Auschwitz tanığı bir yazar: Tadeusz Borowski

featured

Ali Yıldız yazdı

Dünya canlıları içinde hiçbir tür, insan kadar vahşi değildir. Tüm canlılar, hayatta kalmak için birbirini yemek zorundadır ama, bu eyleminden zevk alan, övünç duyan, sadece insanoğludur. İnsan, şiddete olan yatkınlığı sayesinde, türünü sürdürmeyi başarmış; ancak acımasızlığından ders çıkaramadığı gibi, bugüne kadar da barışın egemen olduğu bir dünyayı kuramamıştır. Bilinmez diyarlara düzenlediği her sefer, pupa yelken denizlere açıldığı “keşifler çağı” bile; insanın insana uyguladığı vahşetin, soykırımın tarihidir aslında. Uygar insan, “ilkel” olanı dize getirmiş, gemisinin ambarını kölelerle doldurmuştur. Soru şudur: İnsanlık tarihi, sürgit gelgitlerle mi şekillenecek, tarihsel akışta hep başa mı dönülecek? Unutmamak gerek, bilimsel gelişmelerin ivme kazanmasıyla, uzayda yolculukların yapıldığı bir evreye geçilmiş olsa da; her üretilen bomba, bir öncekinden daha fazla insanı öldürmekte. İnsanın en trajikomik tarafı ise, bir başkasının geçmişini karalarken, kendi tarihini aklama çabası.

Günümüzde süren savaşlara rağmen, insanlık tarihinin en kanlı iki savaşı da, “medeni dünya” denilen yaşlı kıta Avrupa’da başladı. Kapitalizmin, paylaşım kavgasıydı olup biten. Binlerce insanın kanıyla sulandı dünya. Alman burjuvazisi daha fazlasını istiyor, tüm dünyanın egemenliğine soyunuyordu. Ülkesinde, işçi sınıfı hareketleri güçlenmiş, iktidarı zorlamaya başlamıştı. Karşı bir saldırı gerekiyordu. Önce komünist önderlerden başlandı, Karl Liebkneck ve Roza Luxemburg öldürüldü. Nazizm’in yükselmesiyle birlikte, baş belası olan sendikalara, işçi temsilcilerine, ardından sosyalistlere geçilecekti. Birçok yazar, düşün insanı, akademisyen, ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Faşizmin yolu açılmıştı. Ari ırk masalı, dağıtılan yardımlarla, yığınlar uyutuluyordu. Yoksulluğun sorumluları belliydi, bunlara en son Yahudiler ve diğer etnik unsurlar eklenmişti. Meydanlarda kitaplar, sokaklarda “düşmanın” evi, işyeri kundaklanıyor, yakılıp yıkılıyordu.

Avrupa’nın göbeğinde tüm bunlar yaşanırken, Tadeusz Borowski’nin hayatı, 1922’de Sovyetler Birliği’ne bağlı, Ukrayna’nın Polonyalılardan oluşan komününde başladı. Biraz serpildiklerinde, kardeşiyle birlikte, Polonya’ya gitmeye karar verdiler. Aslında aldıkları, iyi bir karar değildi. Anavatanlarına vardıklarında, II. Paylaşım Savaşı patlak verecek, Polonya işgal edilecekti çünkü.

Ülkesi Polonya’da, 1940 yılıyla birlikte, Nazi işgali başlamış, bütün hayat yeraltına inmişti. Tadeusz Borowski, işgal altındaki ülkesinde, önce illegal olarak liseyi, ardından gizli gizli gittiği, Varşova Üniversitesi Leh Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Edebiyata duyduğu ilgi, onu şiirle, öyküyle buluşturmuştu. Yazdıkları, Varşovalı direnişçiler tarafından çıkarılan ve el altından dağıtılan, aylık edebiyat dergisi Droga’da yayınlanıyordu. Borowski çok mutluydu, ülkesinin mücadelesine şiirleri, öyküleriyle destek veriyor;   öte yandan, Almanların ünlü SS’leri de, boş durmuyordu. Her şeyi deşifre etmişlerdi, yapılan baskınlar sonucu, Tadeusz Borowski’nin de içinde bulunduğu, birçok yurtsever yakalandı. Borowski, ünlü Auschwitz, Natzweiler-Struthof ve Dachau toplama kamplarına gönderildi. Kamplarda yaşananlar, insanlık dışıydı. Auschwitz toplama kampının girişinde, “Arbeit macht frei” yazıyordu: “Çalışmak özgürlüktür.” Kamplarda toplanan insanlar, her türlü işlerde çalıştırılıyor, hasta düşenler gaz odalarına gönderiliyordu. Salt çalıştırılmakla kalınmıyor, Alman doktorları tarafından denek olarak kullanılan tutsaklar, çeşitli işkencelerden geçirilirken; buz üstünde tutuluyor, bedenlerine ilaçlar verilerek, direnç testleri uygulanıyordu. Bilim de bilimci de, Nazizm’in hizmetindeydi.

