Açlığın Felsefesi

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı...

Açlığın Felsefesi

Neden “Açlık Felsefesi” değil de “Açlığın Felsefesi” dediğimi merak edenler için söylüyorum. Açlık Felsefesi henüz terim olarak yerleşmiş değildir. Açlığın felsefesi, ilkinin terim olarak kabul edilip yerleşmesi için bir önceki adımdır.

Açlık Türk toplumunda, yoksulluk kavramı ile ilişkisiz görülür. Yoksulluk, çok genel ve insanı açlığın kenarına henüz getirmemiş; getirmesi de pek hesap edilmeyen ekonomik güçsüzlük ve yetersizliktir. Kısacası bir insanın en temel beslenme, barınma, sağlık, güvenlik ve gelişme ihtiyaçlarını karşılamada zorlanmasıdır. Bu tanım oldukça yumuşatılmış bir tanımdır. Oysa açlık, yoksulluğun bir parçasıdır. Yoksulluk açlıktan daha geniş bir mahrumiyeti içerir.  Aç, doyurulduğunda yoksunluğun yaşamsal yanını geçici olarak kurtarmış sayılır. Doyurulan aç veya açlar, sürekli olmasa bile acil beslenme sorunlarının çözülmesi ile yoksulluğunun da çözülmüş olduğu sanısına kapılırlar. Doyurulan açlık, parçası olduğu yoksulluğun da çözüme kavuşturulduğuna inanır, inandırılır. Ne var ki açlığın kaynağı yoksulluğun tam da kendisidir. Yoksulluğa çare bulunmadıkça, geçici olarak giderilen açlık, yinelenecektir. Öyleyse çözüme kavuşturulması gereken öncelikle yoksulluktur. Yoksulluk çözülmedikçe, açlığa köklü çözümler getirilemez.

Yoksulluk yalnız açlıkla eşitlenemez. Her aç, yoksul; her yoksul da aç olmayabilir. Ama her ikisinin barındırdığı tehlike, yoksulluktan kaynaklanır. Bilge Kağan, Türk milletine hitap ederken yoksulluğun açlıkla sınırlandırılamayacağını vurgulamıştır:

"İyice düşündüm. Milletimi kalkındırayım, besleyeyim diye kuzeye, güneye ve doğuya on iki büyük sefer yaptım, savaştım. Ondan sonra, Tanrı bağışlasın, talihimde kısmetim var olduğu için Ötüken'i il tuttum. Açları doyurdum, çıplakları giydirdim. Yoksul milleti zengin kıldım. Az milleti çoğalttım. Artık kötülük yok. Ve Türk Kağanı mukaddes Ötüken ormanında oturdukça ülkede sıkıntı olmayacak, Töre yaşayacak! Türk Oğuz beyleri, Milletim işit! Üstte Gök basmasa, altta Yer delinmese senin İlini ve Töreni kim bozabilir? Ey Türk! Titre ve kendine dön!"[1]

“Milleti kalkındırma, besleme, açlarını doyurma, çıplaklarını giydirme, zenginleştirme ve  az milleti çoğaltma”, Bilge kağan’ın yoksulluğu nasıl geniş çerçevede gördüğünü anlatıyor. Millet, doyurulup beslenerek zenginleşmez; bu geçici bir tedbirdir. Asıl olan, zenginleşmesi ve refah içinde yaşamasıdır. Zenginleşmek, yoksulluğun her darbesine karşı koyabilecek ekonomik, toplumsal ve sosyal bağışıklık kazanmaktır. Her açıdan sağlıklı olmaktır. Bayramdan bayrama Ramazan paketleri, kıştan kışa kömür, çay,  makarna ya da başka türlü yiyecek tevzii, kırk yılda doyurulan karınları her gün açlık korkusundan kurtarmaz, kurtarmıyor. Kurtarmadığını da iliklerimize kadar yaşayarak tecrübe ediyoruz.  Ama insanoğlunun karnı doyunca, o enerji ile tos pembe ve geçici bir refah içinde yaşadığını, bundan böyle de hep yaşayabileceğini sanıyor. Oysa verilen yiyecek yoksulluğu değil, anlık açlığı bastırmaktan öteye gidemiyor.

