Açılım Ertuğrul Özkök'ün halayıyla başladı

Nihat Genç yazdı...

Açılım Ertuğrul Özkök'ün halayıyla başladı

BİR

Şimdi de yeni bir Kemal Derviş pompalıyorlar, Daron Acemoğlu.

Sabah baktım, sözde muhalif yazarların nerdeyse alayı, hukuk artı özgürlükler artı gelsin ekonomik güven ve kalkınma, tezini yağlaya ballaya işliyor, hatta ciddi akademisyenler dahi fikir özgürlüğü olmadan ekonomik kalkınma olmaz diye geveliyorlar.

Ulan bu kadar yalan olur mu, Allah çarpar!

Fikir özgürlükleriyle ekonomik kalkınmanın ne alakası varmış, düpedüz sıkıyorlar, çoluk çocuğa masal anlatıyorlar, ve çok büyük laf etmiş gibi de tafralarından geçilmiyor!

(Bizler, bağımsız hukuk ve fikir özgürlüklerine hayatımızı başımızı koyduk, bunu geçelim, gerçek başka...)

Üstelik bu yalanları akademide derslerde dahi anlatıyorlar!

Hukukla özgürlüklerle ekonomik kalkınmanın hiç alakası yoktur, ey gençler, bu dandik ekonomistler yine sizleri kekliyor!

Son yüzyılın dört büyük akıllara seza kalkınma hamlesi vardır, ve dördünde de birey ve kurumların hukuki özgürlükleri nerdeyse hiç yoktur.

Mesela, bir, Hitler Almanyası, bir kaç yılda yüzbinlerce motosiklet, jeep, onbinlerce tank ve denizaltı vs. yapacak ve dünyaya meydan okuyacak kadar zenginleşirken ülkede fikir özgürlüğü ve hukuk adına hiç bir şey yoktu!

İki, savaş yıllarında Amerika'da devlet disiplini vardı mesela grev dahi yasaktı ve yüzbinlerce uçak yapacak güce ulaştı ve savaş sonrası dolar sıçan Amerika'yı dünya devi yapan kalkınmasının motoru savaş yıllarındaki ekonomik disipline borçludur, buna ekonomide büyük patlama derler, ve o yıllardaki şaşaayı bir daha yakalayamadı!

Üç, Japonya, savaş sonrası vahşi derecede aşırı samuray disiplini her işyerine hakimdi, Japonlar hak ve hukuk hiç demeden büyük şirketlerin gönüllü köleleri gibi sekiz değil 16 saatlere varan çalışmalarla, yani insanlık dışı koşullarda, 1970'lerden itibaren dünya devi oldular!

Dört, aynı şekilde, bugünkü Çin, henüz 1970'li yıllarda on milyonlarca insan açlıktan ölürken, Mao sonrası dönemde Komünist Partisi direktifleriyle planlı kontrollü kalkınma modeliyle bugün dünya devi haline geldi, ülkede insan haklarına dair kırıntı yokken!

Yani, son yüzyılda Amerika, Çin, Japonya ve Almanya devlet kontrolünde milli seferberlik milli dayanışma ve aşırı yasaklarla milli bir disiplin içinde teknoloji devi oldular!

Kısaca, özgürlüklerle ekonomik kalkınma eşdeğerdir lafı, palavradır!

Muhalefet yapacaksınız diye tarihle ve ekonomik rakamsal gerçeklerle oynamayın!

Gerçeği söyleyin, ve rakamsal gerçeklerden ders çıkartın, ki, mesela, milli seferberlik ve dayanışma duygusunu da böylelikle yabana atmayın, özgürlük cilasıyla ülkeyi ve doğayı ve bütün zenginlikleri yine şirketlerin kucağına oturtmayın!

Adnan Menderes iktidarının ilk dört yılında ekonomik bir başarı göstermiş ve ama ikinci dört senede devam ettirememiş, çünkü, ilk dört sene İsmet İnönü'nün kıtlık döneminde ihtiyat diye biriktirdiği 220 ton altını bozdurmuş yemiştir, yani hazır yemiştir!

Ve Cumhuriyet dönemi ilk yıllarında hem borçları ödeyip hem de fabrikalar açmasının sebebi yine hem planlı hem disiplin hem de milli seferberlikle mümkün olabilmiştir!

Şüphesiz bugün bizler fikri hukuki özgürlüklerden yanayız, bu başka bir şey, ekonomik kalkınmayla özgürlükler at başı gider deyip ekşi sözlükteki çocukları kandırmak düpedüz palavradır!  

