ABD’nin İhvan ile dansı... Türkiye’deki kaosun özünde emperyalizmin 'din' sevdası yatıyor

Hüseyin Vodinalı yazdı...

ABD’nin İhvan ile dansı... Türkiye’deki kaosun özünde emperyalizmin 'din' sevdası yatıyor

Amerika Birleşik Devletleri kuruluşundan beri düşmansız yaşayamadı.

İlk düşman doğal olarak, bağımsızlık savaşında İngilizlerdi.

Fransa desteğiyle İngiliz Emperyalizmini yendiler.

Daha sonra Kuzey - Güney iç savaşı yaşandı.

Sanayileşen Kuzey ile tarıma dayalı Güney kozlarını paylaştı.

Kuzeyliler kazandı.

Pamuk tarlasındaki zenci köleler artık ucuz işçi olmuştu.

Akabinde büyük Kızılderili soykırımı ile koca kıta etnik olarak temizlendi.

Ardından sınırların ve etki alanlarının büyütülmesine sıra geldi.

1800’lerde İspanyollar ile Meksika, Kalifornia, Teksas ve son olarak Karayipler’de savaştılar.

Latin Amerika’daki İspanyol etkisine karşı yeni bir Amerikan hegemonyası doğuyordu.

Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde ABD artık genç bir emperyalist ülkeydi.

Genç emperyalist olarak, yaşlı, yorgun fakat deneyimli emperyalist kuzeninden feyz aldı.

İngilizlerin yanında takıldı.

Osmanlı’nın esasen konu edildiği Birinci paylaşım savaşında Wilson prensipleriyle ben de varım dedi.

Ancak bölgenin ana proje ve kadastro planları İngilizlerin elindeydi.

Asya’ya çok önceden giren İngiliz emperyalizmi, bu konuda deneyimliydi.

Roma İmparatorluğu’ndan beri değişmeyen “böl ve yönet” düsturunu adeta bir sanata çevirmişti.

Düşünsenize Çanakkale’ye çıkan Britanya ordusunda Hintliler, Nepalli Gurkalar, İrlanda kökenli ANZAK’lar çoğunluktaydı.

İngiltere, Afganistan’da Batı'nın muhtemelen Doğu'da yaşadığı en aşağılayıcı askeri yenilgiyi 1842’de yaşadı.

İmparatorluk ordusundan 18 bin 500 askerin tamamı Kabil’den Celalabad’a giden yoldaki Gandarmak geçidinde çok daha ilkel silahlara sahip Afgan kabileler tarafından 6 Ocak 1842’de yok edilmişti.

İşte bundan ders alan İngilizler, bölgeye imam ve tarikat şeyhi kılığında casuslar göndermeye başladı.

Aşiretleri bir birine düşürmek en uygun yöntemdi.

Bunların devamı mesela 1920’lerdeki Topal Molla tarikatıdır.

Atatürk’ün dostu Emanullah Han’a karşı 300 bin kişiye ulaşan bir tarikatin şeyhliğini yapan sarıklı cüppeli bu adam, ayaklandırdığı cahil kitlelerle Bahçe-i Sakka isimli kabile şefine destek verdi ve Emanullah Han’ın 1929’da ülkesinden kaçmasına yol açtı.

İşi bitince de fötr şapkasını, kravatını takıp ana vatanı İngiltere’ye döndü.

Afganistan’da o gün bu gündür huzura kavuşamadı, darbeler, gerici ayaklanmalar, işgaller ve acılar içinde yaşadı.

VAHABİLİĞİ KURAN İNGİLİZ CASUSUN HATIRATI

Aslında İngilizler İslam coğrafyasında dini kullanarak iş bitirmeyi ta 18. yüzyılda başlatmıştı.

1700'lü yıllarda İstanbul'a gelen ve İslami bilgileri ve lisanları öğrenen İngiliz casusu Hempher, casusluk faaliyetlerini ve esas olarak da Vahabiliği nasıl kurduğunu hatıralarında yazmıştı.

