Atatürk ve ‘sıfır sorunlu’ dış politika

Atatürk ve ‘sıfır sorunlu’ dış politika

Cumhuriyet’in dış politikası, Türkiye’nin komşularıyla eşitliğe ve karşılıklı güvene dayanan, barışçı ilişkilere dayanıyordu. Yakın çevreyi güvenlik altına alan bu politika, yalnızca Türkiye ve yalnızca bölge ülkelerine değil, dünyanın tüm ezilen uluslarına örnek oluyordu.

Emperyalizm, yalnızca Türkiye’de, ona bağlı olarak Orta Doğu’da durdurulmuştu. Dünya halklarına eskisi kadar zarar veremiyordu. Emperyalizmin yenilebileceğini gören sömürge ve yarı sömürge ülkeler, ulusal bağımsızlığa yönelmişlerdi. Atatürk, “Milli Misak’ı kabul ederek, maddi ve manevi alanda tam bağımsızlığımızı onaylayanları derhal dost sayıyoruz… Dış siyasetimizde başka bir ülkenin haklarına saldırı yoktur. Hakkımızı, yaşamımızı, ülkemizi, namusumuzu savunuyoruz ve savunacağız” diyordu1

SOVYETLER BİRLİĞİ’NİN ÖNEMİ 

Komşu ülkelerle ilişki söz konusu olduğunda, Sovyetler Birliği özel öneme sahipti. Atatürk, içeride ulusal birliği sağlamaya ne denli önem veriyorsa, dışarda Sovyetler Birliği’yle iyi ilişkiler geliştirmeye de o denli önem veriyordu.

Bu büyük ülke, emperyalizme karşı mücadele eden uluslara yardım etmeyi dış politikasının temeline yerleştirmişti. Ayrıca, Türkiye’yle ilişki geliştirmek, içinde bulunduğu kuşatılmışlık nedeniyle, konumuna ve gereksinimlerine uygundu; her iki ülke de, ortak düşman emperyalizmin saldırısı altındaydı.

Çarlık politikası nedeniyle 17.yüzyıldan beri ‘Türkiye’nin baş düşmanı’ olan Rusya, Devrim’le birlikte geliştirdiği ilişkilerle, ‘Türkiye’nin tek dostu’ durumuna geldi. Önem verilen bu dostluk, 1938’e dek Türk dış siyasetinin temeline yerleştirildi. Değişik tartışma, görüşme ve uygulamaların sınavından geçerek olgunlaşan bu dostluk, karşılıklı güvene dayanan uluslararası bir siyaset haline getirildi.

Sovyetler Birliği’yle ilişkilerin alacağı biçimi, Kurtuluş Savaşı sürerken belirlemiş, ölene dek uyguladığı bu belirlemeyi 1 Mart 1922’de Meclis’te yaptığı konuşmada şöyle dile getirmişti: “Tam ve gerçek bağımsızlığımızı, açık ve samimi olarak en önce tanıyıp bize dostluk elini uzatan Sovyetler Birliği’yle kardeşçe bağlarımızın güçlendirilmesi, dış siyasetimizin esasıdır. Bu esas, tam bağımsızlığımızı onaylayan herhangi bir devletle ilişkimizi yenilememize elbette engel, oluşturmaz”.2

YUNANİSTAN

Yunanistan, hırslı istekler ve İngiliz kışkırtmasıyla Türkiye’ye saldıran, üstelik sivil halka ölçüsüz şiddet uygulayan ‘kötü bir komşuydu’. Ancak, Anadolu’dan çıkarıldıktan sonra, içine düştüğü durumun nedenlerini anlamış; Türkiye’yle iyi geçinmek zorunda olduğunu kavramıştı.

Atatürk, yaşanmış olaylardan ders çıkarmayı ihmal etmeden ama geçmişe de takılı kalmadan, iki ülke arasındaki ilişkileri iyileştirmeye yöneldi. Lozan’da başlayan yakınlaşmayı, dış siyaset ilkesi haline getirerek, o güne dek görülmemiş bir dostluk ilişkisine dönüştürdü. Rusya’dan sonra, bir başka ‘ezeli düşman’ Yunanistan’ı, Türkiye’ye saygı duyan ‘uyumlu bir komşu’ haline getirdi Çevre ülkeleriyle çelişkileri olan bu ülkeyi, özellikle Bulgarlara karşı korudu, ona hamilik yaptı.

Türk-Yunan dostluğunun, uluslararası önemini şöyle dile getiriyordu; “Türk-Yunan Anlaşması Yakındoğu için bir barış ve sûkun aracıdır. Yalnız iki ülkenin kendi ihtiyaçlarına karşılık vermekle kalmayan, aynı zamanda görevinin bilincinde olan her devlet adamı tarafından, en fazla saygı duyulan ve inatla savunulması gereken bir anlaşmadır. Davaların en yükseği olan barış davasına hizmet ederek, bu bölgedeki tüm ulusların çıkarlarına yararlı olacaktır”.3

Yunanistan’la, karşılıklı güvene dayalı o denli saygılı bir ilişki kurdu ki, Yunan Başbakanı Venizelos, 12 Ocak 1934’te, Nobel Ödül Komitesi’ne başvurarak onu Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi. Ödül Komitesi’ne gönderdiği yazıda; “bölge barışını güçlendiren, yeni ve seçkin Türk devletine bugünkü görüntüsünü veren ve bu girişimleri iç reform hareketleriyle birlikte yürüten Mustafa Kemal Paşa’yı, Yüksek Nobel Barış Ödülü için aday göstermekle şeref kazanmaktayım” diyordu.4