Bilge Kağan’ın tanımladığı bu töre bozulunca Türk milleti, din ile kutsanmış “bir lokma bir hırka” yoksulluğunu, cenneti dünyada yaşayanlar adına, ahret cennetini satın alabilecek bir “zenginlik” hülyasına kapılarak kabulleniyor. Töre bozulunca yoksulluk artıyor. Dolar ve Euro yükseldikçe-Nihat Genç’in dediği gibi-ahlak ve insanlık aşınıyor. Bilge Kağan, Türk töresini bu hitabında ahlak ve insanlık üzerine kuruyorsa bunun anlamı derin demektir.

Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: "Hayır olarak infak edeceğiniz şey, anne-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak her ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir."[2]

Ayete dikkatle bakınız. Yoksullar, en yakınlar arasında sayılarak onurlandırılmaktadır. Açlık, kontrol edilememiş yoksulluğun vardığı en son ölümcül kertedir. Kendini Müslüman sanan bir kısım insanlar, “açlıktan ölen var mı?” gibi, alaycı bir tutum geliştirdiler. Onlara göre yoksulluk mukadderdir; kaderdir ve iki cihanda övünülesi bir makam, öte cihanda da cennetlik olmanın anahtarıdır. Ne ki onlarca yoksulluk ayetlerinden  biri olan bu ayette yoksulluk, anne-babaya infak etmek kadar kritik bir durumu anlatılmaktadır. Başka türlü dersek, yoksulları bulundukları durumdan kurtarmak için herhangi bir girişimde, hayırda bulunmamak, anne-babaya, yakınlara ve yolda kalmışlara saygısızlık yapmaktır. Bilge Kağan’ın sözleri ile bu ayet, aynı yerde buluşur: Yoksulluğu iyileştirmek...

Peki, yoksulluk bir hastalık mıdır?

Yoksulluk doğal olarak bir hastalık değildir. Belki ekonomistler bunun ekonomik çöküşten doğan bir ekonomik hastalık olduğunu söyleyebilirler. Ancak ben, yoksulluğun, başta biyolojik-tıbbi olmak üzere pek çok sosyal hastalığın temel nedenlerinden biri olduğunu öne sürüyorum. Hasta toplumlar böyle peyda oluyor.

Çünkü sağlık, yalnız biyolojik mekanizmadaki hastalıklardan değil, her türlü rahatsızlıktan kurtulmuş olmak anlamına gelen çok geniş bir kavramdır.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), sağlık kavramını bu genel çerçevede şöyle tanımlıyor: Sağlık;  kişinin bedensel, zihinsel/ruhsal ve sosyal iyilik halidir.”

Bu tanımın karşısına ‘sağlıksızlık nedir’ sorusunu koyarsak yanıtı, açık ve seçik olarak “yoksulluk” olacaktır. Yoksulluk, Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlığın üç temel parametresine aykırılıktır. Yoksul, bedensel, ruhsal ve sosyal olarak sağlıksız kişidir. Yoksulluk da bu üç yönden sağlıksızlık demek olur. Öyleyse, aç var mı bu ülkede? Diye sormak, bu sağlıksızlık aşamalarını çoktan geçmiş salt biyolojik tehlikenin olmadığını alaycı bir şekilde dillendirmektir. Sağlıksızlık, açlıktan beterdir ve tüm açlar, sağlıksızlar içinden çıkar.

Yoksulluk, insanların yaşamak zorunda kaldıkları eşitsiz sosyal, ekonomik ve siyasi koşullarla ilgilidir. Eleştirel Tıbbi Antropoloji birçok fiziksel, zihinsel ve duygusal acının sosyoekonomik ve siyasi eşitsizlik biçimleriyle nasıl bağlantılı olduğuna dikkat çekmektedir.  Örneğin büyük şehirlerdeki düşük gelirli mahallelerde yetersiz konut, yüksek işsizlik ve besleyici yiyecek eksikliği ile yaşayan insanlar, büyük oranda şiddete, alkol ve uyuşturucu bağımlılığına ve sağlıkları üzerinde diğer çevresel saldırılara maruz kalabilirler. AIDS (Edinilmiş Bağışıklık Eksikliği Sendromu) veya tüberküloz gibi hastalıklar, kötü konutlar, kötü beslenme, yetersiz giysi veya barınma ve düzenli tıbbi yardıma erişimin olmaması veya yetersiz  olmasından  dolayı sağlığı risk altında olan yoksul insanlar arasında gelişir. Eleştirel Tıbbi Antropologlar bu sağlık koşullarına yoksulluk biyolojisi adını verirler.[3]

