8 mm’lik film… İşte bizim dünya…

8 mm’lik film… İşte bizim dünya…

“En büyük düşünceler, en basit olanlardır.”

Domuzcuk (*)

 

Bahriye subayları gerek toplumu derinden etkileyen olaylara gerek uzmanlık alanlarına gerekse de edebiyat alanına yönelik çok güzel eserler yaratmaya devam ediyor.

Yakın zamanda önce Emekli Tümamiral Semih Çetin’in yazdığı “Büyük Hesaplaşma” isimli romanını, sonra da Emekli Deniz Kurmay Albay Dursun Turan’ın “Üç Ada” isimli romanını okudum.

‘Büyük Hesaplaşma’, yakın tarihimizde yaşanan kumpas davalardan esinlenilerek kaleme alınmış nefes nefese bir serüven iken, ‘Üç Ada’, Bozcada, Heybeliada ve Manhattan (Newyork)’da geçen, 12 Mart döneminin etkilerini de içeren, okuyucuyu kimi zaman üzerken kimi zaman da mutluluktan uçuran bir aşk romanı.

Bu iki roman bana, insan denen canlı türünün nereden nereye savrulabileceği konusunda yıllar önce okuduğum bir romanı hatırlattı. O roman da 1977 yılına ait 8mm’lik sessiz bir filmi…

Yıllar önce okuduğum romanı kitaplığımda çok zor buldum. İkinci basım kitabın yaprakları sapsarı olmuş. 26 Haziran 1985 günü almışım. Kitabın ilk sayfalarına hem aldığım tarihi yazmışım hem de imza atmışım. O yıllarda öyle yapardık. Tarih atmayı anlayabiliyorum da kendimize aldığımız kitaba niye imza atıyorduk, şimdi bilemiyorum. Herhalde kitabı kendi kendimize aldığımızı hatırlamak içindi.

Romanın adı “Sineklerin Tanrısı (İşte bizim dünya)”. Yazarı William Golding.(*)

Roman nükleer bir savaş sırasında, bulundukları uçak ıssız bir adaya düşen çocuk yaştaki askeri okul öğrencilerinin uygarlıktan uzaklaşarak, insan yaradılışının temelindeki ürkütücü gerçeği ortaya koymalarını anlatır. Bir mercan adasının cenneti andıran ortamında başlayan roman, iyimserliğin çok ötesinde bir yönde gelişir. Çocuklar başlangıçta, örnek bir düzen kurmak isterken, gitgide hayvanlaşır ve korkunç bir kişiliğe bürünürler.

Romanda farklı karaktere sahip çocuklardan birinin adı Ralph diğeri ise Jack’dir. Diğer çocuklar bu iki zıt karakter arasında kalır. Ralph’in babası bir deniz subayıdır. Ralph, kurtulmaları için sönmeyecek şekilde bol duman çıkaran bir ateş yakılmasını savunmaktadır. Böylece çevreden geçen gemiler tarafından fark edileceklerine ve bu sayede kurtulacaklarına inanmaktadır. Bunun için ateşin nöbet sistemi ile diri tutulması başta olmak üzere yaşamı idame etmek için kurallar sistemi önermektedir.

Jack ise başlangıçta Ralph’in önerisini kabul etmiş gibi görünse de başka bir dürtünün etkisi altındadır. Bu yapısı zamanla adeta kötülüğün kaynağı gibi bir işleve dönüşecek, çocukları da etkisi altına alarak korkunç olayların yaşanmasına neden olacaktır.

Jack öne atılır ve “Başkan ben olmalıyım. Çünkü ben kilisenin papazlar meclisinin korosundayım ve bu koronun da şefiyim” der kibirle. Ancak genel istek Ralph’ın başkan seçilmesi yönündedir. Öyle de olur. Ralph, dengeleri korumak için midir bilinmez, Jack’e de bir sorumluluk verme ihtiyacı duyar. Jack fırsatı kaçırmaz ve “avcılar grubu”nun başkanı olur.