Ve gerçek, ne zaman ki milli kurtuluş savaşıyla bağımsızlığını kazanan ülkeler planlı ekonomiden vazgeçip dünya bankası emirleri doğrultusunda ekonomiyi şirketlere teslim ettiler, işte, o zaman alayı tekrar sömürge haline geliverdi!

Ve gerçek, ne zaman ki, kurtuluş savaşıyla bağımsızlığını kazanan ülkeler, bir avuç hırsız soyguncu talancı yağmacı burjuvanın eline geçti, ülke zenginlikleri servetleri madenleri çarçur edilip peşkeş çekildi, işte o zaman yabancıya-dünya bankasına-IMF'e muhtaç hale geldiler!

Ve gerçek, yukarıdaki dört ülke, tarihin bu en büyük üretim ve kalkınma hamlelerini üstelik kayda değer tek kuruşluk yabancı sermaye ülkeye gelmeden yapıverdi!

Bu kadar yoğun yalan propagandası altında kalkıp bu kadar basit dünya gerçekleri-istatiksel gerçekler üzerine bu hatırlatmaları yapmak zorunda kaldığım için, insan utanıyor!

Gelin şunun Atatürk gibi bir ortayolunu bulalım, ihtiyaç hasıl olacak stratejik konularda devlet ve plan ve devletin ulaşamadığı noktalarda kooperatif ve şirketleri hepsini birlikte düşünelim, siz de bu yalanlardan kurtulun biz de palavralarınızdan yorulup bitap düşmeyelim!

İKİ

İşte bu palavraların yanına bir de parlamentör sisteme geçeceğiz anayasayı değiştireceğiz, deyince, gelsin 'açılım' halayları!

Eğlence başlasın, yine megri megri, yine Diyarbakır'dayız!

Dandik ne kadar üç kuruşluk sanatçı var, toplanın, başladı yine ver kurtul siyasetleri!

Daha geçen yıl Nagehan Alçı 'türküleri' aşağılayınca Ertuğrul Özkök kalkıp, ben de türkülerimizi beğenmiyorum ama ben söyleyince bana züppe diyorlar, demişti, ki, işte o züppe/snop Ertuğrul Özkök bugün Diyarbakır'da 'açılım' halayına katılıverdi.

Tipine bunca yıl yazıp çizdiği snopluğa doğrusu halay hiç yakışmadı!

Çünkü halay şalvar gibi bol elbiselerle oynanır, nereden bilecek, kruvaze çeketle halaya kalkmış, üstelik kruvazenin düğmelerini de açmamış..

İnsan halaya kalkınca şöyle yakayı bağrı bir açar, nerede?

Keşke kruvaze ceket değil de Soner Yalçın ya da Doğan Hızlan'ın Sponiel cinsi köpekler gibi yerlere uzanan kulaklı papyonlarından taksaydı, hani, halaya dönünce gevşetmesi-dağıtması-açması kolay olurdu!

Halay videosunu merak ve hayranlıkla izledim, hoplaya hoplaya halay çekilmez, sanki biri arkadan pandik atıyormuş gibi de hoplanmaz, olmamış!

Keşke Bedri Baykam'ından Emre Kongar'a açılım'a kaymış sözde kemalistleri de götürüp birlikte halay çekseydiler! Artık başka sefere, hep birlikte başka bir açılım davetinde bir Çakıcı türküsüyle bir zeybek patlatırlar, bölgeselarası eşitsizliği giderirler, heyecanla bekliyoruz!

Hatta, İmamoğlu, pekala Özkök'e Akçabaat sallaması/horonu öğretebilir. Sadece omuzlar değil önden de sallanacak, testostoran'ın en alası bol şalvar altında sallaya sallaya halkların kardeşliği özgürlüğün tadına varacak!

İnsan merak da etmiyor değil, Ertuğrul Özkök'ü bunca zaman iğrendiği aşağıladığı halaya acaba hangi babayiğit kaldırabilir, yani, insan bir maymun da olsa bir kişiliği karakteri tarzı havası şekli vardır, caz'dan pop'tan Boruman Orkestrası'ndan bir anda bir alt kültür folklorük halaya dönmek vallahi kafamı karıştırdı!

Daron Acemoğlu mu, Kılıçdaroğlu'nun açılım fişeği mi, Akşener'in Fetö Nato anketleri mi, TÜSİAD naraları mı, bilinmez, ama Ertuğrul Özkök fena gaza gelmiş, anlaşıldı bu sefer galiba sahiden Tayyip gidici, yoksa Ertuğurul Özkök halaya tee Diyarbakırlar'da niye kalksın!