'İngiliz Casusunun İtirafları' adlı hatıratı, Suudi Arabistan'da Vahabiliğin doğuşunda İngiliz gizli servisinin rolünü anlatır.

Tek bir isim kullanan İngiliz casusun anıları ilk olarak Alman gazetesi Spiegel’de yayımlandı.

Lübnanlı bir doktor tarafından Arapça'ya tercüme edildi.

Hüseyin Hilmi Işık tarafından 1990 yılında neşredildi.

Bilahare Arapça’dan Farsça'ya, sonra da “Memoirs of Hempher, The British Spy to the Middle East” adıyla İngilizceye tercüme edildi.

Sıddık Gümüş ve İrfan Özfatura isimli yazarlardan aktarıyorum:

“Hempher ile İslâm ülkelerine gönderilen on ajandan biri Müslüman olur, biri ölür, birinin izi kaybolur, biri de saf değiştirip Ruslar hesabına çalışmaya başlar...

Londra’daki amirleri Hempher’i İstanbul’dan sonra Irak’a yollar, “Müslümanların arasına gir ve o vücudu mafsallarından ayır” buyururlar!

Hempher gözünü dört açıp koparacağı fitne için malzeme arar. Yöreyi adım adım dolanır, kâh şiilere, kâh sünnilere “zarf atar”...

Önce Şeyh Ömer Tayi adında sünni bir imama yaklaşır, ancak şeyh ona peş peşe sorular sorar ve cevaplarına inanmaz, kovalar. Konakladığı hanın sahibi Mürşid Efendi onun sabah namazlarına gönülsüz kalkmasına takar. Gün doğarken herkes Kur’an-ı kerîm okur, o zıbaracak bir köşe arar. Hancı “beni ne ilgilendirir kardeşim, parama bakarım” demez, bu fırıldak herifi derler toplar, kapının önüne koyar.

Hempher bu kez yolsuz kalmış Azeri kılığına girerek Abdurrıza adlı şii bir marangozun yanına takılır. İşte o günlerde Farisi ve Türkçe bilen Necdli bir gençle (Muhammed bin Abdülvehhâb) tanışır. Bu çocuk aşırı kibirli ve çok asabidir, kendini allame-i cihan sanır. Sünni olmasına rağmen mezhep tanımaz, Kur’an-ı kerîmi kafasına göre yorumlar. Şedit bir Türk düşmanıdır, halifeye ve ulemaya sövmeden duramaz. Hasılı Hempher mumla arasa böylesini bulamaz...

İkiyüzlü İngiliz ona hayranmış gibi davranır. Hatta çizmeyi aşar, kulağına eğilip “sen Hazret-i Ömer ve Ali’den bile büyüksün” diye fısıldar, “İslamı cihana yayacak biricik güç sendedir, diğerleri Kur’an’ı anlayamıyorlar...”

Hempher bu acemi gencin ağzından girer burnundan çıkar ve onu nicedir beklenen “kurtarıcı” olduğuna inandırır. Eh kurtarıcılık kolay iş değildir, eski olan ne varsa yıkılmalı ve yeni yeni inkılâblar yapılmalıdır.

Hempher acele etmez, zira yeterli vakti vardır. Bu genci sabırla yoğurur ve avucunun içine alır. Başlangıçta ret etmesine rağmen onu muta nikâhına ikna eder ve Müstemlekeler Nezaretinde çalışan İngiliz kadınlarından biriyle (kod adı Safiyye) bir haftalığına âkidlerini yapar. Bu kadın Necdliye çok tesir eder, ona “içtihad yaparak kuralları delme” cesareti verir. Gündüz Hempher , gece Safiye’nin makasına giren delikanlının kafası iyice bulanır. Nitekim “kendi sığ aklıyla” hükümler çıkarır ve uygular. Kadeh tokuşturup, şakır şakır oynamaya başlar. Lakin Hempher’in “oruca ve namaza ne lüzum var” gibi telkinlerine şiddetle karşı çıkar, “sen beni dinimden mi etmek istiyorsun” deyip yolunu ayırmaya kalkar. Hempher ustalıkla manevra yapar. Önce “seni denedim ve kazandın” der, ardından “ibadetler imandan parçadırlar (aslında değildir). Terk eden dinden çıkar. Gafiller ve günahkârlar katl olunmalıdırlar” fikrini Abdülvehhâb oğlunun aklına sokar. Onu samimi ama günahkâr müminlerin üstüne salar, terörden medet umar.”