Jack ilk avcılık deneyiminde başarısız olur ve yakaladıkları bir domuzu kaçırır. Nedeni bıçağın canlı bir et yığınına saplanıp onu kesmesinin korkunçluğu ve göllenecek kanın dayanılmazlığıdır. Başlangıçta masumiyet ağırlığını hissettirmektedir. Ancak “Öldürecektim onu ama gelecek sefere…” sözleri de masumiyetin tamamen yitirileceğinin adeta ayak sesleridir.

Ralph, çoğu zaman “çocuklarının saçma sapan taşkınlıklarına ayak uydurmak zorunda kalan bir baba” gibidir.

Çocukların arasında aklı temsil eden de vardır. Gözlüksüz göremeyen, şişman bedeni nedeniyle alay edilen, dışlanan ve “Domuzcuk” ismi takılan bir çocuk…

Ateş nasıl yakılacaktır? Elbette Domuzcuğun gözlüğü ile… Ateşi yakmayı başarırlar. Ancak bir süre sonra ateş kontrolden çıkar… Orman yangını başlar… Yüzünde leke olan küçük bir çocuk vardır… Yangında bir daha kendisinden haber alınamaz. Bu ilk kayıptır…

Domuzcuk sorar “Yüzünde leke olan küçük çocuk. Nerede şimdi? Onu göremiyorum…” Ralph, utanç içinde mırıldanır: “Belki geri dönmüştür oraya, şeye…”

Domuzcuk, “İlk yapılması gereken şeyleri, ilk olarak yapmak gerektiği gibi davranmazsanız, gelip sizi kurtarmalarını nasıl beklersiniz?” diye sorar. Domuzcuk insanların, gerçekte onlar hakkında düşünülenlerden çok farklı olduklarını açıklamaya çalışır. Domuzcuk, çocukların gözünde can sıkıcıdır. Gerçeklerle yoğrulmuş düşünceleri onlara hiç de hoş gelmemektedir.

Jack ve ekibi sonunda “Domuzu gebert! Gırtlağını kes! Kanını akıt!” sloganlarıyla bir domuzu öldürmeyi başarır. Ete ulaşılmıştır. Ancak varlıklarını yansıtacak olan ateş sönmüştür. Ateşin sürekliliğini sağlayacak görevler yerine getirilmemiştir.

Jack, elinde kanlı bir bıçakla Ralph ile yüz yüze gelir. Bir yanda avlanma, öfke ve şiddet dolu dünya, öte yanda da özlemlerin, bocalayıp çaresiz kalan sağduyunun egemen olduğu dünya vardır.

Ralph haykırır: “Halimize bakın! Kaç kişiyiz? Ama yine de duman çıkaracak bir ateşi sürekli yakamıyoruz. Anlamıyor musunuz? Siz avcılar! Gülebilirsiniz! Ancak şunu bilin ki, ne kadar çok öldürürseniz öldürün, duman domuzdan çok daha önemlidir.”

Ralph’a göre bu durum aklın egemenliğinin çöküşüydü.

Toplantılar yapılır, birisi her şeyi yoluna koymak için uğraş verirken tartışma çığırından çıkar, yeni ve tatsız konular ön plana geçer.

Ralph “Kurallar sahip olduğumuz tek şey!” derken Jack, avazı çıktığınca bağırır: “Canı cehenneme kuralların! Biz güçlüyüz… Avlanıyoruz.”

Jack ekibiyle gruptan ayrılır ve ayrı bir yere kamp kurar. Ancak et pişirmek için ateş gereklidir. Ateş yakmak için de Domuzcuğun gözlüğüne ihtiyaç vardır. Tutkuyla avlanmaya devam ederler. Bir domuzu daha kıstırırlar ve üstüne üşüşürler. Bilinmeyen bir dünyadan gelen bu korkunç saldırı hayvanı çileden çıkarır ve ciyak ciyak bağırıp kıvrandığında, her yanını ter, gürültü, kan ve korku doldurur. Sonunda, öldürmenin bütünlüğü bozulur. Jack ellerini uzatarak ayağa kalkar. Çocuklar Jack’in kanla kirlenmiş ellerine gülerken, o da ellerini hızla sallayıp kıkır kıkır güler.

