Atatürk’ün hayatından bazı anılar

10 Kasım 1938'de vefat eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatının üzerinden 84 yıl geçti. Vefatının yıl dönümünde Atatürk'ün anılarını ve yaşamından bazı kesitleri derleyerek haberimizde yer verdik.

featured

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının üzerinden geçen 84 yılda Atatürk’ün hatırası unutulmadı. Atatürk’ün Halep’te 7. Ordu komutanı iken yaşadıkları, 13 Kasım 1918’de İstanbul fiilen işgal edildiğinde söyledikleri, Vatan ve Hürriyet cemiyetini kuruluşunda yer alması, Erzurum depreminden sonra yaşlı adamla konuşması, Atatürk Orman Çiftliğini kurması ile ilgili bazı ayrıntılar ve içtiği son kahveye yönelik Sabiha Gökçen’le yaşanan anısı yazımızda.

İSTİKLAL HARBİNİN TEMELİ

Mustafa Kemâl Paşa, 1918 Ağustos’unda Filistin’de bulunan 7. Ordu Komutanlığı’na tayin edildi. Birinci Dünya Savaşı sona ermek üzereydi. Osmanlı’nın son dönemiydi. Ordu darmadağınıktı ve başında Alman subaylar vardı.

Vatan savunusu için kurulacak müdafaa-i hukuk örgütlenmesinin ilk oluşumu burada başladı! Türklerin kendi toprakları için savaşacaklarını öngörerek bölge halkına silah dağıtmış ve çete harbi için milis kuvvetleri kurulmasını planlamıştı. Kısacası, 26 Ekim 1918 Halep müdafaası, 29 Ekim 1923’ün tohumlarının atıldığı yerdir.

Mustafa Kemal, Falih Rıfkı ile Siirt mebusu Mahmud Bey’e 1926’da yazdırdığı hatıralarında Halep’teki mücadelesinden bahsetmişti.

Atatürk “Olaylar dilediğim gibi cereyan etti. Ertesi gün sabahleyin benim kuvvetlerimin geri çekildiğini zanneden Arap ve İngilizler sevinç içerisinde taarruza başladılar ve tarafımızdan alınmış olan tertibatla mağlûp oldular, işte orada bu zaferin neticesi bir hat belirleyip sınırlarını çizdim ve kuvvetlerime emir verdim ki, düşman bu hattın ilerine geçmeyecektir. Nitekim geçmemiştir.” Demiştir.

26 Ekim 1918 günü Türk Kuvvetleri’nin geri çekildiğini sanan Arap ve İngilizler, saldırıya geçtiler. Mustafa Kemâl’in aldığı düzenek karşısında şiddetli bir direnişle karşılaştılar, perişan edildiler. İngiliz Süvari Ordusu ve silahlı Arap çeteler darmadağın edildi ve 1. Dünya Savaşı’nın son savaşı ‘Katma Meydan Savaşı’ kazanıldı! Mustafa Kemâl Paşa bu zaferden sonra, “Bir hat tespit ettim ve sınırladım. Kuvvetlerime emir ettim ki; düşman bu hattın ilerisine geçmeyecek.” demişti.  Dediği gibi oldu!

Atatürk anlattığı hatıralarında ayrıca şunlara değinmişti: “Halep’te bulunduğum günler zarfında memleketin genel vaziyetini kendi kendime düşündüm. Durum şu idi: Müttefiklerimiz ve biz partiyi kaybetmiştik. Fakat Türkiye için mesele, bütün mevcudiyetini kaybetmek neticesine varacak kadar tehlikeli idi. O tarihte düşünülecek şey, kaybolduğuna şüphe kalmayan partiyi iade etmek olamazdı; yalnız mevcudiyetimizi muhafaza için en serî ve kat’î çarelere başvurmakta tereddüt etmemeliydik. Hattâ bu uğurda bütün müttefiklerimizden ayrı olarak, gerekirse yeniden vaziyet almak gerekli olabilirdi”.

GENELGEYLE İNKILAP OLMAZ

1924 ilkbahar aylarında Erzurum ve Pasinler’de depremde birçok köy yıkılmıştı. Atatürk, yıkılan köyleri bizzat görmek için Pasinler’e gelmişti. Zarar gören o civar köylerinin halkı Pasinler’e toplanmıştı. Rahmetli Atatürk de zarar gören halkla görüşmek için okulun önündeki meydanlığın bir köşesinde emrindekilerle birlikte oturmuştu.

O zaman Pasinler’in ihtiyar bir kaymakamı, genç bir yazı işleri kâtibi vardı. Atatürk, önce kaymakamla yapılacak işler üzerinde görüştü, sonra etrafını çeviren halkın içinden ihtiyar bir köylüyü çağırdı:

– Depremden çok zarar gördün mü baba? diye sordu.

Bu ani ve beklenmedik soru karşısında ihtiyar şaşırdı, kollarını göğsüne bağladı, boynunu büktü; bir şeyler söylemek istedi. Ata, ihtiyarın şüphesini görünce, tekrar sordu:

– Hükûmet sana kaç lira verse zararını karşılayabilirsin?

