Akademi postuna bürünmüş cehalet

Akademi postuna bürünmüş cehalet

Akademik ve bilimsel araştırma demek, bırakın belirli bir inanç ya da mezhebi, herhangi bir ideoloji ya da siyasi görüşten arınmış; yansız, nesnel ve olgusal çalışmak demektir. Bilim doğa gibidir; inanç-inançsızlık, dinsellik-din dışılık söz konusu bile olamaz. Zaman zaman yinelediğim gibi, İslam dini, sanıldığından daha seküler ve dünyalı bir dindir. Ancak onun yaşama dönük karakterinden rahatsız olan dinciler, İslam’ı dinciliğin paravanı gibi kullanarak onu bilim ve uygarlığa düşman bir kavga ideolojisi, politik bir silah gibi kullanmaktadırlar. Dinciye, değil İslam, hiçbir din yetmez; onu tatmin etmez. Kuruntularıyla hayalini kurdukları din, insanla, bilimle, uygarlıkla mutlaka çatışmalıdır. Çatışmalıdır ki uydurdukları bilim düşmanı din, onları gönendirsin.

Kütahya Dumlupınar Üniversitesi, bilim ve uygarlığı ayaklar altına almıştır ve bu konuda yalnız değildir. Üniversite, bilimi dinle, dini bilimle istismar etmenin apaçık bir örneğini vermiştir. Geçtiğimiz günlerde düzenlenen 4. Uluslararası Bilimler Işığında Yaratılış Kongresi, kendi içinde çelişkili bir başlıkla tanıtılmaktadır. Uluslararası bir kongrede, tek yanlı, iknaya, propagandaya ve önyargılara bağlı hiçbir sav, hiçbir görüş, karşıtı olmadan tartışılamaz, hele hiç dayatılamaz.

 Doğal olarak yaratılışı savunmak mümkündür ancak mademki uluslararası akademik bir kongredir, o halde varlığı, yaratılış kuramı dışında, evrimle açıklamak isteyen görüşlere de yer verilmelidir. Kongre, başlığı bakımından ilk adımda hiç de bilimsel ve akademik kaygı taşınmadığını vurguluyor. Bilimsel bulgular ve görüşler bile “yanlışlama” süreci ve kuramına göre ortaya konur. Hiçbir bilimsel bulgu kendi başına ve sonsuza kadar tartışılamaz bir gerçekliği savunamazken, bilimsel araştırmaların sürekli birbirini tamamlayarak, eleştirerek ve düzelterek geliştirdiği gerçeği söz konusu iken, nasıl olur da belli bir ideoloji ya da inancın ürünü olan bir yorum, kendisini mutlak doğru olarak dayatabilir? Bilimsel bir kongrede ideolojik bir dayatma olur mu?

Bu kongre kendi içinde çelişiyor.

Nasıl mı? Mademki “yaratılış”, bilimsel olarak tartışılamaz bir gerçekliktir, o halde, bilimsel bir gerçeklik bizden neden muhafazakâr, nurcu, tarikatçı olmamızı gerektirsin? Batı, bilimsel olmadıkları değil, bilimsel araştırmalardan elde ettikleri “ilahi hakikatleri” inanca, dindarlığa ve muhafazakârlığa dönüştürmedikleri için eleştirilmektedir. İronik bir durum. Oysa insanları dinli ya da dinsiz, imanlı ya da imansız yapmak için bilimsel araştırmalar yapılmaz. Bilime inanmak ya da inanmamak, bilimin umurunda değildir. Ateşe atlayan kişinin muhafazakâr ya da seküler olması onu yanmaktan kurtarmıyorsa, bilime karşı savaşmak da kimseyi başarıya ulaştıramaz, ulaştırmamıştır. Üniversitelerimizin dünya sıralamalarında hak etmediği yer, bilimle savaşan bu tür kongrelerin ve zihniyetlerin eseridir.