Çocuklardan biri “Ateşi nasıl yakacağız?” diye sorar. Jack, “Onlara bir baskın yapıp ateş alacağız” diye cevap verir.

Kabaran kaslarına iktidar yerleşmiş, otorite, tıpkı küçük bir maymun gibi omzuna oturmuş, kulağının dibinde gevezelik etmektedir.

Her adımda vahşilik daha da artmakta, gelinen her aşama kontrolsüz bir şekilde benimsenmektedir.

Çocuklar adada bir canavarın da yaşadığına inanmaktadır. Her an canavar ile karşılaşmanın korkusuyla, adaya düşen pilotun cesedini görmenin dehşetine kapılan, karanlıkta sürüne sürüne kampa ulaşmaya çalışan Simon canavar zannedilir ve linç edilerek öldürülür. Simon’un, ölü bedeni, bir yığın meraklı, ışıldayan yaratıklardan oluşan bir çember ortasında, açık denize doğru yavaş yavaş yol alır…

Çocuklar hızla gücün yanında yer almaya başlar. Jack’in artık bir kabilesi vardır.

Ralph’ın ekibi kendisi ve Domuzcuk dahil artık dört kişidirler. “Bu bir cinayetti” der. Bilinen, ama söylenemeyenlerle ağırlaşmıştır hava. Ateşi yanık tutmaya yetmeyeceklerinin farkındadır.

Baskına uğrarlar ve Domuzcuğun gözlüğü zor kullanılarak alınır. Domuzcuk artık her şeyi sisli görmektedir.

Ralph, ekibine “Çaldılar onu. İsteselerdi, onlara ateş verirdik, ama onlar çaldılar ve işaret yok artık… Kurtulamayacağız artık anlıyor musunuz ne dediğimi?” der. Ekibi dehşet içerisindedir.

Jack’in kabilesine giderler. Kabile elemanları sırıtmaktadır. Domuzcuk “Evet, gülün. Bu adada her şeye gülebilen öyleleri var. Ama sonunda ne oldu? Küçük Simon öldürüldü. Yüzünde leke olan öteki çocuk vardı. Geldiğimiz ilk günden beri onu kim gördü?” diye haykırır.

Jack, Ralph’a dönerek “Gördün mü? Her istediğimi yaparlar diye seslenir.

Mızraklarla donanmış, gözdağı veren Jack’in kabilesi tetiktedir. Saldırı istekleri zirvededir… Saldırırlar… Domuzcuk 12 metreden düşerek ölür. Diğer ikisi avcı grubuna katılır ve onların parçası olur. Ralph bunlara “Ben hiçbir şey yapmadım. Ateşin sönmemesini istedim yalnızca. Benimle gelmeyecek misiniz? Üçümüz… Şansımız olabilir, bir şeyler yapabiliriz” diye seslenir. Cevap alamaz… Saldırılardan korunmak için kaçar… Tek başına kalmıştır… Ada alev alev yanmaktadır… Mızraklar arkasından uçuşmaktadır…Ayağı tökezler ve düşer… Her şeyin bittiğini düşünürken kafasını kaldırdığında kurtarma ekibinden bir subayı dimdik başucunda görür… Subay “Hepiniz İngilizsiniz, değil mi? Durumu çok daha iyi bir şekilde yöneteceğinizi sanmıştım” diyerek şaşkınlıkla çocuklara bakmaktadır.

“Başlangıçta öyleydi” diye cevaplar Ralph. “Sonra her şey… O zamanlar hep birlikteydik derken gözlerinden yaşlar boşanır ve hüngür hüngür ağlamaya başlar.