Selefilik ya da Vahabilik denen mezhep işte böylesi bir İngiliz oyunudur.

Bizans’ta oyun biter, İngiliz’de bitmez...

Hempher’in ardılları Lawrence ve Gertrude Bell gibi İngiliz Ajanları da bu çizgiyi sürdürür ve Arapları Osmanlı’ya karşı kışkırtır.

Türkiye’de de boş durmazlar ajanlarını şeyhülislam seçtirir, tarikatlara sızarlar, hoca, imam, şeyh kılığında dolaşırlar, İskilipli Atıf gibi sözde din adamlarını kullanırlar.

Sadece Araplarla da yetinmezler Şeyh Sait olayında olduğu gibi Kürt aşiretleri dinci saiklerle ayaklandırırlar.

Başta İngiliz İmparatorluğu olmak üzere, 7 düvelle savaşan Atatürk’e İngiliz ajanı diyenler işte bunların torunlarıdır.

MÜSLÜMAN KARDEŞLER YA DA SİYASAL İSLAM

ABD’nin birinci dünya savaşı sonrası düşmanı ise gecikmeli olarak Nazizm ve Almanlar oldu.

Gecikmeli diyorum çünkü Naziler ilk ortaya çıktığında ABD’deki faşist oligarşiden ‘Sovyet Kızılları’na karşı önemli destek de almıştı.

Neticede Amerikalılar 2. Dünya Savaşı’nın galibi (Nazileri yenen asıl güç SSCB idi) olmasa da, kazananı oldu.

1945 sonrası ise düşman SSCB yani Komünizm ve Ruslardı.

18 milyon kilometrekarelik Sovyet coğrafyasında at oynatmak için İslamiyeti öğrenmeye başladılar.

Türkiye’deki Yeşil Kuşak projesini İngilizlerden devraldılar.

Ama başta da dediğim gibi siyasal islamın yani sahte dinciliğin patenti İngilizlerin elindeydi.

Atatürk’ün tekke ve zaviyeleri kapatmasına, en az mason localarını kapatması kadar karşı çıkan İngiltere önemli bir müttefikini yitirmiş oldu: Sahte dinciler.

1924’te doğru bir kararla hilafetin kaldırılması ise İngilizler açısından büyük bir fırsattı.

İngilizler, hilafetin kaldırılması sonrası, 1924’te Mekke’de, 1925’te Haydarabat’ta, 1928 yılında da Kahire’de sözde İslam alimleri toplantıları düzenledi.

Ve 1928’de Mısırlı eski bir coğrafya öğretmeni olan Hasan el Benna’ya “Müslüman Kardeşler” yani İhvanı Müslimin tarikatını Kahire’de kurdurdu.

Bu tarikatin destekçilerinden biri de açıkça Türk ve Kemalist düşmanı olan İngiliz ajanı kaçak şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi idi.

Müslüman Kardeşler oluşumunun temel hedefi tüm İslam dünyasını tekrardan bir halifelik bayrağı altında toplamaktı.

Müslüman Kardeşler, laik ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkılması gereken bir yapı olarak gördü ve en büyük düşmanı da mazlum milletlerin umudu büyük devrimci Mustafa Kemal Atatürk idi.

İngiliz İmparatorluğu’nun giderek zayıflaması ile sığınacak yeni limanlar aradılar.

