Bilimsel emperyalizm ve akademik çeteler

Bilimsel emperyalizm ve akademik çeteler

KURUMSAL YIKIM VE AKADEMİYE YANSIMASI

Ekonomik gidişatı kurumsal gidişattan ayırmak mümkün değil. Toplam seçmenin dörtte birinin kendi geleceğini belirleyecek en önemli kurumun: Anayasa’nın değişimi için yapılan referanduma katılmadığı ülkemizde, devletin yönetim biçimini de içerecek şekilde, Cumhuriyet kurumları son on yılda hızla yok edildi. Devlet Planlama Teşkilatı ve Hıfzıssıhha Enstitüsü bu kurumsal yapılardan en göze çarpanlarından; bunların yanı sıra, merkez bankası bağımsızlığı ve BDDK gibi makroekonomik istikrar ve kalkınma için çok temel kurumsal mekanizmaların hedeflerine ulaşmada esas olan kurumsal saygınlıkları da, bu kurumların iktidarın bilimsellikten uzak ve keyfi kararlarının yürütücüsü haline getirilmesi yoluyla yıpratıldı. Ekonomide doğru politika kararları almak için esas ve kamu yönetiminin millet tarafından denetimini mümkün kılmak için gerekli olan istatistiki raporlar, yani ölçülebilirlik konusu, da iktidar sözünden çıkmayacak şekilde şeçilmiş bürokratlar ve raporlamalarda sık sık yapılan yeniden tanımlamalar yoluyla inanılırlığını kaybetti. Son olarak, bunun bir yansıması dünyanın en büyük 20 ekonomisinden biri olan ülkemizin corona hasta sayısının artık Dünya Sağlık Örgütü raporlarına dahil edilmemesi. 

Akademideki durum da maalesef bu acı tablodan muaf değil. Köyler kapanır, kırsalda meslek okulları ihmal edilirken, mantar gibi biten üniversiteler sayesinde 196 rektörün 68’inin hiç uluslararası yayını olmadığı, 71’inin de yayınlarına hiç atıf almadığı ortaya çıktı (kaynak: Prof. Engin Karadağ’ın araştırması, 2019). Rektörlerin liyakat durumu ile uyumlu biçimde, adrese teslim ihaleler benzeri adrese teslim dağıtılan araştırma görevlisi, doçent ve profesör ünvanları da bu dönemin belirleyici özelliklerinden. Nepotizmin ve eş-dost  kapitalizminin yarattığı sosyoekonomik yıkım ülkeyi işsiz, eşitliksiz ve orta gelir gurubuna hapsolmuş bırakırken, aynı anlayışın akademiye de yansımış olması yetişecek nesillerin gelişim kapasitesi önünde büyük engel.

Peki ülkenin sosyoekonomik gelişimine ve entelektüel birikimine verilen bunca zarar kendiliğindenlikle açıklanabilir mi? Vesayeti yoketmek adına mevcut kurumları yıkarken yerine konduğu iddia edilen mekanizmaların toplumsal faydayı gözeten özellikler taşımayışı; kalitesizlik, liyakatsızlık ve kifayetsizlik kendiliğinden nasıl bu kadar baskın hale gelebilir? Sorunun içindeki kendiliğindenlik varsayımını kabul ederek bir yanıta varmak pek de mümkün değil.

ENTELEKTÜEL BAĞIMLILIK

Kalkınma literatüründe merkez-çeper tartışmaları geçen yüzyılda özellikle Latin Amerika’nın geri bırakılmışlığını açıklamak için kullanılmaya başlandı. Kavram, küresel iktisadi ilişkilerde belirleyici konumda olan gelişmiş ülkelerin merkez, gelişimi bu ülkelere borçlanma ve diğer yollarla bağımlı kılınan ülkelere de çeper denildi. Merkez çeper kavramı, ülkelerin ekonomi-politiği ve küresel boyutta da jeopolitiği anlamak için önemli. Hızlı küreselleşme bağlamında az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin iktisadi ve siyasi konulardaki bağımlılığını kültürel ve entellektüel bağımlılıktan ayırmaksa pek mümkün değil; kazanan herşeyi alıyor, kazan-kazan formülü işlemiyor. Akademik emperyalizm işte tam burada devreye giriyor.

Bilimsel açıdan merkez konumunda olan ABD’deki köklü üniversitelerde her yıl dünyanın her yanından başarılı öğrenciler burslarla teşvik edilerek lisans üstü ve doktora eğitimleri alıyor. Bu üniversitelerde eğitim de yine dünyanın her yanından gelmiş, cömert araştırma fonlarıyla desteklenen akademisyenlerce veriliyor. Bu mekanizma ile kendi ülkelerindeki yaşam koşullarından memnun olmayan ve bilimin üretim merkez’inde kalmayı tercih eden çok sayıda mezun ise ülkelerinden olan beyin göçünün önemli bir bölümünü oluşturuyor. Entelektüel emperyalizmin bebeği Z-kuşağının bireyselci yaklaşımıyla bu beyin göçü çok da kolaylaşıyor. Akademisyen olarak kalanların başarıları ise, sistemin içinde genel kabul gören bilimsel yaklaşımların ve öncelikli saptanan konulardaki çalışmaların yayımlandığı, yine sistemin çıkardığı en başarılı, en üretken bilim insanlarının editörlüğünü yaptığı dergilerdeki yayınlar, ve bu dergilerden alınan atıflarla ölçülüyor. Ana akıma aykırı çalışmalar ise, ne kadar bilimsel katma değer içerse de bu dergilerden kolaylıkla red alabiliyor.

Yukarıda anlatılan sistem içinde ana akıma sadakatle bağlı ‘iyi yetişmiş’ bazı bilimsel elemanlar da ülkelerine döndüklerinde sisteme uygunları ayıklama görevlerini kusursuzca yerine getirmeye devam ediyor, bu misyonları için de kendilerine bolca imkan sağlanıyor. Uluslararası bağlantılar ve bolca fonlanan ana akım projeler prestijin adresi olarak tanımlanırken, ülke ekonomisine ya da toplumsal hayatına katkı ile bilimsellik arasındaki bağlar gitigide zayıflıyor.

Ülkemizde küresel tanınılırlığı olan çoğu özel üniversite bu değerlendirme sistemini uyguluyor. Buna karşın, 2020 yılı itibarıyla 130’u devlet üniversitesi olan 203 üniversitenin büyük bir kısmı ise,  aralarında dil farkı da olmak üzere gayet anlaşılır birçok nedenle, bu değerlendirme sistemini uygulamıyor. İlaveten, devlet üniversitelerindeki akademisyenler görece belirli atama kriterleri ile doçent ve profesör ünvanı alıken, çoğu vakıf üniversitesinde atama kriterleri oldukça keyfi ve şeffaflıktan uzak olabiliyor.

2019 yılında Türkiye’de profesör ve doçent sayısı, sırasıyla 24,640 ve 14,456. Ancak, aynı branşta dahi farklı kriterlerle atanan akademisyenler arasındaki ünvan farklılıklarını akademik başarı ve bilimsel katkı düzeyiyle açıklamak ise maalesef artık mümkün değil. Alanında dünya çapında çok sayıda yayın yapan ve atıf alan bir akademisyenin şaffaflık dışı uygulamalarla profesörlüğü engellenebilirken, aynı üniversitede bile o kriterleri karşılamayan bir başkası profesör olabiliyor. Profesörlüğü engellenen bir doçentin doktorasını bile onaylamayacağı bir öğrenci, bir başka üniversitede profesör ünvanını kolayca elde edebiliyor. Bu durumda ülkenin doçentlerinin de baskın ideolojiye uygun, “(iç ve dış) tercihli” kişilerce seçilmesinin önü açılıyor; ünvanların da, bilimsel saygınlığın da içi boşaltılıyor.

EMPERYALİZM HER KOLDAN FALİYETTE

İktisadi ve siyasi bağımsızlığını koruyamayan ülkelerin ne toplumsal, ne iktisadi ne de entelektüel açıdan gelişmelerini tamamlamaları mümkün değil. Orta gelir tuzağında bir çeper ülkesi kalmak istemiyorsak, bilimsel emperyalizme köleliğin de kalkınma önünde büyük engel teşkil ettiği anlaşılmalıdır.