Ateş ve su

Yavuz Alogan yazdı...

Ateş ve su

Memleketin yarısını sel götürürken, öteki yarısı alevler içinde kaldı. Ateşte yandık, suda boğulduk.

Bozkurt ilçesinden bir yurttaş, “En büyük sel felaketi 1963’te olmuştu fakat böylesini hiç görmedik,” dedi. Bazı yurttaşlar selin tepelerden koptuğunu, tsunami gibi geldiğini söylediler.  Videolarda azgın suların tepelerden inerek imara açılan dere yataklarına yöneldiğini, anaforlanarak çok katlı apartmanların temelini oyduğunu gördük.

Burada göze çarpan sorun Hakikat’in bilinmemesidir. HES barajlarında taşkın sularını tahliye edecek kanal ve tüneller (derivasyon), fazla suyun tahliyesini sağlayan kapaklar (savaklar) usulüne uygun biçimde yapılmış mıdır? Yöre halkı taşkın konusunda zamanında uyarılmış mıdır?  

Felaket bölgesindeki HES’lerin proje ve ihale şartnamelerinin, teknik özelliklerinin yetkililer tarafından açıklanmasını talep etmeliyiz. Madem vergi ödüyoruz, oy veriyoruz, talep etmeliyiz! 

Bütün kabahati HES’lere ve hatalı yapılaşmaya elbette yükleyemeyiz. Daha geçen ay Avrupa’nın batısında 183 kişi sel sularına kapılarak can verdi.  Angela Merkel “Alman dilinde bu yıkımı tarif edecek kelime yok,” dedi.  Karbon salımının yol açtığı küresel ısınma önümüzdeki yıllarda bütün dünyada iklimleri değiştirerek felaketlere yol açacak. Denetimsiz kapitalizm dünyayı yok oluşun eşiğine getirdi.

Devlet’ten ülkemizin bilimsel birikimini kullanarak uzun vadeli, en az elli yıllık planlama yapmasını talep etmeliyiz.

Bilim adamları küresel ısınma nedeniyle Afrika iklim kuşağının Akdeniz Havzası’na, Akdeniz ikliminin de kuzeye doğru yer değiştireceğini söylüyorlar. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) daha geçenlerde (08. 08. 21) açıklanan raporuna göre, Akdeniz bölgesinde sıcak hava dalgaları, kuraklık ve yangınlar bekleniyor. Raporda “500 milyon nüfuslu Akdeniz bölgesi iklim değişikliğinin merkezi olabilir” deniyor. Devlet’in bu konuda planlama yapmasını, ormanları korumasını, yapılaşmayı durdurmasını talep etmeliyiz.

Burada durup Akdeniz ülkelerindeki yangın söndürme imkân ve kabiliyetlerini içinde bulunduğumuz sefil ve karışık durumla kıyaslamaya, çok ilginç bir karakter olan Orman Bakanı’nın tuhaf sözlerini eleştirmeye gerek yok. Herkes ne olduğunu gördü, anladı.

Saray yanlısı bazı muhterisler bizdeki yangınların Akdeniz Havzası’ndaki iklim değişikliğiyle ilgili olmadığını, ormanları PKK’nin yaktığını kanıtlamak için çabaladılar. İşgalci emperyalistlerin petrol bölgelerine bekçi köpekliği yapan PKK’nin, ABD ve AB’nin baskısı altında ezilen Sayın Saray’dan ya da onun yerine gelecek işbirlikçi bir hükümetten yeni bir “çözüm süreci” beklerken, merkezî bir kararla ormanları ateşe vermesi pek makul görünmüyor. Elbette bazı HDP’li unsurların, koparılan yaygara üzerine, “Ormanları yakıyormuşuz” diye hareketlenip orayı burayı tutuşturmuş olmaları mümkündür. Daha önce de böyle şeyler yaptılar.

Dış güçlerin bazı PKK unsurlarını kullanarak doğal afetleri azgınlaştırıp egemenliğimize kastederek bizi iyice teslim almak istemiş olmaları da mümkündür. Devlet olarak senin bu türden iç ve dış saldırıları önlemek için ne yaptığın, orman güvenliği için nasıl bir planlama çalıştığın, imkân ve kabiliyetlerini nasıl geliştirdiğin önemlidir. Etnik kışkırtmaları körükleyerek selden kütük kapmaya çalışmak vatanseverlik değildir. 