İhtiyar, yöre şivesiyle:

– Valle padişeh bilir! dedi.

Atatürk gülümsedi, ihtiyarın ne demek istediğini tamamen anlamıştı. Yumuşak bir sesle:

– Baba, padişah yok! Onları siz kaldırmadınız mı? Söyle bakalım, zararın ne?

İhtiyar tekrar etti:

– Padişah bilir.

Bu cevap karşısında Atatürk’ün yüzünün hatları aniden değişti. Kaşlarını çattı ve kaymakama döndü:

– Siz daha inkılâbı yaymamışsınız! dedi.

Bir anda dona kalan kaymakamın imdadına yetişmek ister gibi genç yazı işleri kâtibi öne atıldı. Ve görevini başarmış insanlara özgü bir ağırbaşlılıkla:

– Köylere genelge yolladık Paşam, dedi.

Atatürk’ün fırtınalı yüzü daha çok karıştı:

– Oğlum, dedi, genelgeyle inkılâp olmaz !

ATATÜRK ORMAN ÇİFTLİĞİNİN KURULUŞU

Atatürk, yerli-yabancı birçok tarım uzmanını köşküne davet ediyor ve Ankara’nın yanı başında büyük bir çiftlik kurmak istediğini, bunun için yer aramalarını emrediyor.

Uzmanlar endişeleniyorlar. Neden mi? Heyette yer alan bir uzmanın ağzından öğrenelim:

“Çiftlik yeri için uzun boylu dolaşmaya ve Ankara’nın çevresinde başta başka tabiat hususiyetleri aramaya lüzum görmemiştik. Sebep, basitti. Kıraç bir bozkırın ortasında bir orta çağ şehri… Ağaç yok, su yok, hiçbir şey yok. Böyle bir noktada hazırlanmış ve müsait şartlar taşıyan yerler nasıl bulunabilir?”

Uzmanlar yine de araştırmalarına devam ediyorlar ve bugünkü çiftlik yerini de inceliyorlar ama burasını, ‘tabiatın hiç cömert davranmadığı’ bir yer olarak, değerlendiriyorlar. Hatta Tarım Bakanlığı uzmanlarından Schmit, “Bu öyle bir teşebbüstür ki, bu elverişsiz koşullarda ya sabır tükenir ya da para” değerlendirmesinde bulunuyor.

Atatürk: “Biz ıslah etmezsek kim edecek?”

Tetkikler bitiyor ve sonucu Büyük Önder’e arz ediyorlar. Atatürk, elleriyle bugünkü çiftliğin olduğu yeri işaret ediyor ve soruyor:

“Burayı gezdiniz mi?”

Uzmanlar, ‘bu yerin, çiftlik kurulması için gerekli vasıflardan hiç birini taşımadığına ve bataklık, çorak, fakir bir yerle karşı karşıyla olduklarını’ dair kanaatlerini bildiriyorlar.

İşte Atatürk’ün cevabı:

“İşte istediğiniz yer böyle olmalıdır. Ankara’nın kenarında, hem batak, hem çorak, hem de fena yer. Bunu biz ıslah etmezsek, kim gelip, ıslah edecektir?”

“GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER”

30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti, Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalayarak I. Dünya Savaşı’ndan çekildi. Mustafa Kemal Paşa, bir gün sonra Halep’ten Adana’ya geldi. Daha sonra İstanbul’a çağırılan Mustafa Kemal, 13 Kasım 1918’de İtilaf devletlerinin İstanbul’u işgal ettikleri gün İstanbul’a geldi.

Adana’dan Trenle Haydarpaşa Garı’na gelen Mustafa Kemal, ‘Kartal’ istimbotuyla Galata’ya doğru giderken, 55 parçalık işgal donanmasının arasından geçer.

O sırada yaver Cevat Abbas hem boğaza giriş yapan düşman zırhlılarını hem de Marmara yönü­nü işaret ederek ağır ağır arkadan gelen gemileri gösterir, hüzünlü, biraz da ürkek bir sesle, “Geliyorlar” der.

Mustafa Kemal ise bunun üzerine: “Evet gelirler, gelirler ama, bir gün de geldikleri gibi giderler” der.

VATAN VE HÜRRİYET CEMİYETİ SELANİK ŞUBESİNİ KURARKEN

Mustafa Kemal Suriye’den gizlice Selânik’e gelmiş ve güvendiği arkadaşları ile Askerî Rüştiye öğretmenlerinden Hakkı Baha (Pars)’nın evinde toplanmışlardır.

