28 Şubat’ın perde arkası

Yavuz Alogan yazdı...

28 Şubat’ın perde arkası

“Yakın tarihin perde arkası” diye lezzetli bir laf vardır. İnsanda merak uyandırır.

Buna benzer başlığı olan kitaplar hatırlıyorum. Daha çok İttihat ve Terakki, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı, Millî Mücadele, Demokrat Parti Dönemi ve 27 Mayıs gibi konularda perdeyi aralamaya çalışan kitaplar…

Yakın dönem dünya tarihinin, mesela Hitler Almanyası’nın, Stalin Rusyası’nın da perde arkasına bakılmıştır. Arşivler açılmış, yeni belgelere ulaşılmış, yeni bir tarihçiler kuşağı malzemeyi elekten geçirirken perdeler aralanmıştır. 1970’lerde bildiğimizi sandığımız pek çok şey günümüzde farklı bir ışık altında değişik görünmektedir.

Peki çok yakın tarihin perde arkasını görebilir miyiz?

Yanlış anlaşılmasın, elbette olayların kronolojisini, tarafların görüşlerini, çatışma noktalarını biliriz. Bunlar yazılmıştır zaten.

Satranç tahtasına yukarıdan bakar gibi düşündüğümüz zaman bir şeyler görebiliriz. Mesela 12 Eylül Darbesi’ne Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali (1979), İran Devrimi (1978-79), Reagan-Thatcher ekonomi politiği açısından baktığımızda her şey yerli yerine oturur. Bölgedeki jeopolitik duruma bakarak ABD’nin NATO’nun güneydoğu kanadını tahkim etmek isteyeceğini anlamak için kurmay dehâsına sahip olmak gerekmiyordu.

Fakat Amerikan Conisi’nin Türkiye’yi “Yeşil Kuşak” içinde ılımlı bir İslâm ülkesine dönüştürme stratejisinin Türk generallere nasıl dayatıldığını, 1977-80 arasında yaşanan katliamların nasıl düzenlendiğini, darbe ortamını oluşturan mekanizmaların nasıl işlediğini bilemiyoruz.

Aynı belirsizlik 28 Şubat için de geçerlidir. Bugün hangi Cumhuriyetçi 28 Şubat’ın 18 maddelik programına karşı çıkabilir ya da bunun demokrasiye ters düştüğünü iddia edebilir?

Cumhuriyet’in temel ilkesi olarak laikliğin teminat altına alınması; Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun uygulanması; sekiz yıllık kesintisiz eğitim; tarikatların mevcudiyetini men eden 677 sayılı yasanın uygulanması; irticaî faaliyetleri nedeniyle TSK’dan ihraç edilen personelin kamu kurumlarında istihdamının önlenmesi; kıyafet kanununun uygulanması; yasa ile öngörülmemiş bütün özel korumaların kaldırılması; “Aşırı dinci kesimin Türkiye'de mezhep ayrılıklarını körüklemek suretiyle toplumda kutuplaşmalara neden olacak ve dolayısıyla milletimizin düşmanca kamplara ayrılmasına yol açacak çok tehlikeli faaliyetleri”nin “yasal ve idari yollarla mutlaka” önlenmesi; uzun ve kısa namlulu silah ruhsatlarının denetim altına alınması; “ülke sorunlarının çözümünü ‘Millet kavramı yerine ümmet kavramı’ bazında ele alarak sonuçlandırmayı amaçlayan” girişimlerin yasal ve idarî yollardan önlenmesi… 28 Şubat budur. Şu anda cezaevinde olan 14 generalin hükümetten, TBMM’den talepleri bunlardı.

Bu bir demokratik devrim programıydı.

TSK esas olarak FETÖ’ye karşı mücadele etti, darbe yapmadı, dolayısıyla AKP’nin 28 Şubat generallerini cezalandırması haksızlıktır gibi zayıf bir savunma hattında yakınmanın anlamı yoktur.

28 Şubat, yakın geleceği, olayların gidiş istikametini gören kurmayların hazırladığı bir demokratik devrim programıydı. Son yirmi yıl içinde Saray bu programın her bir maddesinin tam tersini insanların gözünün içine baka baka, emperyalist ülkelerden övgüler ala ala yaptı. Geriye sadece 2023 hedefleri ve AKP gençliğine emanet edilecek 2053 vizyonu kaldı. Ekonomik kriz, yangın, sel, pandemi olmasaydı işler yolunda gidecekti.