SADABAT PAKTI

Türkiye, İran, Irak ve Afganistan Dışişleri Bakanları, 8 Temmuz 1937’de bir dostluk ve işbirliği antlaşmasına imza attılar. Sadabat Paktı adı verilen bu anlaşmayla birçok sınır sorunu çözülmüş, güvenilir bir ittifak sağlanmıştı. İran Şahı Rıza Şah, antlaşma üzerine Atatürk’e gönderdiği telgrafta; ‘imzacı devletler sizin emperyalistlere karşı açtığınız mücadele sayesinde var olmuşlardır; bu sonucu, size ve Türk milletine borçluyuz’ demişti.5

Türkiye, dört ülkeyle antlaşma yaparak, çok geniş bir coğrafyada ‘barışı örgütlemeyi’6 amaçlamış, sahip olduğu saygınlığa dayanarak bunu başarmıştı. Kuzey’de Sovyetler Birliği, batıda Yunanistan’dan ’nden sonra, doğuda 3,5 milyon kilometrekarelik bir alan, barış bölgesi haline gelmişti.

BALKAN PAKTI

Atatürkçü dış siyasetin, dördüncü girişimi, Balkan ülkeleriyle barış ve dostluğa dayalı ilişi geliştirmek oldu. Uzun çatışmalar, kırımlar ve göçlerle oluşan kalıcı düşmanlıklarla dolu bu acılı bölgede, karşılıklı saygı ve dostluğa dayalı, güven duyulan ilişkiler geliştirmek güç bir işti. Türkiye, birbiriyle sürekli çatışan Balkan devletlerinin, her zaman ortak düşmanı olmuştu. Konu, Türkiye’ye karşıtlık olduğunda bir araya geliyorlar, ancak başka hiçbir konuda anlaşamıyor ve çatışıyorlardı. Bu işleyiş, Balkanlar’da yüz yıldır süren bir gelenek haline gelmişti.

Başlangıçta başarılacağına kimsenin inanmadığı Balkan Birliği; güven verici davranışlar, içtenlik ve yeni Türkiye’nin saygınlığı sayesinde gerçekleştirildi. Şaşırtıcı biçimde ve kısa bir sürede, düşmanlıklar dostluğa, güvensizlikler danışma ve yardımlaşmaya dönüştürüldü. Birlik’e öncülük eden Türkiye, önce ülkelerle ayrı ayrı anlaşmalar yaptı. Daha sonra, ikili birlikteliklerin sağladığı yakınlaşmalara dayanarak Balkan Paktı gerçekleştirdi.

Türkiye, 15 Aralık 1923’te Arnavutluk, 18 Ekim 1925’te Bulgaristan ve 28 Ekim 1925’te Yugoslavya’yla dostluk ve işbirliği anlaşmaları imzaladı. 1929-1933 arasında yapılan konferanslar dizisinden sonra, önce Yunanistan (15 Eylül 1933), daha sonra; Bulgaristan, Romanya ve Yugoslavya’yla, ikili dostluk anlaşmaları imzalandı. Ard arda gerçekleştirilen bu anlaşmalar, bir yıl sonra yapılacak Balkan Paktı’na temel oluşturdu. Balkan Paktı; Türkiye, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya’nın katılımıyla, 9 Şubat 1934’te, Atina’da imzalandı.

BARIŞIN MİMARI

Atatürk, İstanbul’da gerçekleştirilen Konferansta, Balkan devletlerinin temsilcilerine, konuk ağırlayan bir devlet başkanı olarak, içtenlikli bir konuşma yaptı.

Balkan uluslarının, Türk ulusuyla köken ve yazgı birliği içinde olduğunu açıkladığı ve Fransızca yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Yüzyıllarca geriye giden ortak tarih içinde, acılı hatıralar varsa, bu acıya bütün Balkan milletleri dahildir. Türklerin hissesi ise daha az acı olmamıştır. Sizler, mazinin karışık his ve hesaplarının üzerine çıkarak, derin kardeşlik hisleri arayacaksınız. İnsanları mutlu edecek tek araç, onları yakınlaştırarak birbirine sevdirmek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçları sağlayan, hareket ve enerjiyi yaratmaktadır”.7

DİPNOTLAR

  • “Milli Kurtuluş Tarihi” Doğan Avcıoğlu, 2.Cilt, İstanbul Matbaası, İstanbul-1974, sf.854
  • “Atatürk’ün Bütün Eserleri”, 12.Cilt, Kaynak Yayınları, İstanbul-2003, sf.287
  • “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri”, IV.Cilt, sf.559-560, ak.; a.g.e. sf.551
  • “Kaynakçalı Atatürk Günlüğü”, Prof.Utkan Kocatürk, İ.B.Yayınları, sf.342
  • “Atatürk ve Dış Politika”, Cemal Hüsnü Taray, Belgelerle Türk.Der., S.34, sf.49, ak.; Avcıoğlu, “Milli Kurtuluş Tarihi”, 3.Cilt, sf.1469
  • “Atatürk’ün Dış Politikası” T.Rüştü Aras, Kaynak Yay., İst.2003, sf.109

7       “Tek Adam” Şevket Süreyya Aydemir, 3.Cilt, Remzi Kitabevi, 8.Baskı, İst.-1984, sf.408