuvvetlerin gerektiğinde belirlenecek esaslar dairesinde kullanılmasına ve muhtemel bir askeri harekat çerçevesinde yabancı silahlı kuvvetlere mensup hava unsurlarının Türk hava sahasını Türk makamları tarafından belirlenecek esaslara ve kurallara göre kullanmaları için gerekli düzenlemelerin Hükümet tarafından yapılmasına, Anayasanın 92'nci maddesi uyarınca 6 ay süreyle izin verilmesi istendi. Tezkerede, en fazla 62 bin yabancı askeri personelin 6 ay süreyle Türkiye'de bulunması öngörülüyordu. Yabancı kuvvetlerin hava unsurları 255 uçak ve 65 helikopteri aşamayacaktı.