Üstelik bu 18 maddelik program dönemin hükümeti tarafından 13 Mart 1997 günü onaylandı, imzalandı. Yürürlüğe girdi. Sıra uygulamaya geldi.

Fakat bir şey olmadı.

İşte burada olayın perde arkasını merak ediyoruz. Acaba milliyetçi-İslâmcı olan Erbakan’ın sicilini (millî sanayi hamlesi, D-8 girişimi vs) elverişli bulmayan emperyalizm, dindar kitlelerin 28 Şubat’a gösterdikleri reaksiyonu (bu sözcük hem tepki hem de gericilik anlamına gelir) hesaplayarak, AB hayallerini de devreye sokarak, AKP gibi işbirlikçi bir partiyi iktidara getirip Türkiye’yi “Yeşil Kuşak” içinde sabitleyeceğini mi hesapladı? 28 Şubat’a başlangıçta gaz veren dış güçler, bir noktada hareketi durdurarak, reaksiyonu destekleyerek AKP iktidarının yolunu mu açtılar?

Ordu 28 Şubat kararlarının arkasında topluca duramadı. Batı Çalışma Grubu gibi artçı girişimler hiçbir etki yaratmadan sönümlendi. Üniversiteler, sendikalar ve siyasî partiler programa sahip çıkmadılar. Siyasî partiler aşırı doz demokrasiyle, AB perspektifiyle kafayı bulmuşlardı. CHP ise Tony Blair’in 3. Yolu’na girmiş, çarşafa rozet takmaya, kot pantolon giyip pikniğe çıkarak siyasî sorunları çözmeye, konfeti yağmuru ve Ricky Martin şarkısı eşliğinde genel başkanını sahneye indirmeye hazırlanıyordu. Topluma hep birlikte sahte bir “yenilik duygusu” aşıladılar.

İsmail Hakkı Karadayı’nın yerine Genel Kurmay Başkanı olan Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun “28 Şubat bin yıl sürecek” sözü, Bülent Ecevit’in “28 Şubat geride kaldı” sözüne verilmiş bir yanıttı. Kıbrıs’ta bir tatbikat sırasında Kıvrıkoğlu’na ateş ettiler, arkasında oturan Albay vurulup şehit oldu. Dönemin “boyalı basın”ı (henüz Havuz Medyası yoktu) Kıvrıkoğlu’nun “asosyal” ve “yabancı düşmanı” olduğuna dair haberler yaptı.

Neyse, uzatmayalım…

Sonuç olarak 28 Şubat kararsız kalan askeriyenin dış etkilere teslim olması, siyasî toplumun kayıtsızlığı ve öngörüsüzlüğü yüzünden başarısızlığa uğradı. AKP döneminde evreler hâlinde suç sayıldı. 28 Şubat’ı mahkûm etmek bütün şeriatçıların kaynaşmasını sağlayan bir katalizör etkisi yaratacaktır.

On dört emekli generalin cezaevine konulması aynı zamanda bir “test” niteliği taşıyor. Siyasî toplumun, kımıldamadan seçim kazanıp iktidara geleceğini zanneden siyasî partilerin (sendikaları, üniversiteleri falan hiç saymıyorum) ve elbette bir bütün olarak TSK’nın olası tepkilerini test ediyorlar. Test sonuçları dikkatle değerlendirilecek, karşıdevrimin cüreti ve hızı bir kez daha ayarlanacaktır. Sonuçlar alındıktan sonra 14 general muhtemelen Sayın Saray’ın yüce gönüllülüğünü kanıtlayan bir afla ya da özel yasayla rütbeleri iade edilerek yazlıklarına dönme, ailelerine kavuşma imkânı bulacaklardır. Generalleri cezaevinde ölüme terk etmek ise bir toplu cinayet olarak tarihe geçecek ve Devlet hayatında silinmeyen bir kara leke olarak kalacaktır.

Bütün bunlardan, tarihin uğultusuna kulak vermenin, geleceği öngörmenin, zamanında örgütlenerek gevşemeden ilkeli ve kararlı durmanın, yani devrimci olmanın ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz.

Sonbaharın ilk işaretlerini gördüğümüz şu güzel Pazar gününde herkese yaşı 80’i geçmiş generallere sahip çıkma ve 28 Şubat’ı yeniden düşünme cesareti diliyorum. Bu bağlamda “Türkiye bağımsız bir ülke midir ya da ne kadar bağımsızdır?” diye sormak da gerekiyor.

yalogan@gmail.com