Alman birlikleri, Avrupa devletlerinin birçoğuna, kurşun bile sıkmadan girmiş olmanın verdiği yanılsamayla, baş düşmanı komünist Rusya’ya saldırmıştı. Geçtikleri her yeri kana buluyor, yakaladıkları insanları, zevk için öldürüyorlardı. Savaşın en büyük kıyımı, Sovyet topraklarında yaşanmaktaydı. Ancak geçmişte, Napolyon’un da hesap edemediği bir gerçekle karşılaştılar: Kara kış. Kızıl Ordu, Alman birliklerini Stalingrad’a kadar çekerek, hiç beklemedikleri bir yenilgiye uğrattı. Başta Alman tankları olmak üzere, Almanların tüm donanımları soğuktan donmuş, hareket edemiyorlardı. Tek çare, geri çekilmekten de öte, kaçmaktı. Kızıl Ordu, Nazileri Berlin’e kadar kovalamaya başlayarak, savaşın sonunu getirdi. Adolf Hitler, eşi Eva Braun’la birlikte kapandıkları sığınakta intihar etmiş, sonra da cesetlerinin yakılmasını istemişti. Bu sayede Tadeusz Borowski, 1945 yılında özgürlüğüne kavuşmuş, gaz odasına gönderilmekten kurtulmuştu. Gaz odası, belleğinde derin izler bırakmıştı.

Nazizm’in insana bakışının en somut örneği, savaş sonrasında oluşturulan Nürnberg Mahkemesi’nin incelemesi sonucunda ortaya çıktı. Fransız Savcı Jocǫues Delarue, gaz odalarına gönderilen esirlerin, saçlarının kesilmesine anlam verememişti. Araştırmalar,  kesilen saçların cephedeki Nazi askerlerinin ayaklarının üşümemesi için, botlarına keçe yapıldığını gösteriyordu. (*)

Nazizm’in yenilgisinden sonra, tüm dünya edebiyatında patlama yaşanıyordu. Yazarlar, savaşta ve toplama kamplarında yaşananları, antifaşist eserlerinde yansıtmalarına rağmen; Tadeusz Borowski’nin anlattıkları, gerçeğin ta kendisiydi. Şiirlerini topladığı kitabının basılmasının ardından, iki öykü kitabı daha yayınlandı. Sevinci kısa sürmüştü. Yaşadıkları, tanıklık ettiği anıları, peşini bırakmıyordu. 1950 yılında Polonya Ulusal Edebiyat Ödülü’nü alan Borowski, acılı hayatına bir yıl daha dayanabildi. Kendi sonunu belirmekte bulmuştu çareyi. Yaşadığı tutsaklık boyunca, en çok gaz odalarından bahsedilip durulmuştu. Öyle yapacaktı. Gaz sobasını sonuna kadar açtı, intihar ettiğinde yirmi sekiz yaşındaydı.

Son söz yerine, ne söylenebilir? Soykırıma uğradığını söyleyenler, soykırım uygulamaya devam ediyorlar hâlâ. Din adamları, köhnemiş ideolojiler, hep ölümden yana. Sav bellidir, tarih tekerrür edecek. Belki de bu yüzden, bilimkurgu yapımlar, uzaylı yaratıklarla girişilen savaşı anlatmakta ısrarlı. Biran önce ölmeli, barış ve huzur, sadece cennette.

Ölümü kutsayanlara inat, ne olursa olsun, umut insanda. Değiştirip dönüştürecek, dünyayı cennete çevirecek, başka güç var mı?

[email protected]

 

* Bkz: Jocǫues Delarue, Gestapo, Çeviren: Ayda Düz, Ararat Yayınevi, İstanbul 1969.

 _____

Tadeusz Borowski

TAŞLAŞAN DÜNYA*

Pawel Hertz’e adanmıştır.