Arkadaşlar, bu gece burada sizleri toplamaktaki amacım şudur: Memleketin yaşadığı tehlikeli anları size söylemeğe gerek görmüyorum. Bunu hepiniz anlarsınız. Bu talihsiz memlekete karşı önemli görevlerimiz vardır. Onu kurtarmak tek hedefimizdir. Bugün Makedonya’yı ve bütün Rumeli topraklarını vatan bütünlüğünden ayırmak istiyorlar. Memlekete yabancı etkisi ve egemenliği kısmen ve fiilen girmiştir. Padişah zevk ve saltanatına düşkün, her alçaklığı yapabilecek nefret edilen bir kişidir. Millet baskıcı ve zorba yönetim altında yok oluyor. Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve yok olma vardır. Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası hürriyettir. Tarih bugün biz evlatlarına bazı büyük görevler yüklüyor. Ben Suriye’de bir cemiyet kurdum. Baskıcı yönetim ile mücadeleye başladık. Buraya da bu cemiyetin temelini kurmağa geldim. Şimdilik gizli çalışmak ve teşkîlâtı şekillendirmek mecburidir. Sizden fedakârlıklar bekliyorum. Kahredici bir baskıcı yönetime karşı ancak ihtilâl ile cevap vermek ve eskimiş olan çürük yönetimi yıkmak, milleti hâkim kılmak, özetle vatanı kurtarmak için sizi göreve çağırıyorum.

Oda içinde derin bir sessizlik olmuştu. Lambanın solgun ışıkları içinde Mustafa Kemal’in heybetli sesinin yankıları hâlâ dalgalanıyordu. Ömer Naci ayağa kalkarak, Mustafa Kemal’in konuşmasına karşı o tatlı şivesiyle; “Mustafa Kemal, arkandayız, seni takip edeceğiz. Ölümler, cellatlar, işkenceler bile bizi bu kararımızdan çeviremeyecektir. Hürriyet verilmez, o ancak alınır. Haksızlık zulüm ve baskı altında inleyen bu suçsuz ve çaresiz milleti kurtaracağız, yaşasın hürriyet ve ihtilâl” sözleriyle derin sessizliği bozmuştu: Mustafa Necip, inkılâbın o fedakâr evladı, gizli hıçkırıklarla yanımda göz yaşlarını tutmağa çalışıyordu. Mustafa Kemal yeniden söze başladı:

-“Arkadaşlar!” Dedi, “gerçi bizden önce birçok girişimler yapılmıştır. Fakat onlar başarılı olamadılar. Çünkü işe teşkîlâtsız başladılar. Bu kuracağımız teşkîlât ile bir gün mutlaka ve elbette başarılı olacağız. Vatanı, milleti kurtaracağız.”

Bu konuşmadan sonra teşkîlât işi görüşüldü. Sonunda Atatürk bana bakarak:

-“Hüsrev, tabancanı çıkar, bu masanın üzerine koy, kararımızı yemin ile de doğrulayalım.” dedi.

Taşıdığım brovnik tabancasını masanın üzerine koydum. Hepimiz ellerimizi bu tabancanın üzerine koyarak ölünceye kadar bu kutsal dava uğrunda çalışacağımıza and içtik.

SON KAHVE

7 Eylül 1938 günü Prof. Dr. Fiessinger, Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ü muayene ettikten sonra kendisine şöyle der:

-“Görüyorum ki, önerilerimi pek dikkate almıyorsunuz. Oysa sıhhatiniz her şeyden önemli. Sigarayı azaltmış olmanız çok memnuniyet verici, ancak yanında lütfen kahve içmeyin. Şu anda sizin için bir fincan kahve bir kadeh alkolden daha tehlikeli. Lütfen kahve içme alışkanlığından vazgeçelim.”
“Tamam Doktor, siz nasıl istiyorsanız öyle yapalım. Ama son kahvemi birlikte içmeyi teklif ediyorum size.”

-“Emriniz olur.

Biraz sonra kahveler gelir, biri şekerli diğeri şekersizdir. Gazi, Doktor’la sohbet ederek kahvesini içer ve bu kahve Atatürk’ün hayata veda etmeden önce içtiği son kahvedir.

Doktor saraydan ayrıldıktan hemen sonra manevi kızı Sabiha Gökçen Hanım, nöbetçi doktordan izin alarak Paşa’nın odasına girer. Gazi, onu görür görmez hemen yanına çağırır.

Atatürk ile Gökçen arasında geçen konuşma şöyledir:  

– Gel Sabiha, gel çocuk. Sana bir sır vereceğim.
-Emredin efendim.
-Şu masanın üstündeki kahve fincanını görüyor musun?
-Evet, efendim.
-İşte o benim içtiğim son kahve… Profesör Fiessinger kahve içmemi kati surette yasakladı.

Sabiha Gökçen Atatürk’e ait olan kahve fincanını alarak odadan çıktıktan sonra tam 65 yıl bu kahve fincanını telvesiyle birlikte sakladı.

 

Atatürk’ün hayatından bazı anılar

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

1 Yorum

  1. 3 hafta önce

    Guzel insan, nurlar icinde uyu. Allah senin ve diger gazi ve sehitlerimizin emegini bosa cikartmaz umarim, ve 2023 de Cumhuriyetimize Ergenekondan cikis imkani verir. Padisah yok diyecegimiz guzel gunler umuduyla.

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!