2. Dünya Savaşı’nda bu liman Naziler oldu.

Kudüs müftüsü Hacı Emin el Hüseyin Hitler ile anlaştı ve Balkanlar’da Müslüman Nazi birlikleri kurdu.

Hançer denilen bu birliklerde Boşnak ve Arnavutlar yer aldı.

İhvancılardan bazıları Hitler’e Yahudileri yok etme fikrini Kudüs Müftüsü Hüseyin’in verdiğini söylese de bu inandırıcı değil.

Hem öyle olsa İsrail, Suriye’de Beşar Esad’a karşı İhvancı grupları desteklemezdi.

İhvancılar, Almanya’nın yenilgisi sonrası bu kez ABD’ye yaklaşmaya başladı.

Bu noktada sözü bölge uzmanı Fransız gazeteci Thierry Meyssan’a bırakıyorum.

“İslami Goşizm Nedir” başlıklı yazısında, emperyalizmin cahil ve inanmış kitleleri hangi mekanizmalarla kullandığını net anlatıyor:

“Uygulamada siyasal İslam, İslam dinine dayanarak kalabalıkları harekete geçirmekten ibarettir. Bu, bu dini nasıl anladığınıza bağlı olarak, çok farklı yollarla ve birbirine karşıt hedeflerle yapılabilir. Siyaset yapmak için dini savları kullanmak, hızla fanatizme dönüşebilecek sınırsız bir fedakarlık duygusu yaratma imkanı tanır. Duygulara muhakemeden daha çok değer veren Arapça dili, muhtemelen Arapları bu tür bir bağlanmaya diğerlerinden çok daha açık hale getirmektedir.

20. yüzyılda İngilizler, El-Ezher müftüsünden Sudan’daki Mehdi tarikatına karşı koymak için Kuran’ın benzersiz bir sürümünü belirlemesini istedi. O zamana kadar yaklaşık kırk farklı sürüm mevcuttu. Aynı şekilde Hasan el-Benna’dan, Mısır’daki iktidar üzerinde bir baskı aracına sahip olmak için İngiltere Birleşik Büyük Locası örneğinden hareketle Müslüman Kardeşler Cemaati adlı bir gizli topluluk kurma talebinde bulundular. Soğuk Savaş sırasında CİA, cihadın teorisini üretmeleri için ajanları Seyyid Kutub ve Said Ramazan’ı bu gizli Sünni topluluğun bünyesine yerleştirdi.

Diğer çağdaş siyasal İslam okulları önce Rus ve Çin İmparatorluklarına karşı sufilik içerisinde ve ardından Ruhullah Humeyni ile birlikte İngiliz İmparatorluğu’na karşı Şiilik içerisinde gelişti. Sufi okulu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan etrafında Müslüman Kardeşler Cemaati ile ittifak yapmışsa da, Şii okulu tersine onlarla karşılıklı birbirilerinin işine müdahalede bulunmama anlaşması yapmıştır. Bu arada Bosna-Hersek’teki savaş sırasında her ikisi de Ruslara karşı ve NATO emri altında birlikte savaştı. O zamanlar aynı ideolojiyi paylaştıklarını sanıyorlardı, ancak bugün bunun eskiden de bugün de böyle olmadığına inanmaktadırlar.

Fransızlar, sol görüşlü düşünürlerin İslamcılığa verdiği desteği, Ayetullah Humeyni’nin Paris bölgesinde sürgüne gönderildiği döneme kadar dayandırmaktadır (1978-9). O dönem Jean-Paul Sartre ve Michel Foucault onunla tanışmış ve destek vermişlerdi. Zbigniew Brzeziński (Başkan Jimmy Carter’ın ulusal güvenlik danışmanı) yanılarak onu yüzeysel bulurken, onlar Batı emperyalizmine karşı mücadelesini iyi kavramışlardı.