Şu uçsuz bucaksız evrenin, gülünç bir sabun köpüğünden farksız ve akıl almaz bir hızla sönüp gideceği düşüncesi, tıpkı bir kadın vücudundaki meyvenin olgunlaşmaya durması gibi, gitgide kökleşiyor içimde ve içim titreyerek bekliyorum. Şu koca evrenin, parmaklardan akıp giden su gibi, bir hiçe dönüşeceğini düşündükçe, cimri bir insanın içini kemiren huzursuzluğun bir eşi de benim içimi sarıyor. Günün birinde evrenin -belki bugün, belki ancak yarın ya da birkaç yıl içinde- kunt bir malzemeden değil de sönüp giden sos tonlarından oluşmuşçasına, hiçe dönüşeceğini düşünüyorum. Şunu söyleyeyim ki, savaştan beri kunduralarını pek seyrek boyamış olan ben, pantolon paçalarına sinmiş tozu toprağı hemen hemen hiç fırçalamamış, yanaklarındaki, çene ve boynundaki çalıları hiç değilse iki günde bir tıraş etmeye bile zorlanmış olan, zaman yitirmemek için tırnaklarını yiyerek kısaltmış, ne ender bulunur kitaplar ne de olağanüstü sevgililer edinmiş olan ve bu vurdumduymaz tutumla, yazgım ile evrenin anlamı arasındaki bağlılığı bir bakıma açıklamış olan ben, tek başıma yaptığım uzun gezintileri çok sevdiğimi kısa bir süre önce keşfettim. Bu gezintiler beni, sıcak ikindi vakitleri, kentimin işçi kesimine götürüyor.

Yıkıntıların, bayat francalalar kırıntısı tadındaki o eskimiş, kurumuş tozunu derin soluklarla içime çekmeyi seviyorum. Başım, eski bir alışkanlıkla sağ omzumun üzerine eğilmiş, içimde kötü kötü ve gizli gizli alay ederek, kocamış köylü kadınları seviyorum. Bu köylü kadınlar, yıkılmış apartmanların duvarları dibindeki öteberileri üzerine eğilmiş, duruyorlar. Gece yağan yağmurdan kalma su birikintilerinin arasında, üstleri başları pis içinde çocuklar, kirli bir paçavranın ardına düşüyorlar. İnsandan yoksun caddelerde sabahtan akşam geç vakte değin tramvay raylarına kaynak yapan toz toprak içindeki, ter kokan işçileri de seyrediyorum. Yavaş yavaş otlarla kaplanan bu yıkıntıların, bu köylü kadınlar ile içine un karıştırmış oldukları kaymaklarının, pis kokulu ayakkabılarının, tramvay raylarının, çocukların ardına düştüğü kirden keçeleşmiş paçavraların, demir çubukların, ağır balyozların, adaleli kolların, işçilerin yorgun gözleriyle vücutlarının, cadde ile caddenin ardındaki kücük alanın, üzerlerine kalabalığın öfkeli homurtusu sinen, üzerlerinden rüzgârca sürüklenen bulutların geçtiği odun yığınlarının – bütün bunların, birdenbire karmakarışık olup, herhangi bir yerde uçuruma düştüğünü, ayaklarımın dibine, neşe içinde şırıl şırıl akıp giden bir deredeki iskelenin altına, ağaçların ve göğün yansıdığı yere, gömülüp gittiğini, bir aynadan izlercesine, apaçık ve dupduru görüyorum.

Kimi zaman öyle geliyor ki bana, sanki benim duygularım da -hemen hemen biyolojik bir biçimde diyeceğim- tıpkı duygulardan yoksun bir maden cevheri gibi katılaşıp taş kesilmektedir içimde! Dört açılmış gözlerimle dünyaya baktığım, tıpkı pencere kenarından yürüyen genç bir kedi gibi, caddelerden hayret içinde ve dikkatlice geçtiğim geride kalmış yılların tam tersine, bugün tam bir kayıtsızlıkla dalıyorum işleri güçleriyle insanların içine, dizlerinin çıplaklığı ve farkına varılmaksızın bir sanat yapıtına dönüşmüş karmakarışık saçlarıyla çekici kızların sıcacık vücutlarını, hiç duygulanmaksızın okşuyorum. Gözlerimi kısıyor ve kıstığım gözlerimin arasından, kozmik rüzgârın ani bir darbeyle bütün insan ve kalabalığını bir ağacın tepesine nasıl fırlattığını, bütün vücutlarını koca bir anaforun içinde nasıl döndürdüğünü, hayretten açık kalmış ağızları nasıl çarpıttığını, pespembe çocuk yanaklarını kıllı erkek göğüslerine bastırdığını, sıkılmış yumruklarla paçavralaşmış renkli kadın giysilerini yaladığını, doladığını, bembeyaz baldırları köpüklü dalgalar gibi yukarıya havalandırdığını, şapkalarla dalgalarla saçlı başların bu dalgaların altından nasıl dışarı fırladığını, bütün bu görülmemiş karışımın insan kalabalığıyla pişirilmiş bu korku veren çorbanın, caddeler boyunca nasıl akıp gittiğini, yolun kenarlarından aka aka, sonunda, koca bir kanal tarafından yutulmuşçasına, höpürdeye höpürdeye hiçlik içinde nasıl yok olup gittiğini kısılmış gözlerimin arasından görüyorum.