Kaldı ki İslam’da yaratılış fikri, öne sürüldüğü gibi açık ve belirgin değildir. Üstelik Kur’an’da yaratılış ile evrim kavramları birbiriyle çelişik olarak yer almaz. Çünkü Arapçada yaratmak (halk), ‘vardan var etmek’ anlamına gelir. [1] Kongrede ileri sürüldüğü gibi “yoktan yaratma” değil, evrimle bütünleşen ‘vardan var etmek’den söz edebiliriz.

Daha ilerisini söyleyeyim. Kuran, yoktan yaratmadan söz etmez ama evrimi destekleyen ayetler içerir. Kongre evrime karşı bilimsel bir yaratılış kuramı ortaya koymak bir yana, hem bilime hem de Kuran’a aykırı[2] bilim dışı ideolojik bir kurgunun propagandasını yapmaktadır. Bu içi boş ve hamasi ideolojik nutukların akademi ve bilim dünyasında yeri olmamalıdır.

Kongrenin amacında “bilim dünyasının yaklaşık iki yüz yıldır ateizmi esas alan pozitivist felsefenin tesiri altında” kaldığı söylemine yer veriliyor. Her şeyden önce bilim, ateizm ve pozitivizmi yaratmak için doğup gelişmiş değildir. Bilimin amacı doğa üzerine araştırma yapmak ve deneysel yöntemi bu alana uygulamaktır. Ateizm, inanç karşısında geliştirilen bir tutumdur ve bireysel bir tercihtir. Bireysel tercihler bilimsel araştırmaların amacı değildir. Pozitivist yaklaşım biçimi ise daha farklıdır. 19. Yüzyılda olgusal ve deneysel bilim yöntemi, pozitivist yaklaşımı yani yöntemi zorunlu kılmıştır. Bilimin yöntemi dinlere uygulanamaz. Dinler araştırma ve deneysel yöntemleri kullanmaz; inanmayı önceler; dogmaları pozitif yönteme uymaz. Bu yöntem bilimlere aittir. İki alanı içerik ve yöntem bakımından birbirine karıştırmak, akademik ve bilimsel bir tavır olamaz. Özel mülkiyetin olmadığı, bütün malların, üretim araçlarının topluma ait bulunduğu, bunları herkesin ortaklaşa kullandığı toplum düzeni ve böyle bir düzenin kurulması ereğini güden siyasal, ekonomik ve toplumsal öğreti olan

komünizm ile ateizmi ve pozitivizmi aynı kategoride sayıp aralarında “imana dayalı eğitim sistemini yıkmaya” programlanmış bir anlaşma varmış gibi bunların karşısına din ve inancı konuşlandırmak, Ortaçağ’da bile görülmemiş bir zihin ve düşünce katliamıdır; bilgi ve bilim cinayetidir.

Said-i Nursi’nin bir bilim insanı ve iman kurtarıcısı olarak gösterilmesi ise, Fetö’nün kökünün, Fethullah’ın ustasının fikirlerinin ne acıdır ki üniversitelerimizde elini kolunu sallayarak ulu orta seslendirilmesi demektir. Said-i Nursi’nin çırağı Fethullah’ı da bir zamanlar dünya mehdisi ve alimi olarak göstermişlerdi. Fethullah iki konuda uzmandı: ilki cehalet, ikincisi de ihanet. Hocası Nursi ise en çok cehaletiyle, akli dengesizliği ile meşhur olmuş; ama buradaki örneklere bakıldığında, bilimin ve akademinin nasıl cehalet tarikatı elinde can çekiştiğini görüyoruz.

İslam dini, cehalete ve ihanete prim veren bir din değildir. Bunun içindir ki tarikat ve cemaatler, onu sürekli aşağıya çekmek için varını yoğunu ortaya koymaktadır.

Bütün dünyada iman esaslarına dayalı eğitimin evrim teorisi ile yıkıldığından şikayet eden kongre, sözün sonunda “Tanzimat’tan bu yana..” diyerek ağzındaki baklayı çıkarmakta; Batı’yı gösterip Cumhuriyet’i hedef almaktadır. Oysa Atatürk, “Batı uygarlığını aşma” hedefini koymuştur.