Eleştirel tıbbi antropologlar, Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlık tanımına uygun olarak, acının veya hastalığın haddinden fazla medikalleştirilmesini, tıbbileştirilmesini eleştirirler ve biyotıbbın öncelikle hastalık veya acıya sebep olan sosyoekonomik ve siyasi faktörlere hiç değinmediğini vurgularlar. Örneğin tıbbi müdahalelerle tedavi edilmiş bireyler, eski çevrelerine döndüklerinde hastalığın yeniden başlamasına neden olan faktörler olabilir. İnsanların sosyoekonomik koşulları iyileştiğinde sağlıklarının da nasıl iyileştiğini gösterebilmişlerdir. Bu nedenle, pek çok eleştirel tıp antropologu, modern dünyada gittikçe daha fazla türden acının tıbbileştirilmekte olmasından kaygı duymaktadırlar.[4]

Eleştirel Tıbbi Antropologlar, açlık sınırına savrulmadan önce, yoksullukla mücadele etmenin sosyoekonomik ve siyasi koşulları analiz etmekle yakından ilişkili olduğunu belirtiyorlar. Tıp, tıbbi hastalık, sağlık kavramı, açlık, yoksulluk gibi bu yazıda geçen ve görünüşte birbirinden farklı olan bu kavramların arasındaki derin ilişkiselliği kurmamızı sağlayan bağlantısallığı, benim Türk dilinde ilk kez kavramlaştırdığım “Felsefi sağaltım” yöntemi sayesinde anlamak mümkündür.

Şimdilik bu yöntem üzerinde durmayacağım.

Açlık, doğrudan Afrika’daki toplu beslenme yetersizliğinin görünür sonuçları ile kıyaslanmakta; ülkemizde böyle bir açlığın olmadığı ve “kimsenin de açlıktan ölmediği” savları, tespitin ötesine geçip tehdide dönüşen bir taraftarlık edasıyla ortaya atılmaktadır. Bu sava göre, insan, biyolojik bir varlıktır; bir canlı türüdür. Hayatta kalmasını sağlayacak en asgari ve belki de en alt beslenme düzeyi ile, her defasında ölümden kurtarılmayı bekleyen bir hayvan gibidir. Sokak hayvanlarına lütfedilen su ve yiyecek, onları nasıl açlıktan koruyorsa, böylelikle hayatta kalıp ölmüyorlarsa, yoksullar da doyurulunca aynı şansa sahip olabiliyorlar. Su ve yiyecekleri tedarik edildikçe, açlıktan söz etmek, hafazanallah iddia sahibini en lanet olası grupların sözcüsü haline getiriverir. ‘Canlı gibi doyuyorsan, ilerisini istemeyeceksin. Sen yeter ki “açım, ölmek üzereyim” diye haber ver. Biz ne zaman istersek açlığını gideririz.’

Kişi doymakla insan olur mu? Ya da doymuş olmak insan olmaya yeterli gelir mi?

Açlığımızı gidermenin ötesi nedir?

İnsan gibi yaşamaktır. Canlı varlıktan insanlaşmış varlığa ya da ahlaksal bir varlığa ulaşabilmemiz için karnımızın doymuş olması yetmez; sosyal hayat lazımdır; tiyatro, sinema, dans, müzik, aydınlanma ile kültür sahibi olabilmektir; bilgi ve teknoloji üretebilmektir. Cumhuriyet’in yoksul ve aç biçaresi  değil, eşit ve başı dik üyesi olabilmektir.

Atatürk, Cumhuriyet’i yoksulluklar ve yoksunluklarla savaşarak kurmuştur. Ama doyurulacak aç bir Türk milleti bırakmamıştır.

O, bedensel, zihinsel/ruhsal ve sosyal iyilik halinde olmasını hedeflediği sağlıklı bir Türk milleti yaratmıştır.

Zengini yoksul, yoksulu aç etmek; Bilge Kağan’a, ilgili ayete ve Atatürk Türkiyesi’ne yöneltilmiş hastalıklı sosyoekonomik, siyasal ve kültürel sağlıksızlık sürecidir.

Sadece acıkmıyoruz...

[1] https://www.turkocaklari.org.tr/yazar/beytullah-sarac/bilge-kagan-ne-buyuruyor-4482 (Erişim Tarihi: 30.11.21, Saat: 23.21).

[2] Bakara2/215.

[3] Robert H. Lavenda-Emily A. Schultz, Kültürel Antropoloji Temel Kavramlar, Çev. Dilek  Şener&Onur Hayırlı, Doğubatı, Ankara 2018, s. 293.

[4] Bkz. A. Eser, s. 295.