Yangın ya da sel felaketlerinin ilk anlarında Türk Ordusu’nun istihkâm birlikleriyle, iş makineleri, seyyar mutfakları ve disiplinli gücüyleneden müdahale etmediğini sormalıyız. (Bu arada Kızılay diye bir kurum vardı, ne oldu?) Askerin halkla temasından, kaynaşmasından mı çekindiler de ormanların günlerce cayır cayır yanmasına, taşkın karşısında halkın sefil olmasına göz yumdular.

Şu anda aklıma Rauf Orbay’ın “Siyasî Hatıraları” geldi. 

15 Ağustos 1922 günü Ankara’da büyük bir yangın olur; “… söndürme vasıtalarının noksanlığı ve susuzluk yüzünden genişleyerek, Kurşunlu Camii’ne de sirayetle, zaten harap olan şehri bütün bütün kül etmek tehlikesini arz” eder. Karargâhından çıkarak askerleri seferber eden Mustafa Kemal,“ilerleyen yangının mevcut su ile söndürülemeyeceğine kanaat getirince, tahrip kalıpları kullanılmasını emrederek, felâketi yirmi küsur ev ile bir cami ve dükkânların yanmasıyla durdurmaya muvaffak” olur (Örgün Yayınevi, s.497-9).

Neyse, konuyu dağıtmayalım…

Türk Hava Kurumu’nun, Kızılay’ın ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin eski hâliyle Türk milletine iade edilmesini kuvvetle talep etmeliyiz. Madem seçimlerde ve referandumlarda oy vererek Saray Rejimi kurduk, kitlesel açıklama yaparak, dilekçe vererek, mitingler ve yürüyüşlerlebunları talep etmeliyiz!

Temel sorun Hakikat’in halk kitlelerinden gizlenmesidir. Gerçekler ancak sosyal medyadaki yalan ve yönlendirme sağanağının içinden dikkatle seçilerek öğrenilmektedir. Bu küçük doğru haber/yorum aralığını kullanarak gerçeklere ulaşabilenlerin sayısı çok azdır.  Nüfusun büyük bölümü rejime bağlı merkez medyanın yönlendirmesiyle gerçeklerden uzak tutulmaktadır.

Siyasî iktidar Hakikat’in kısmen görülebildiği o dar alanı da kapatmaya hazırlanmaktadır. Saray’ın İletişim Başkanı Fahrettin Altun “Hassas dönemlerde sosyal medya üzerinden toplumda bir infial ortamı oluşturulmak istenmektedir” derken, Sayın Saray “Sosyal medyaya hiç olumlu bakmıyorum,” dedi.  Kendileri olumlu bakmadığına göre, tebaanın da olumlu bakmaması gerekiyor. Sosyal medyanın olumsuz bir şey olduğunu, daha doğrusu neyin olumlu neyin olumsuz olduğunu ancak Saray’dan öğrenebileceğimizi anlıyoruz.

Sayın Reis “Ekim ayından itibaren bununla ilgili de Meclis’te bir çalışma yürütülecek” dediğine göre, bekleyeceğiz. Oy verip seçmişiz, her türlü yetkiyi vermişiz, anayasa yapma yetkisini bile kaptırmışız, elbette “çalışma yürüterek” infiale kapılmamızı önleyecek.Böylelikle sadece resmî kaynakların doğruladığı haber ve görüntülere itibar edeceğiz.

Ben Türkiye’nin bu noktaya nasıl geldiğini ya da getirildiğini hâlâanlayabilmiş değilim. Sizi bilmem ama şu son yirmi yılda olanlar bana rüya gibi geliyor.

Türkiye, devlet aygıtlarını kullanan siyasî iktidarların Devlet tarafından denetlenmesine imkân veren anayasal bir yapıyı tarihsel olarak bir kez daha inşa etmek zorunda kaldı. “Seçimi kazandım o hâlde devlet benim” diyen, kendi partisinin siyasî çıkarlarına uygun kanun çıkaran, hükmetmek için anayasa değiştiren ya da “sıfırdan” anayasa yapan hiçbir iktidar meşru değildir. Toplumsal Sözleşme’yi yenilemek zorundayız. Seçim kazanıp iktidara gelen her siyasî partinin meclis çoğunluğunu kullanarak kendi anayasasını kabul ettirdiği bir ülkede   Devlet’in varlığından söz edilebilir mi?

Bu kasvetli ve acılı Pazar gününde herkese akıl fikir, baş sağlığı, sabır metanet ve gerektiğinde talep etme, gerektiğinde infiale kapılma cesareti diliyorum.

yalogan@gmail.com