Ancak bugün sözünü ettiğimiz şey tamamen farklı niteliktedir: Sol görüşlü düşünürler, Müslümanlara, 19. yüzyılın proletaryasına olduğu gibi, bir bütün olarak aynı halkın öncüsü olma işlevini atfetmektedirler. Bu tamamen saçmalıktır. Aslında:
- Müslümanlar tüm sosyal sınıflara mensuptur;
- İslam, en dizginsiz kapitalizmle bile tamamen uyumludur.

Gerçekte, Sünni veya Şii olmasına bağlı olarak Müslümanları farklı şekilde kavramaktadırlar. Onlara göre birincisi ilerici, ikincisi ise gericidir. Mısır’da ABD yanlısı Müslüman Kardeş Muhammed Mursi’yi desteklerken, İran’da milliyetçi Mahmud Ahmedinejad’ı kınamaktadırlar. Oysa Cumhurbaşkanı Mursi yoksulların yaşam koşullarını hiçbir zaman iyileştirmeye çalışmazken, Cumhurbaşkanı Ahmedinejad görev süresinin sonuna kadar bunu başarılı bir şekilde yaptı. Aynı şekilde, Muhammed Mursi ancak seçim kurulu hakimlerini ve onların ailelerini ölümle tehdit ederek cumhurbaşkanı olabilirken, Mahmud Ahmedinejad seçimleri tamamen demokratik bir şekilde kazanmıştır. İslamcı goşistlerin destekledikleri insanları yurtiçindeki eylemleriyle değil, dış politikalarıyla belirlediği aşikardır. ABD yanlısı siyasi İslam’ı desteklemektedirler ve anti-emperyalist siyasi İslam’ı kınamaktadırlar.

İslami goşizm (goşizm: eksiksiz devrimi savunan ve bunun için her tür şiddet,kaba kuvvet, silahlanma ve terör gibi yöntemi mübah gören marksist bakış), Tunus dışında sadece Batı ülkelerinde vardır. Sürgündeki muhalif Munsif Marzuki, Müslüman Kardeşler Cemaati’ni destekler ve Arap Baharında Cumhuriyetin ilk cumhurbaşkanı olur. Ennahda’daki Kardeşler için paravan görevini üstlenir ve 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde iktidardan uzaklaştırılır.”

Meyssan ABD’deki Troçkist kökenli Neocon siyaset ve bürokrasi elitinin siyasal İslam’a yaklaşımını da anlatıyor “NED’in stratejisi: bazı Troçkistlerin bazı İslamcılarla ittifakı” ara başlıklı yazısında:

“Solcu şahsiyetlerin Müslüman Kardeşler Cemaati ve Nakşibendi tarikatına desteği, 1983’ten itibaren Soğuk Savaş’ın bir parçası olarak National Endowment for Democracy (NED) tarafından örgütlendi. Başkan Ronald Reagan, SSCB’ye karşı savaşmak üzere bir grup Yahudi ve New York Troçkistini kendi saflarına kattı. İngiliz yanlısı Troçki ve Stalin’i karşı karşıya getiren anlaşmazlık nedeniyle, Troçki taraftarları Five Eye yani “Beş Göz”ün (Avustralya, Kanada, Amerika Birleşik Devletleri, Yeni Zelanda, Birleşik Krallık) gizli servislerine katıldılar. Özellikle de NED’i kurdular. CIA çevresinde gelişen skandallar bağlamında, operasyonlarının bir kısmını yasal yolla gerçekleştirmeyi öngördüler. Mücadelelerine katılmaları için dünyanın her yerinden, özellikle de dönemin iki harekat sahnesinde, yani Afganistan ve Lübnan’da, Troçkist şahsiyetleri devşirdiler.

NED, Afganistan’daki Sovyet karşıtı savaşı için Fransız doktor Bernard Kouchner’ı işe alır. Kouchner, Troçkistlere yönelik tasfiye sırasında bu örgütten ayrılan Komünist Öğrenciler Birliği’nin eski üyesiydi. Genç adam, Afgan anti-komünistleri ve Pakistan’daki Arap mücahit Usame bin Ladin’i tedavi edecektir. O dönemde bunlar Batı’da “özgürlük savaşçıları” olarak alkışlanmaktaydı.