Peki, Tanzimat’tan önce “imana dayalı bir eğitim” mi vardı? Bu eğitim sayesinde biz “imanlı bir bilim” tahsil ederken, Tanzimat’tan sonra “imansız bir bilim” mi tahsil ediyoruz? Bu nasıl bilim, mantık, akıl ve vicdan tutulmasıdır? Bir üniversite kongresi gerçeklerden uzak, akla iz’ana ziyan bu sayıklamaları nasıl uluslararası bir kongrenin tanıtım yazısı olarak ilan edebilir?  Bu nasıl bir ciddiyetsizliktir? Bir üniversite, Ortaçağ’ın bile utanacağı boş ve gülünç iddiaları nasıl bilimsel bir kongrenin amacı olarak açıklayabilir?

Oysa söyledikleri her şey yanlıştır. Asılsızdır ve tarihsel hiçbir temeli yoktur.

 Nasıl mı?

 Said-i Nursi ile birlikte adını andıkları İbn Sina yaratılış kuramcısı değil, evrimci bir yaklaşıma sahiptir. Ortaçağ İslam düşüncesinde yaratılış kuramı değil, tam tersine evrim teorisi, konunun uzmanı bilim insanları tarafından yoğun bir şekilde işlenmiştir. Yaratılış-evrim kavgası olmadığı gibi, evrim teorisi sürekli bilimsel bir  kuram olarak ciddi  düzeyde ele alınmıştır. Biyoloji, Anatomi ve Tıp bilimlerinde derinliği olan İslam filozofları evrim kuramına, Kuran’dan da cesaret alarak yapıtlarında geniş yer vermişlerdir. Bu bilim ve felsefe insanlarının konuyu nasıl işledikleri bu söyleşinin hacmini aşacak genişliktedir. Ben evrimci İslam filozoflarından bazılarının adlarını vereyim, ayrıntıları merak eden okurlarımız yapıtlarını inceleyebilirler:

Evrim Teorisini savunan İslam bilgini ve filozoflarından bazıları:

 EL-CÂHÎZ (ö. 868)

 İHVAN el-SAFA  ( 945 - 985),

FÂRÂBİ ( 870-950)

İBN SİNA (ö. 1037)

 ÎBN MÎSKEVEYH (EBU ALİ AHMED) ( 920-1020)

 ÎBN  HEYSEM ( 965-1039)

 RAGIB E L - ÎSFEHANİ (ö. 1008)

 SEYYİD EMİR ALİ

 TURKA E L – İSFEHÂNİ

 NASÎR E L - DİN TÛSİ ( 1201-1274)

M EVLÂNA CELÂLEDDİN EL-RÛMİ ( 1207-1273)

 ZEKERİYA BİN MUHAMMED E L -KAZVÎNİ ( 1203-1283)

 ÎBN HALDUN ( 1332-1406)

 KINALIZADE ALİ EFENDİ ( 1510 1572)

 ABD E L - KADÎR MİRZA BİDEL ( 1644-1721)

 KUTUBİ (öl. 1363)

 HAZİNİ (1692 -1766)

 ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI ( 1703 -1772)

 

Ancak bir kısmının adlarını anabildiğimiz bu İslam bilgini ve filozofları, eğer Dumlupınar Üniversitesi’nin söz konusu kongresine çağrılsa idiler, kongrenin bilim, akademi ve din dışı amacını okur okumaz, salonu terk ederlerdi.

Ya da kongreyi protesto ederler ve : “Ortaçağ’daki düzeyimize gelmeniz için bir Ortaçağ dönemi (Umberto Eco’nun 1000 yıl dediği) kadar zamana ihtiyacınız var” derlerdi.

Tarikat ve cemaatler, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na aykırı, yasa dışı, bilim dışı eğitim ve öğretim faaliyetlerini meşrulaştırmak için, kendilerini eleştiren herkesi-muhafazakâr olsun, laik olsun-bu kavramlarla yargılamakta, suçlamakta ve hatta hedef göstermektedir. İslam’a alternatif olarak uydurdukları din ile bilimi çatıştırıp faturayı İslam dinine kesmekte; bilimi, akademik yaklaşımı ve aydınlanmayı aşağılamaktadır. Bu planlı bir tutumdur. Emperyalizmin ülkemizi bu yolla iki olanaktan yoksun bırakma girişimidir: ilki, Anadolu İslamlığı yerine uydurdukları ısmarlama dincilikle saygın tüm toplumsal değerleri din sırtından ayaklar altına almak, ikincisi de ülkeyi ve Türk toplumunu bilimin itibarını sarsıp Ortaçağ’dakinden de geri bir karanlığa hapsetmektir. Ayrıca Avrupa’daki ırkçı İslamofobiye gerekçe ve kaynak oluşturmaktır.