Bugünkü yazısında da güya kendini savunuyor, halay çekmek dans etmektir, ne var bunda, diyor, yahu kardeşim, halayına kim laf etsin ki, seni oraya sürükleyen açılım rüzgarını konuşuyoruz!Köpekler niye birden sebepsiz havlar ağaçlar rüzgar yokken niye dallarını sallasın, insan merak etmez mi? Bence de 'halay' yeni açılımlar için devrimci bir fikir! Sözde kemalistler İzmirli teyzelere taklalar attırırken birden Diyarbakır'da ne kadar dandik sanatçı yazar biraraya gelip halay çekmek, ne bileyim, insan kıllanıyor/huysuzlanıyor işte!

Ertuğrul Özkök'ü Diyarbakır'a kesin İmamoğlu sürükleyip götürmüştür, o kadar kredi verdi, karşılığı olmalı ve kavga çıkıp Diyarbakır'da ne arıyorsun diye dayak yerken, Özkök'ü sanat için geldim diye şahit gösterir, ki, Özkök sanat neredeyse oradadır!

Ancak 'açılım'a katılan sanatçıların yazarların halay çekerken birbirlerini en önde gösterme gayretlerini de yabana atmamak lazım, gazı fena yemiş hepsi depoyu fullamış, artık buradan ne hikayeler ne anılar çıkar, bir halay çekmekle kurtlar dökülecek gibi değil. Çöl'de Çay filmi gibi, Afrika ortasında burjuva sınıfın bir züppesi, huzur içinde yerli kültürle barış içinde sanat eserlerini sergiliyorlar!

Tabii ki insan evladı, davet edildiği ortamın suyuna sohbetine nezaketen icabet eder, ikram edilenin ucundan bir tadımlık bakar!

Halaydan çok merak ettiğim çiğ köfte yedi mi, biz terle yoğrulan o çiğ köfteyi bin yıldır güzellikler içinde lezzetle afiyetle yiyoruz, ter, kan, aynı şeydir, ama, Özkök o terle yoğrulmuş çif köfteden adım gibi eminim kesin iğrenmiş, bir ısırık almadan öyle masada bırakmıştır, fazla da dedikodu bulamadık, bari köpeğini götürseydi masa altından gizlice ona yedirirdi!

Oysa Oray Eğin'i de yanında götürseydi, yan masadan Özkök'e flörtüz erkek bakışlarını ve gizli eşcinselleri ifşa yazıları okusaydık, bizim de keyfimiz yerine gelseydi, ya da artık, Cihangir'in ünlü etnik fişçisi eski arkadaşı Godoş Tuğrul ayrıntılarını kesin yazar, öğreniriz, bu açılım ve LGBT ve İstanbul Sözleşmesi pek sever yan masalardan özgürlükçü bakışların magazinel testestoren patlaması yansımalarını!

Ve Ertuğurul Özkök açılım'a Diyarbakır'dan katıldığı aynı gün Nagehan Alçı da 'açılım'a Van'dan Davutoğlu konvoyuyla katıldı...

Yine başladık, yine bitmek tükenmez açılım izlenimleri okuyoruz ve ama, doğuya giden bu açılımcı yazarların alayının üslubunda bir tuhaflık var. Sanki bir köpek gibi gezmişler oraları, ki, ağaç diplerine sıçmışlar koklamışlar gibi, yazıyorlar. Çiftleşen hayvanları anlatan Afrika belgeselleri gibi bir üslupla yazıyorlar. Sosyolojiyi ekolojiyi sanki bambaşka egzotik bir ülkenin böceklerini tanıtır gibi bir üslupla yazıyorlar. Siyaset, din, çevre, kürt, muhafazakar, bir sürü lafın yan cümlelerinde sanki biz insanlardan başka tür hayatlar varmış gibi yazıyorlar. Bizim insan oluşumuz bizim açlığımız bizim yoksulluğumuz bizim dışlanmışlığımız bizim çaresizliğimiz dışında sanki bambaşka ayrı bir 'tür' sınıfına koyup yazıyorlar. Ve mesela Nagehan Alçı, bir de sokaktaki insanımızla öyle bir fotoğraf çekip, özellikle mi seçiyor bu fotoğrafları, Maşa ile Koca Ayı, ünlü Rus çizgi filmi çekiyormuş gibi yazıp çiziyor! Öyle bir üslupla yazıyorlar ki 'acıları' 'trajedileri' sadece Nagehan Alçı, Davutoğlu, Babacan ve Kaftancıoğlu ve İmamoğlu, görüyor, biliyor, anlıyor, tadlıyor, kokluyor, eşeliyor ve nedense her izlenimin sonunda, seni, beni, bizi, Cumhuriyet'i, Anayasayı, toprak bütünlüğünü suçlu ve katil çıkartıyorlar!