Aynı dönemde Lübnan iç savaşı sırasında NED adam devşirmekte zorlanır. Sonunda Suriye Komünist Partisi’nden ayrılan Riyad El-Türk, Georges Sabra ve Michel Kilo’da karar kılar. Üç adam, Müslüman Kardeşler’i yeni bir proletarya ile özdeşleştiren ve Ortadoğu’ya ABD askeri müdahalesi çağrısında bulunan bir manifestoya imza atar. Suriye için bu, Müslüman Kardeşler’in Hama’daki darbesine verilen açık bir destektir. Devlet Başkanı Hafız Esad, bu nedenle, bu metne attıkları imzayı geri çekene kadar onları tutuklayarak hapse attırdı.

Bosna-Hersek’teki savaş, NED’in sözde filozof yazar Bernard-Henri Lévy’yi işe alması için bir fırsat olacaktır. Siyonist Levy, Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegović’in medya danışmanı olacaktır. (Gençliğinde Nazi Hançer birliklerinde görev alan) İzzetbegoviç aynı zamanda Neocon Richard Perle’yi siyasi danışman ve Usame bin Ladin’i ise askeri danışman olarak görevlendirecektir.

Soğuk Savaş bağlamında, yukarıda adı geçen tüm şahsiyetler muhtemelen içtenlikle en iyisini yaptıklarına inanıyorlardı. Ancak bir kez SSCB dağıldıktan sonra, bazıları bu mide bulandırıcı yolda yolculuklarına devam ettiler.

Böylece Riyad El-Türk, Georges Sabra ve Michel Kilo, Suriye’deki olaylar sırasında Pentagon’un sözcüsü oldular. Komünist geçmişleri adına, Avrupa solunu bunun bir iç savaş olduğuna ve uluslararası cihatçıların saldırısı olmadığına ikna ettiler. Hatta onları El Nusra Cephesinin (El Kaide’nin Suriye kolu) devrimci bir Suriye örgütü olduğuna inandırmayı dahi başardılar.

Ya da yine Guantanamo için özür dileyen Bernard-Henri Lévy, Libyalı cihatçıların sözcüsü oldu. 19. yüzyılın Fransız ütopik sosyalistlerinden esinlenen bir rejim olan Libya Arap Cemahiriyesini bir diktatörlük olarak sundu. NATO’nun Trablus’u bombalamasını ve El Kaide’nin tarihi liderlerinden Abdülhakim Belhac’ın Trablus’un askeri valisi olarak atanmasını destekledi. Son olarak, Belhac’ın Paris’teki Fransız Dışişleri Bakanlığı’nda resmi olarak kabul edilmesine bile yardım etti.

İSLAMİ GOŞİZMİN TEORİLEŞTİRİLMESİ

İslami goşizm öncelikli olarak Batılı gizli servislerin bir uygulaması olmakla birlikte, 1994’te Chris Harman tarafından bir siyasi teori haline getirildi. Bu İngiliz Troçkist düşünür, Socialist Workers Party’nin (Sosyalist İşçi Partisi) militanıydı. 1994’te Socialism International’da “The prophet and the proletariat” (Peygamber ve proletarya) başlıklı bir makale yayımladı. Makalede Müslümanların ne faşist ne de ilerici olmadıklarını, ama proletaryayı oluşturduklarını ortaya koymaya çalıştı.

Claude Harman gibi Reagan’ın Troçkistlerinin tümü, Ygael Gluckstein’ın (namı diğer Tony Cliff) ‘komünist’ olarak adlandırılan tüm devletlerin (Çin, Kuzey Kore, Küba) aslında Stalinist olduklarını öne süren “saptırılan kesintisiz devrim” teorisine dört elle sarıldı.