Adaya geldi geleli ilk kez suçsuzluk ve saflık döneminin bitmesine, insan yüreğinin karanlığına ve ölen arkadaşlarının yoklara karışmasına ağlamaktadır…  

Adanın yanık yıkıntısının önünde ve kara dumanın altında Ralph’ın ağlama sesi yükseldikçe bu duygu dalgasından etkilenen öteki çocuklar da hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlarlar… Jack donup kalmıştır…

* * *

Kitabın kopan sayfalarını özenle yerleştirdim. Sonra çekmecede duran bir DVD’yi aldım. Bu DVD, 8 mm bir filmin kopyasıydı. Film yaklaşık 10 cm çapında iki makaradan oluşuyordu ve ilginç hikayesi vardı.

Bu film 1977 yılı Deniz Lisesi mezuniyet törenine aitti. Aile dostumuz bir abimiz tören günü gelmiş ve bizlere sürpriz yaparak, töreni olabildiğince kaydetmişti. Sonra filmi banyo için Almanya’ya göndermişti. Banyosu yapılan filmler iki minicik kutu içinde arkadaşımızın evinde dururken evde yasak kitap aramaları esnasında bulunduğu kitaplığın arkasına düşmüştü. 12 Eylül döneminde oldukça modaydı evlerde yasaklanmış yayın aramak. Yasaklanmış olsun olmasın bütün kitaplar çuvallara atılır sonra da yakmaya gönderilirdi. Eğer film kutusu kitaplığın arkasına düşmemiş olsa o film de yanmış olacaktı. Değerli abimiz bu filmi arama sonrası “Şunların başına bir iş gelmeden al” diyerek bana teslim etti. O abimiz ise yıllar sonra önemli davaların ünlü bir avukatı olacaktı.

Sineklerin Tanrısı (İşte bizim dünya) romanının etkisi altında, DVD’yi bilgisayarıma takıp izlemeye başladım… Film sessiz ve doğal olarak yavaş çekimdi.

Tören günü… 17-18 yaşındaki gencecik denizciler heyecan içindeler… Konuşmalar yapılıyor, diplomalar veriliyor ve sonra tören geçişi… Aileler mutlu ve gururlu… Bando eşliğinde Heybeliada’nın en tepesindeki Deniz Lisesi’nden aşağıda, vapur iskelesinin hemen yanındaki Deniz Harp Okulu’na doğru yürüyüşe geçiliyor. Deniz Harp Okulu’nda da karşılama yapılıyor ve film ailelere ait görüntülerle bitiyor.

Filmdeki sınıf arkadaşlarıma tek tek bakıyorum. Bazıları artık yoklar… Yaşama veda etmişler. Bazıları meslekle yollarını ayırmış, bazıları mesleklerinden koparılmış, bazıları birilerine tapmış ve onların peşinden gitmiş. Sınıfın bir kısmı bir süre, bir kısmı sonuna kadar yola devam etmiş. Bugün için yola devam eden bir arkadaşımız kaldı. Donanma Komutanı Koramiral Ercüment Tatlıoğlu. Kumpas davalara, namussuz FETÖ’cülerin ve onların değirmenine şahsi çıkarları için su taşıyanların saldırılarına rağmen canını dişine takarak yoluna devam ediyor. Ben sınıfımızdan Donanma Komutanı çıkmış olmasıyla gurur duyuyorum.

Acaba Heybeliada’da yedi yıl süren Deniz Lisesi ve Deniz Harp Okulu eğitiminde, o sürecin koşullarında bizde de Ralph ve Jack’in niteliklerine uyanlar var mıydı? Eğer varsa bunların oluşturduğu kutupların arasında kimler kalmıştı? Arada kalanlar Ralph’ları yalnız bırakmışlar mıydı? Jack sanılanların bazıları aslında “hiç” denecek kadar kıytırık, zayıf, bomboş kişiler miydi? Çocukluk ve gençlik dönemini içeren bu süreçte okulu bırakan veya bırakmak zorunda kalanlar acaba romanda yüzü lekeli olan, aklı temsil eden, canavar sanılan çocukların kaderini mi yaşamışlardı? Heybeliada’da manevi yangınları yaşayıp biz de ağlamış mıydık? Ağlarken “Durumu çok daha iyi bir şekilde yöneteceğinizi sanmıştım” diyenler olmuş muydu?