Onun içindir ki, kocaman, serin granit yapıdan içeri insanca bir vekarla girerken, duygularıma hafif bir horgörünün karıştığı küçümsemede şaşırtıcı bir şey yoktur. Yanıkların bütün izlerinden arıtılmış ve kırmızı bir yol halısı serilmiş geniş bir mermer merdivenden heyecan duymak, alışkın olduğum bir şey değildir -bu yol halısı her tanrının günü dövülür ve temizlikçi kadınlar yorgunluktan inlerler bu sırada- Yanık bir yapının yeni badana edilmiş duvarlarını, yeni pencere pervazlarını inceden inceye gözden geçirir değilim. Ciddi insanların oturduğu dar, ama gene de rahat salonlardan içeri kayıtsız giriyorum. Aslında hakkım olan, ama biliyorum ki, dünya aşırı olgunlaşmış bir meyva gibi dağılır da camlaşmış boşluğa çekirdekler yerine kuru küller dökülür diye bana verilmeyecek olan önemsiz şeyleri bile, aşırı bir nezaketle diliyorum kimi zaman.

Sıcak, tozlu, benzin kokularıyla dolu bir günün ardından, insana tazelik veren karanlık çökmeye yüz tutup da veremli yıkıntıları zararsız bir dekorasyona dönüştürdüğünde, yeni dikilmiş sokak lambalarının ışığında evime dönüyorum. Hiçbir makamca hiçbir kazanç defterine geçirilmemiş olan hatırı sayılır bir para karşılığında bir komisyoncudan aldığım bu daire, taze kireç kokuyor. Pencerenin kenarına çöküp, başımı ellerime dayıyorum. Bitişikteki küçük mutfakta karım bulaşık yıkıyor. Hafif hafif tıkırdayan tabaklardan çıkan ses içime huzur veriyor -içindeki ışıkların birer birer söndüğü, radyoların birer birer sustuğu karşı apartmana bakıyorum.

Bir süre, sokaktan gelen seslere kulak veriyorum: Köşe başındaki tütüncü dükkânından yükselen bir sarhoş şarkısı, sürüyen adımlar, istasyona giren trenlerin boğuk takırtısı, balyozların inatçı, insanın içine işleyen sesleri… Anlaşılan, tramvay işçilerinin gece postası bizim sokağın köşesinde çalışıyor. İçimde büyüyüp duran bir düş kırıklığını hep daha derinden duyuyorum. Beni sımsıkı bağlayan bir ipi koparmak istercesine, enerjik bir hareketle ayrılıyorum pencere önünden, masamın başına geçiyorum. Değerli, yerine konamaz bir zaman kaybına uğradığım duygusu içindeyim. Masanın çekmecesinden kâğıt çıkarıyorum, uzun bir süre önce aynı çekmecenin içine bizzat attığım kâğıtları… Ve dünya bugün dahi henüz bir açıklığa kavuşamamış olduğu için, beyaz kâğıtları üst üste sıralıyorum yeniden. Gözlerimi yarı kapatıyor, tramvay raylarının orada çalışan işçiler için, karışık ve hileli kaymak satan köylü kadınlar için, marşandiz trenler için, yıkıntılar içinde gittikçe koyu bir renge bürünen gökyüzü için, caddeden geçenler için, yeni pencere pervazları, giderek belki de bitişikte bulaşık yıkayan karım için bir dostluk duygusu bulabilir miyim içimde diye düşünüyorum. Bütün bu göz önündeki eşya, olaylar ve insanlarla ilgili gerçek anlamı ele geçirebilmek için kafamı zorluyor, kafamı yoruyorum. Çünkü, gelip geçici olmayan, okkalı, ve taşlara oyulmuşçasına bir nitelik taşıyan şu dünyaya değer büyük, ölümsüz, epik bir eser yazmak amacındayım.

 

* Tadeusz Borowski, Taşlaşan Dünya, Belgesel Öyküler, Çeviren: Zeyyat Selimoğlu, Yazko, İstanbul 1981, s: 198-202.

 

Auschwitz tanığı bir yazar: Tadeusz Borowski

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!