Bu bakış açısı, aynı zamanda hem dünya devrimi için mücadele etmelerine, hem de ABD’nin düşmanlarını kınamalarına izin vermektedir. Bunlar Dördüncü Enternasyonal’den dışlandılar. Dolayısıyla tüm Troçkistleri türevleriyle bir tutmak söz konusu değildir.

Bu unsurlar göz önünde bulundurulduğunda, İslami goşizm, Avrupa’daki Müslüman göçmenlerin oylarını almak için yapılan bir yarıştan çok, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana değerlerin tersine dönmesiyle açıklanabilir. Komünist Partinin ortadan kalkması, alanı Atlantikçi sola bıraktı. Bu sol, ABD’li müttefiklerinin ideolojik yönünü kendiliğinden tercih etti (bizdeki ‘Yetmez ama Evetçi’ takım. HV) . Sünni siyasal İslam’ın araçsallaştırılması da dahil olmak üzere, tuzaklarına katılacak kadar onunla özdeşleşti.

Şeyh Abdullah Bin Bayyah’ın İhvancı Cemaatin resmi delegesi olarak davet edildiği ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin 13 Haziran 2013’teki toplantısına Biden yönetiminden çok sayıda kişi katıldı. Dolayısıyla, her ne kadar Batılılar tüm El Kaide ve IŞİD liderlerinin Müslüman Kardeşler Cemaati üyesi olduğunu ya da eskiden olduklarını özümlemeseler de, zaman içerisinde İslami goşizm’in siyasi partilerin bir parçası haline gelme tehlikesi vardır.”

Meyssan’dan sözü alıp devam ettirelim.

ABD, Mısır’da İhvancı yönetimin 2013’te ordu tarafından devrilmesi ve devamında Suriye’deki fiyasko sonrası İhvan ile araya mesafe koymaya başladı.

Bunda eskiden beri İhvan’ın düşmanı olan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de rolü vardı.

Arap Baharı ve Suriye’deki zoraki birliktelik, savaştaki başarısızlık sonucu bitti.

Obama döneminde ABD siyasal İslam’dan desteğini çekti.

SUUDİ’DEN AL HABERİ

Suriye’deki Rus uçağı ve Ankara’da Rus Büyükelçi cinayeti beklenen sonucu vermemiş, AKP yönetimi Rusya ile ilişkileri düzeltmeyi tercih etmişti.

İşte bundan sonra FETÖ devreye sokularak bir darbe girişimi düzenlendi.

Ancak başarısız oldu.

Bunun üzerine ABD, farklı bir yönteme başvurdu.

AKP ve Erdoğan’ı dışlamak, ona karşı muhalefete destek vermekti bu yöntem.

O döneme kadar tüm adımlarında ABD ve müttefikleriyle hareket eden AKP birden şaşkına döndü.

Milliyetçi bir tutum almaya çalıştı ama DNA’sında bu olmadığı için bocaladı.

Batılı sıcak paraya endeksli ekonomik model de büyük bir handikaptı.

Yaptırım tehditleri, yolsuzluk dosyaları, Halkbank davaları ve faiz - dolar krizleri içinde bugünlere geldik.

İflas noktasında çıka çıka, yine sandıktan hilafet hikayesi çıktı.

Fakat bu kez İhvansız bir şekilde.

Ve ABD ile ilişkileri ‘düzeltmek’ için çırpınır vaziyette.

Bu noktada sözü bu kez farklı cenahtan bir isme, Suudi “Şark ül Avsat” gazetesinden Abdullah Utaybi’ye bırakıyorum.

“Türkiye: Yanılsamaların Sınırları” başlıklı yazısında AKP ve İhvan ilişkilerini irdeliyor Utaybi:

“Türkiye yaklaşık 10 yıllık Müslüman Kardeşleri destekleme, Mısır ve Körfez ülkelerini hedef almaya dayanan stratejisini tersine çevirmek için önemli adımlar atmış gibi görünüyor. Kararları aldı ve Müslüman Kardeşlerin liderlerine ve Türkiye içindeki unsurlarına karşı hızlı bir şekilde peş peşe uygulamaya başladı. Bu kararlara örnek olarak şunlar verilebilir: Vatandaşlığa kabul başvurularını dondurma, bazı liderlere ev hapsi uygulanması, Mısır devletine yönelik kampanyalarını önleyen bir güvenlik belgesini imzalamalarını sağlamak, televizyon kanallarını (Watan, el Sharq, Mekameleen) kapatmak, Mısır’ı hedef alan tüm siyasi programları yasaklamak.

Al Arabiya kanalının haberine göre Türkiye, ülke içinde Müslüman Kardeşler’in herhangi bir siyasi parti kurmasını da durdurdu. Tüm üyelerinin dosyalarını gözden geçirmeye başladı ve grubun bazı liderlerine Türkiye'den ayrılıp Londra ve Malezya'ya gitmeleri için 90 gün süre verdi. Mısırlı Müslüman Kardeşler'in Suriye veya Irak'tan gelen herhangi bir üyesinin topraklarına girişini engelledi. Daha net bir şekilde söyleyecek olursak, Türkiye siyasi olan Müslüman Kardeşler dosyasını bir güvenlik dosyası olarak ele almaya başladı. Bu bir uçtan diğerine bir geçiş, Arap ülkelerine karşı çıkmak yerine onların vizyonunu takip etmeye bir dönüştür. Türkiye'nin destekçisi küçük ülke ve örgütler onun stratejik düzeyde büyük kayıplarını karşılayamazlar. Kurucu Hasan el Benna’dan günümüze, siyasal İslam liderleri ve sembolleri her zaman anavatanlarına ve halklarına karşı yabancı sömürünün resmi oldular.

Türkiye, haftalar ya da aylar değil, birkaç gün içinde, Suriyeli paralı askerlerini Libya'dan çekecek ve Ankara üzerinden tekrar Suriye'ye gönderecek, bu da Libya'daki yeni siyasi süreci yeni bir birlik ve istikrarlı bir devlet vaat eden bir süreç haline getiriyor.”

ABD’nin adeta petrol kuyusu müstemlekesi konumundaki bir ülkenin gazetecisi bu ağır ifadeleri rahatlıkla yazarken, AKP’nin çaresizliğine güveniyor.

Sırtındaki ihvan yükünü atıp Biden ile arayı düzeltmek için Suriye’de “birlikte çalışalım” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iç ve dış siyasetteki yalnızlığı bize daha neler gösterecek merak ediyorum.

Biden’ın New York Times editörleriyle seçim öncesi yaptığı o meşhur toplantıdaki ifadelerinde önemli bir ayrıntı vardı.

Biden’ın o ifadeleri aynen şöyle:

“Yapmamız gerektiğini düşündüğüm şey şu ki, şu an ona [Cumhurbaşkanı Erdoğan] çok farklı bir yaklaşım benimseyerek muhalefet liderliğini desteklediğimizi açıkça ortaya koymak… Onlarla, benim daha evvel yaptığım gibi, daha doğrudan bir etkileşimde bulunursak, Türk liderliğinin hâlâ mevcut olan unsurlarını destekleyebileceğimiz ve onlardan daha fazla yararlanabileceğimiz ve Erdoğan’a kafa tutmak ve onu alt etmek için onları cesaretlendirebileceğimiz görüşündeyim hâlâ. Bir darbeyle değil, bir darbeyle değil; seçim süreciyle.”

Ne diyor Biden?

“Sadece muhalefet değil, hala mevcut unsurlarla da” diyor.

İşte asıl tehlike de burada.

Siyasal İslam ile Emperyalizm arasındaki sıkı bağlarda.

Ben ne derim hep, okurlarım iyi bilir: Emperyalizm gerici ve bölücüyü sever.

Matruşka gibi bir hikaye bu.