Ya meslek hayatımızda?

Elbette yaşananlar her ne olursa olsun yaşandığı dönemin koşullarında değerlendirilmelidir.

Hayatın olağan akışı içerisinde yaşanan yarışlar, kavgalar, sürtüşmeler, çileden çıkmalar, hatalar, küskünlükler, görüş ayrılıklarının getirdiği tartışmalar, görevin icrasında yaşanan kimi olumsuz davranışlar değildir kastedilen.

Bireyin yaşam sevincini öldürmek, onu yok etmeye çalışmak, kumpas kurmak, kumpas kuranların değirmenine şahsi çıkarları için su taşımak, casusluk yapmak, şerefsiz davranış ve söylemlerde bulunmak, ihanet etmek, hırsızlık yapmak, hak yemek, bulunduğu makamın olanaklarını istismar etmek ve tüm bunları sessizlik veya kahkahalarla izlemek… Bu rotaların Jack’in bulunduğu konuma çıkmayacağını söyleyebilir miyiz?

Sessiz filmde iki kişiye bakıyorum. Nasıl olur da bu çocuklar üstlerine cüppe giyip, kafalarına takke takıp Fethullah Gülen’in sağında ve solunda resim çektirecek aşamaya gelir? Nasıl olur da bir canlıya tapacak kadar delirirler? Ya aynı yolun yolcusu diğerleri? Acaba bu grubun Jack’i kimdir?

Sessiz filmi izlemeye devam ediyorum. Defalarca kusturacak kadar mide bulandıran tavır ve söylemlerde bulunan çok bilgili(!), çok dilli, çok pasaportlu, çok zengin, çok başarılı(!), çok akademik(!) olanlara bakıyorum. Kendi kendime “Jack bile bunlardan utanırdı” diyorum. Sonra da utanmayanlara onların söylemleriyle “abooov” diyorum.

Filmi izlemeyi kesiyorum.

Birileri geliyor gözümün önüne. Biri bizlerden genç. Ama sahip olduğu değerleri(!) en iyi temsil edeninden. Binbaşı rütbesinde çok güzel power point yansıları yaptığı için gurur duyardı! Takdir de edilince adeta “şinanay da yavrum şinanay” dercesine gülerdi. Bahriyeye nasıl katkılar sağladığını ise bilmiyorum. Bildiklerim ise bahriyenin kendisine bütün olanaklarını sunduğu, onun da sonuna kadar kullandığı ve emekli olduktan sonra bahriyeye sergilediği kin ve nefretle Jack’i bile kendine hayran bıraktıracak seviyeye indiği idi. Türkiye ve Bahriye, Cumhuriyet tarihinin en ağır saldırısına maruz kalmış, o görevdekilere saldırıyordu. Aynı kabileden olanlar da romandaki gibi “Daha da saldır! Onuruyla oyna! Bütün kinini dök!” diye çığlık atarcasına yazılar yazıyorlardı. Onlara BZ! (Bravo)

Ülke çapında kimi şahsiyetlerle(!) temsil edilen çıkar gruplarına bakıyorum.

Gazetecilermiş… TSK ve özellikle Deniz Kuvvetleri kendi vatanında tarihin en ahlaksız ve en adi saldırısına maruz kalmış, bu şahsiyet ve kabilesi bir dönem ele geçirdikleri Cumhuriyet Gazetesi’ndeki köşesinde, kumpasa maruz kalan askerlere yönelik olarak “Başka kapıya” yazıları yazıyordu. Bir diğeri “The Taraf” adındaki örgüt gazetesinde, masum ve şerefli askerleri hedef alan “sakın yaralı bırakmayın” misali kanalizasyon kokan cümleleri, kâğıttan yapılmış flüte üfler gibi, köşesinde üflüyordu. Bunlar da liboşlar kabilesiydi. Her biri “Jack makamı” için yarış halindeydi.