Tarikat ve cemaatler, topluma dayattığı cehalet ve yobazlığı, şimdi üniversitelere sıçratmanın peşindedir.

Cehalet, tarikat ve cemaatlerin ekmek teknesidir. Cehaletin doğurduğu yobazlık,  bu tür kongrelerle, “level” atlayarak üniversitelerimizde kurumlaşma cüretini göstermektedir. Başı bozuk cehalet ve yobazlık, üniversitelerimizi kullanarak kurumsallaşmaya çalışmaktadır.

Materyalist, pozitivist, ateist kavramları, somut bilimsel gerçekliklerin önüne umacı gibi konularak, sanki bunların alternatif imiş gibi, insanlar cehaleti ve yobazlığı tercihe zorlanmaktadır.

Bilim sekülerdir, dünyayla, doğayla ilgilidir. İçeriği somut, nesnel, ölçülebilir fenomenlerdir. İnanca dayanmaz ama inanca alternatif değildir. İnancın doğası bireyseldir ve kişiyi ilgilendirir. Akademi ve bilim her insanı ilgilendirir. Belli bir din ya da mezhep gibi, sınırlı bir insan grubuna hitap etmez, tüm insanlığın ortak ürünüdür. Oysa dinsel inanç kişiden kişiye değişir ve kimse kimseye karışmak hakkına sahip değildir. Dinler ve mezhepler veya aynı din içindeki tarikatlar çekişmesi, bu tür kongrelerle bilime taşınmaya başlamıştır.

Yetkililer üniversitelerimizde düşünce ve bilim özgürlüğüne tehdit oluşturan ve tarikat gölgesi düşen faaliyetlere özellikle dikkat etmelidir.

[1] . Ragıb el-îsfehani, Tafsil el-Neş'eteyn ve Tahsil el-Sa'ädeteyn, (Ankara , 1974), s. 32.

[2] Rad suresi 4. ayet: Yeryüzünde birbirine yakın kıtalar vardır; üzüm bağları, ekinler, çatallı, çatalsız hurmalıklar; hepsi aynı su ile sulandıkları halde meyvelerinde birini diğerine üstün kılıyoruz. Şüphesiz bunda aklı olan bir topluluk için deliller vardır. (Çeviri: Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili)

Ve yeryüzünde birbirine komşu [ama yine de yapı olarak birbirinden ayrı (8) nice] kara parçaları, üzüm bağları, hububat ekili tarlalar, bir kökten sürgün verip küme halinde ya da tek başına (9) boy veren hurma ağaçları vardır ki hepsi de aynı suyla sulanırlar: hal böyleyken yine de [insanlara ve hayvanlara sağladıkları] ürünler bakımından Biz onların bazılarını bazılarına üstün kılıyoruz. (10) Doğrusu, bütün bunlarda aklını kullanan insanlar için mutlaka (çıkarılacak) dersler vardır. (Çeviri: Muhammed Esed, Kuran Mesajı)

Nur suresi 45. Ayet: Ve bütün canlıları sudan yaratan Allah’tır; (63) öyle ki, kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayağı, kimi de dört ayağı üzerinde yürür. Allah dilediğini yaratır; çünkü O, gerçekten de her şeye kadirdir. (Çeviri: Muhammed Esed, Kuran Mesajı)

Allah her hayvanı bir sudan yarattı. öyle iken kimi karnı üzerinde yürür, kimi iki ayak üstünde yürür, kimi de dört ayak üstünde yürür. Allah, dilediğini yaratır. Şüphesiz ki Allah, her şeye gücü yetendir. (Çeviri: Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili))