AKP'nin kiliseleri ne zaman camiye dönüşecek?

AKP'nin kiliseleri ne zaman camiye dönüşecek?

Ortaçağ'da kilise iktidarının kırılmasını sağlayan 1520'lerde yeni bir çağ açan 'reform' hareketleri Luther'le başlar.

Luther'in protestosu protestanlığı tarih sahnesine çıkartır.

Luther'in nevrini döndürüp tepesini attıran 'endüljans'tır! Endüljans nedir, kilisenin hristiyanlara sattığı 'af belgesidir', günümüz tabiriyle cennetten arsa satmasıdır.

Luther'in protestosu katolik kilisesine karşı duvara astığı 95 maddedir. Bu 95 maddede özetle Luther, Papa ve Konsillerin otoritesini ve bir aracı kurum olarak katolik kilisesini reddeder.

Luther bir hristiyanla Tanrı arasında 'aracı' kurumu kabul etmez.

Her hristiyanın kendi başına İncil'i okuyup kilise otoritesi olmadan anlayabilip pekala hristiyan olabileceğini söyler.

Ayrıca azizlere dua edilmeyeceği azizlerden şefaat dilenmeyeceğini söyler.

Yani kilise endüljans belgesiyle hristiyanları işledikleri günahların cezasından kurtarmak için satar, Luther ise 'ancak Allah affeder kilise değil' der, işte bu protesto siyasette felsefede yepyeni bir tarihin başlangıcıdır.

Ayrıca, 95 maddenin ayrıntısında felsefi şeyler de söyler, mesela, 'Günahların kilise tarafından affedilmesi hristiyanların günah işlemekten çekinmemelerine sebep olur' der. İşte FETÖ'cüler, Hablemitoğlu'nu Hrant'ı yüzlerce insanı öldürür ama nasılsa şeyhleri şefaat edip affediyor diye hiç oralı olmazlar, günah işlemiş halleri suçlulukları hiç yoktur.

İslamiyet'te camiler asla katolik kilisenin karşılığı değildir, çünkü cami sadece ibadet edilen yerdir, aracı olmadan Allah'la yüzleşilen yerdir.

Ancak İslamiyet'te tarikatlar katolik kilisesi gibi 'aracı', 'otorite' kurumlar olarak bugüne yayılarak, büyüyerek, kökleşerek gelmiştir. Defalarca kapatılmış defalarca defedilmiş ancak kendilerine uygun zayıf zeminler buldukça palazlanıp, savaşmadan beleşten saltanat sürmüşlerdir.

Tarikatlarda tıpkı vaftiz töreni gibi 'kabul töreni' vardır, tarikat şeyhinden 'el alma' dediğimiz şeriatta-dini yolda şeyhi 'baba' yani 'tek otorite' kabul etmektir. İnsanın insana kulluğudur. Yüce yaradan ve Kuran devreden çıkar, ruhunuz ve bedeninizle bir 'aracı'ya teslim olursunuz, tıpkı derebeylerinin selfleri-köylüleri gibi, tıpkı katolik kilisesinin kölesi-malı gibi.

Tarikatlarda katolik kilisesi gibi günahları affetme vardır, şeyh, müridlerinin günahlarını affeder (şefaat eder). Hatta 'günah affetme' törenleri vardır. Youtube'da çok ünlenmiş bir videoda Menzil şeyhi müridini kurdelalarla bağlamış bir tuhaf tören vardır, aklınca müridinin günahlarını affediyor.

Tarikatlarda da katolik kilisesi gibi azizlerden (evliyalardan) dua ve şefaat dilenmek vardır, bütün bunların ayrıntılarını biliyorsunuz ya da öğrenmesi çok kolay, açıp okursunuz, zaten üniversitede de Luther'i size mutlaka öğretmiş olmaları lazım.

Katolik kilisesinin iki türlü otoritesi vardır, bir 'dini otorite' ki, 'manevi otorite' diyelim, gayipten kıyamete kadar kainatın sahibidir, ikinci otorite alanı sahip olduğu geniş 'araziler' yani bildiğimiz mülk üzerindeki sahipliğidir.

Fransız İhtilali öncesi bütün Fransız toprakları bir asiller, iki kilisenin tapusundaydı.

Luther'in katolik kilisesinin mülk üzerindeki otoritesine karşı geldiğini gören Alman köylüler gelmiş geçmiş tarihlerin en büyük isyanını başlatır, yüzbinlerce köylü öldürülür.

Yani Batı'da ve Doğu'da Allah'la kul arasında bir 'aracı kurum' tartışması gelmiş geçmiş tarihlerin en kanlı ve en hararetli tartışmasıdır, bitmek bilmeyen Otuz Yı Savaşları, köylü isyanları yüzbinler öldürülerek bastırılamamış, bir aracı kurum olarak kilisenin sorgulanmasıyla bir kaç yüz yıl süresince Avrupa toprakları huzurlu tek bir gün yaşamamıştır.

Bugün ülkemizde tarikatlar her alanda büyük otorite sahibidir, birincisi, bir kurum olarak vardırlar ve hem Diyanet'ten hem AKP iktidarından resmi onay görüyorlar.

İkincisi 'manevi otorite' olarak yani din düzenleyicisi-fetva makamı olarak büyük saygı görüyor ve fetvaları siyasi iktidarca benimseniyor.

Üçüncüsü, artık bu tarikatların büyük servetleri, arazileri vardır, bu servetlerin nasıl elde edildiğinden hiç kimse de rahatsız değildir. Aşikar, çünkü devlet imkanlarından çeşitli ihaleler fonlar vakıflar eliyle transfer edilmişlerdir.

Ve hepsi tıpkı Ortaçağ'ın katolik kilisesi gibi Tanrı ile kul arasında 'aracı kurum'lardır ve iktidarla kralla padişahla, siyasi pazarlıklar yapabilecek, iktidara diş gösterecek, iktidarı yönlendirecek vs. kadar etkili konumdadırlar.

Ayrıntıya girersek mesela FETÖ'cülerin çok rahat günah işlemesi hiç bir şey olmamış gibi ajanlık ve hırsızlık yapması, günahlarının nasılsa şeyhleri tarafından affedileceğine inanmış olmalarındandır. Mesela tarikat, sapıklık, tecavüz ve hırsızlıkları konusunda büyük makamlarda oturan müridlerinin ağızlarını açıp tek laf etmemeleri ya da kendilerini 'suçlu' hissetmemeleri yine günahların şeyhleri tarafından üstlenilmiş olmasıdır. Ve asıl önemlisi yürürlükteki hukuku değil tarikatların inşa ettiği şeri hükümlerinden kendilerini sorumlu hissetmeleridir.

Katolik kilisesini taklid etmede ayrıntıya girersek mesela Menzil şeyhinin tıpkı İsa'nın büyük bir ırmakta hristiyanları suya batırıp vaftiz etmesi gibi alkolikleri suya batırıp tarikata kabul etmesi 'vaftiz' töreninin aynen taklididir.

Ayrıntıya girersek mesela 'azizlerin-evliyaların' 'keramet ve mucizelerine' inanması, bu tarikatlarda 'esastır'. Tıpkı kilise azizleri gibi şeyhlerin de keramet ve mucizeleri vardır ve bu kerametler bugün dahi müridlerine hikayelerle anlatılıp beyinleri yıkanır, akıllarınca şeyhlerine biatları-imanları güçlendirilir. Mesela Menzil'deki 'bitmeyen çorba' akıllarınca şeyhlerinin güya kerametidir, ayrıca her gece rüyalarında Peygamber ve ulularla birlikte olmaları.

Tarikat anlayışına 'Kuran'ı Kerim'de' hiç bir referans yoktur.

Tarikat, din dışı bir kurumdur.

Kuran'da sadece Allah'ın adını zikredip, ayetlerini referans gösterip kendilerine meşruiyet sağlamışlardır.

Her müslüman kendi başına tesbih çekip pekala Allah adını zikredebilir ve milyonlarca müslüman da kendi tesbihini kendi çeker.

Ve tarikatlardaki 'toplu zikir' kilise ayinlerindeki koroyla düzenlenen 'ayin'den farksızdır.

Tarikat ayinlerinin kökleri de 'örfidir' yani kültüreldir. İlkel topluluklardan bugüne topluca dans edilen halk oyunlarının evrimleşip dini bir şekil almasıdır.

Zikir töreninde müridler daireler/halkalar oluşturur ve Karadeniz türküleri gibi tekrar-tekrar-tekrar aynı kelimeler beyinde otomatiğe bağlanıp toplu vecde (kendinden geçme) girilir. İlkel topluluklarda topluluk şuurunun güçlenmesinde bu toplu ritüeller-danslar-oyunlar çok önemlidir.

İlkel toplumlardan beri toplulukların birbiriyle el ele tutuşması birlikte dans edip, aynı türküleri söylemesi gizemli bir eneri ve güç doğurur ve topluluk üyelerini birbirine kaynaştırır, ayrıntılarıyla antropoloji kitaplarından öğrenebilirsiniz.

Tarikatların toplu zikirlerine doğuda ve batıda 'ruhani disko' diyenler çoktur.

Diğer yandan nefis terbiyesi için aşama aşama metodlar geliştirmişlerdir, inzivaya çekilmek, yemeden içmeden kesilmek, gece namazı, tesbih gibi, bütün bunları yönetir-idare ederler.

Ancak bu 'yöntemlerin' hiç birinin Kuran'da referansı yoktur.

Kuran'ın referansları çok açıktır: İslam'ın ve imanın şartlarını yerine getirmek. Mesela imanın şartlarında 'şeyhe' biat dinin hiç bir yerinde yoktur.

Dağıtmayalım konuyu. Bugün tarikat medreselerinde bir milyon çocuk okumakta ve Diyanet bir ön lisans eğitimiyle bu medrese çocuklarının devlet kadrolarına geçişini sağlamaktadır.

Bu bir devrim yasası olan eğitimde birliğe, tevhidi tedrisata aykırıdır. Bu çocuklar o medreselerde 'otorite' olarak şeyhlerini ve tarikatlarını öğrenmişlerdir. Şimdi 'devlette' görev yapıyorlar. Otorite olarak kimin emrini yerine getirecekler?

Tarikatların en temel hedefi tıpkı kilise gibi 'siyasi otorite' inşa etmektir.

Tarikatlar bu hedef için dini motifleri bir araç olarak kullanır ve kendi şeyhleriyle bir 'ruhban' sınıfı oluştururlar.

Ruhbanlar kilisede olduğu gibi siyasi, sosyal ve dini alanlarda 'otoriter' kararlar alır. Mesela, şu parti desteklenecek kararı. Mesela şu yapılar-insanlar tekfir edilecek, yani kafir yerine koyulup dışlanacak (aforoz).

Mesela 'şu cemaatlere şimdilik ses çıkartılmayacak', mesela, 'şu ülkelerle şimdilik düşman olunmayacak.' Mesela, 'şu mezheplere karşıyız görüşleri' gibi.

Toplumu, devleti, yani ülke siyasetini kökünden ilgilendiren toplumun huzurunu çok yakından ilgilendiren siyasi hayati kararlardır.

Bu hedefleri için tehdit oluştururlar, şantaj yaparlar, baskı kurarlar.

Ve bu tarikatların hiçbiri kararlarını 'seçimle' almaz, bu yüzden hiç biri 'sivil toplum kuruluşu' hiç değildir, hepsi istisnasız babadan oğula aile hanedanlığı şekliyle geçen bir aile sülale saltanatlığıdır, bu tarikatlara sivil kurum diyen dünyada tek yapı 'liberallerdir'. Küreselleşmeye geçebilmek için ulus devletlerin yıkılması zaruriydi ve başta İsrail, Türkiye, Ortadoğu, İtalya, Amerika, her yerde bu aracı kurumlar liberaller tarafından etnik ve mezhep özgürlüklerinin önünü açacak 'sivil toplum' muamelesi görmüştür.

Oysa tek hedefleri Fransız İhtilali'nin değer ve kurumlarıyla (anayasa-yurttaşlık) oluşmuş milli devletleri yıkmaktı, başardılar da.

Tarikatların en büyük hedefi tıpkı kilise gibi din üzerinde 'tek hakim' otorite olmak, ki, Diyanet'i ve iktidarı baskı altında tutup bu hedeflerine çoktan ulaşmışlardır.

Diğer en büyük hedefleri tıpkı kilise gibi 'mülk' üzerinde sahipliktir, iktidarı ve belediyeleri baskı altında tutup yüzlerce vakıf, arazi, ihale ve fonlarla bu amaçlarına çoktan ulaşmışlardır.

Ve tabii ki tarihteki evliyalar üzerinde 'telif' haklarını dahi ele geçirmişlerdir, mesela halk üzerinde itibarı olan bir çok yüce ismin derin manevi etkilerini kullanırlar, örnek mi, hiç sevmedikleri halde Yunus Emre. Örnek mi arazilerini ellerinden alan, hiç sevmedikleri halde Fatih Sultan Mehmet.

Çöküş parçalanma çürüme iç karışıklıklara sebep olmalarının tek sebebi ise devletin yanında ikinci otorite olmalarıdır, ne zaman güçlenmişlerse Selçuklu, Osmanlı, Cumhuriyet o zaman yıkılmıştır.

Her milletin tek bir otoritesi vardır, o da 'devlet'tir.

Mesela Selçuklu ve Osmanlı'da tek otorite padişahlardır.

Tarikatlar devlet otoritesine karşı devlet dışında 'ikinci bir otorite' alanı inşa ederken, güya dindarlıkları ve güya dine hizmetleriyle kendilerini siyaseten 'dokunulmaz' 'imtiyazlı' bir sınıf haline getirirler, getirmişlerdir, getirilmişlerdir. An itibariyle 'imtiyazlı, dokunulmaz' sosyal ve siyasi bir sınıftırlar.

Devletlerin zayıf anlarını kollarlar. Etki altına alacakları zayıf siyasetçilerin peşini bırakmazlar. Mesleksiz asalaktırlar, devlet imkanlarına sülük gibi yapışıp yaşarlar, 60'lı yıllardan beri oya ihtiyaç duyan muhafazakar partileri kıskaçları altına almayı başarmışlardır.

Yani devlet başkanına anayasaya meclise hukuka bağlı değillerdir, anayasaya meclise hukuka saygıları hiç görülmemiştir.

Anayasayı çiğnemek, meclisi dinlememek, hukukun deliklerini bulmak için her türlü hainliği yaparlar, mesela yaşayıp namaz kıldıkları ülkeyi darülharp ilan edip her türlü düşman hilesini kullanmakta hiç beis görmezler. Örnek mi, mesela bir çoğu AKP iktidarından önce Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni darülharp ilan etmişti.

En güzel örneği FETÖ'dür, Kurtuluş Savaşı'nda İngilizlerle, Körfez Savaşı'nda Amerika'yla, 'çözüm süreci'nde PKK'yla işbirliğine giren bunlardır,

Fatih Sultan İstanbul'u fethettiğinde ulema Fatih'i tebriğe gelir. Fatih, ulemaya karşı şunları söyler: 'İstanbul'u ben kendi kılıcımla fethettim, sizin inayetinizle değil.'

Fatih gibi güçlü komutanları ayartamazlar.

Ama, bir sofu olan Beyazıd gibilerini bulunca itibar ve üstüne oturacak büyük araziler bulurlar.

Başımıza gelen en büyük belalardan FETÖ en güzel örneğidir. FETÖ devlet içinde yüzde yüz kesinlikte güçlenene kadar uyumdan hoşgörüden hizmetten iyiliklerden diyalogdan söz etmiş asla diş ve kılıç göstermemiştir.

FETÖ belasına trajik tecrübesine rağmen otuza yakın tarikat üçyüze yakın kolu ve üç milyon üstünde müridi, Diyanet'te ve iktidarda bugün hala büyük kabul görmekte, başüstünde tutulmaktadır.

Diyanet raporunda, FETÖ'yü zararlı bulmuş, ancak bu tarikatların tümünü FETÖ'den ayırıp iktidara destekleri için olacak, faydalı görmüş sesini çıkartmamıştır.

Oysa iktidar değişince yeni gelenlere karşı devlet içinde devlet olan bu ruhbanların tavrı ne olacaktır?

Daha düne kadar İngilizle ya da PKK'yla dahi iktidarı devirmek için kolayca işbirliği yapanlar bir iktidar değişikliğinde yine hangi hainlikleri yapabilir kestirmek hiç de zor değildir.

Ve bugün Ayasofya camiye çevrilirken iktidar ve yandaşları ve bu yobazlar öyle bir dil kullanıyor ki sanki İstanbul'u İngilize teslim eden kendi padişahları değilmiş. Sanki, İstanbul'u İngilizden kurtaran Mustafa Kemal sanki 'İngilizlerle işbirliği yapmış' gibi imalar gırla gidiyor. Ve Ayasofya'nın camiye çevrilmesini kendi siyasi zaferleri, kendi meşruiyetleri için bulunmaz bir propaganda fırsatı olarak kullanıyorlar.

Yani İstanbul'u İngilize teslim eden padişahları ve İngiliz bildirileri dağıtan kendi şeyhleri olduğu halde bugün allem-gullem İstanbul'u kendileri fethetmiş bir hava yaratmaktalar.

Ve tarih boyu cenk etmemiş savaşmamışlardır, mesela 19. yüzyıldaki her savaşta medreseliyiz diye askerlikten kaçmışlardır. Ve bu yobazlar şimdi akıllarınca Ayasofya'nın camiye çevrilmesiyle millete ve bize 'kahramanlık' taslıyorlar.

Ayasofya'nın camiye çevrilebilmesi için önce camiyi anlamamız gerekir.

Cami, müslümanların aracısız Allah'ın huzurunda namaz kıldıkları Allah'ın evidir.

Tarikatlar ise Tanrı'yla insan arasında aracılık yapıp 'komisyon' (avanta, himmet) alan, iktidar sırtında asalak sülük yaşayan kurumlardır.

AKP Ayasofya'yı camiye çevirmeden önce kendine baksın, önce kendi kiliselerini camiye çevirsin, müslümanları ve devleti bu asalak ve palavracı Allah ile kul arasına girmiş bu aracı kurumlardan kurtarsın.

Devlete karşı devlet, devletin içinde devlet, din içinde din, Allah'a karşı haşa Allah, güya Peygamber mucizesi ve kudretinde bu soytarı, gülünç, cahil, hortlak, hurafe şeyhlerden müslümanlığı temizlesin.

Tabii 60'lı yıllardan beri 'oy'a ihtiyaç duyan sağ muhafazakar iktidarlar devletin ve dinin içini oyan bu tarikatlara karşı gelecek gücü Fatih gibi II. Mahmut gibi Atatürk gibi kendilerinde hiç bulamadılar.

Bugün yüzde 1 oya muhtaç iktidarımız, oy uğruna, bu soytarıları devlet içinde büyütüyor.

Sözde Ayasofya'yı camiye çevirirken, Anadolu'da yüzlerce koluyla yüzlerce tarikat kilisesi otoriteleriyle varlığını sürdürüyor.

Kilise taklidi ritüelleriyle, kilise gibi ruhban sınıfıyla, kilise gibi Tanrı ile kul arasında aracı kurum oluşuyla arazileri servetleri hastaneleri bakanlıkları, devleti ve dini ele geçirmeye devam ediyor!

Yani Ayasofya camiye çevrilmiyor, başka bir kilisenin eline geçiyor!