Siyasetçilermiş… Güya FETÖ’ye karşılarmış. “FETÖ’ye karşı FETÖ’cüler” kabilesi… Belli ki, FETÖ bunları bir yerlerinden tutmuş öttürüyor. Kim bilir yedikleri hangi haltların açığa çıkmaması için çabalıyorlar. Zemin biraz kaysa bunlar FETÖ arşivlerini “Acil” koduyla yayınlarlar. Bunların kim oldukları ise bütün mahallenin bildiği sırdır. Yaptıkları açıklamaların satır aralarında FETÖ’ye sıcak mesajlar gönderenler bu kabiledendir. Bunların arasından Jack bile çıkmaz… İhtiyaç yoktur…

* * *

Bahriye’de -Deniz lisesi dahil- tam 40 yıl çalıştım. Hatalarım da fiili görev anında öfkeme yenildiğim anlar da oldu. Bu meslek zorluklarla dolu… Bu koşullarda çok vefakâr, çalışkan, yiğit bahriyeliler tanıdım, birlikte omuz omuza görev yaptım. Bende emekleri çoktur. Onlara minnettarım.

Öyle davranışlarım ve tepkilerim oldu ki, sonuçlarına katlandım ve hiç pişman olmadım. Bugün için de aynısını yapardım. Muhatapları gayet iyi bilir.

Kimi tepkilerim ise çok yanlıştı. Özür dilediklerim oldu. İki bahriyeliden özür dileyemedim. Biri çok kıdemli bir astsubayımızdı. Kendisinin hikayesini ne yazık ki yıllar sonra öğrendim. Bu konuyu da bir gün mutlaka yazacağım. Diğeri de bir gemide İkinci Komutanım idi. Benim kimi tepkilerimi olgunluğu ve tecrübesi ile yönetti. Ne zaman özür için teşebbüs ettiysem bu davranışımı araya başka konular koyarak geçiştirdi. Sanırım böyle bir özre gerek duymadığını, gençliğin hatalı bir dışa vurumu olduğunu, amacın da hasıl olduğuna inanıyordu. Yanlış tepki ve davranışlarımın tamamını hiç unutmadım. Aklıma geldikçe üzülürüm…

Kendilerinden çok şey öğrendiğim komutanlarım ve amirlerim oldu. Onları kalbimde taşıyorum.

Meslek hayatımda yaşadıklarımı genç bahriyelilere tecrübe aktarımı maksadıyla yazmaya devam edeceğim. Bende ve bahriyede emeği olan büyüklerimi ve arkadaşlarımı da yaptıklarıyla birlikte ismen belirteceğim. Bilinmesi gerektiğine inanıyorum.

Kimi kırgınlıklar yaşamadım da değil. Haksızlıklara da maruz kaldım, vicdanları kanatacak ölçüde disiplin cezaları aldım. Bahriyede 80’li yıllarda maaş katı ceza alan belki de tek subaydım.

Yaşanan üzüntüleri, yaşandığı dönemin koşullarına göre değerlendirip bugünü ve yarını esir almaması gerektiğine inanıyorum. Yeter ki Jack ve kabilesi ile özdeşleşen kriterler içerisinde yer almasın. Kırmızı çizgimiz budur.

Toplumumuzun Ralph ile özdeşleştirilebilecekleri arasında yer alan Uğur Mumcu, 12 Mart döneminde yaşadığı onca haksızlıklar karşısında katledilmeden 11 gün önce Harp Akademileri Komutanlığı’nda hepimizin gözünün içine bakarak “Bu tür işlemleri, Silahlı Kuvvetlerimizin tümüne bağlamak ve bundan kaynaklanan sonuçlar çıkartmak yanlış olur. Bu Ordu hepimizindir” demiştir. Bahriyenin evlatları Jack’lerin peşine takılmamalıdır…

(*) Sineklerin Tanrısı (İşte bizim dünya)-William Golding (Deniz Kitaplar Yayınevi)