Aynı estetik(!) cerrahi ürünü: Gericiler!

Mihriban Ünal yazdı...

Aynı estetik(!) cerrahi ürünü: Gericiler!

Bir millet, arada “Kurtuluş Savaşı” ve “Cumhuriyet” gibi çok zor, ancak paha biçilmez onurlu bir tecrübe yaşamasına rağmen neredeyse üç yüz yıldır aynı kâbusu görür mü? 

Nihai amaçları sömürgeci güçlerle her zaman örtüşen, “ideolojisi, inancı, ırkı, dini, mezhebi, anayasası, yönetim şekli” gibi nedenlerle değil, sırf bu sebeple sürekli korunup kollanan iş birlikçi sermaye, cemaatler, aşiretler, çıkar grupları ve saray sevdalılarının muhteşem(!) organizasyon ve saptırmasıyla, evet görür!

Batı'ya yakayı kaptırmayı ve tamamen teslim olmayı modernlik, çağa uygunluk diye yutturmaya çalışan sermaye kesimi ile Batı'ya tamamen karşı olduğunu ve geleneği (!) temsil ettiğini söyleyen cemaat, kabile, aşiret, çıkar grupları, her ne kadar birbirlerine taban tabana zıtmış gibi bir izlenim yaratsalar da sürekli birbirlerini besleyen ve yaşamaları birbirlerine bağlı, antiemperyalist bir duruşa sahip olmak çıkarlarına ters düşen, bu sebeple gericilik bakımından birbirlerinin kopyası olan iki kesim.

Öyleyse yaratılan algıyı bir kenara koyarak kendimize şu soruyu soralım, nedir esas gericilik? Bireysel çıkarlar ile aile, aşiret, parti ve şirket… menfaatlerini gözeterek toplumsal gerçeği görmemek ve onu inkâr etmektir!

O halde göz boyamalara ve vicdani sömürülere kanmayalım, sırf dışardan ve şekilci bir gözle bakıp değerlendirerek bu gerici kesimlerin birbirlerine zıt oldukları yanılgısına düşmeyelim.

Bugün bu gerici kesimlerin tamamının, Batı'nın tüketim mallarının ilk alıcısı olması, onlara sahip olmayı modernlikle eşdeğer tutması, devasa mücevherlerini ve tank gibi araçlarını her fırsatta göze sokması, bu sayede bir iki fakir gencin daha bunalıma girmesine sebep olması şaşırtıcı değildir.

Bakarsak holdinglerin, cemaatlerin, aşiretlerin, sağ sol partililerin her şeyden vazgeçip Batı'nın tüketim mallarından bir türlü vazgeçemeyişinin, hepsinin birbirine benzeyen evlerde oturmasının, aynı arabalara binmesinin, yüzlerinin bile aynı estetikçilerin elinden geçmesinin  temelinde bu ilkellik, gericilik yatar. Çılgınlar gibi tüketim, rüküşlük, görgüsüzlük bir ruhi bozukluk olarak kendini gösterir. Şeklen de ruhen de birbirine benzeyen soysuz gericiler cenneti haline gelmiştir ülkemiz!

Bu sebeple emperyalizme teslim olmuş holdinglerin, partilerin, kanalların, derneklerin… 29 Ekim’lerde, 10 Kasım’larda duygusal videolar çekerek Atatürk’e, cumhuriyete ne kadar bağlı oldukları yalanını yutturmaya çalışmaları, onların tıpkı Şeyh Sait’e methiyeler düzen tarikat ve aşiretler gibi gerici oldukları ve kendi küçük çıkarlarını gözeterek ülkenin geri kalmasını umursamadıkları gerçeğini değiştirmez.  

Esasında bütün bu gerici güçlerin yaptığı gibi toplumsal gerçeği inkâr ederek yaşamak, insan doğasını inkâr etmekle eş değerdir. On kişilik bir aile düşünelim, her bir aile üyesinin hayatta kalabilmesi için yemeğe ihtiyacı var, ama iki kişi sofraya el koymuş, diğer sekiz kişiyi sürekli aç bırakıyor, bir süre sonra bu da yetmiyor o iki kişi de kendi arasında güç mücadelesine giriyor! Böylesine insan doğasına ve git gide de toplumsal gerçeğe aykırı bir düzen nasıl ve nereye kadar devam edebilir? Bu tür bir bozuk düzende istediğiniz kadar kanunlarla, polisle, başka yasakçı yaklaşımlarla korku ve kaygı yaratın, bu düzenin devam etmesi mümkün değildir.  Fransa sokaklarında yaşananlar da bunun bir göstergesidir, gerici kesimlerin özenerek taptığı neo-liberalizm iflasın eşiğine gelmiştir.

Bugün toplumsal gerçeğin ve insan doğasının inkârı, tarikatlar, cemaatler, aşiretler, siyasi partiler, saray, holdingler ve tüm gerici güçlerin tipik özelliğidir. Dolayısıyla bu ortamlardan herhangi birinde yetişen ve aynı estetik (!) cerrahi ürünü olan gericilerin bağımsız ve doğal düşünemedikleri, böyle düşünen insanlardan ise son derece rahatsız oldukları ilk bakışta göze çarpmaktadır.

Mustafa Kemal Atatürk onca zorluk ve yokluğa rağmen, ama onurlu şekilde ulusal politikanın ne olduğunu: “Bizim aydın ve uygulanır gördüğümüz siyasal meslek ulusal politikadır. Ulusal politika dediğim zaman kastettiğim anlam şudur: ulusal sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak, ulus ve ülkenin gerçek mutluluğuna ve bayındırlığına çalışmak, gelişigüzel büyük emeller peşinde ulusu oyalamamak ve zararlandırmamak, uygarlık dünyasından uygarlıklı ve insanca muamele, karşılıklı dostluk beklemek.” şeklinde sözlerle anlatmıştır.

İşte gerici güçler, her şeyden önce bu “kendi gücümüze dayanma” imkanlarımızı bir bir yok etmekte, ülkenin gerçeğini inkâr ederek halkı boş, sanal, yarasına derman olmayan gündemlerle oyalamakta, dünyadaki diğer ulus ve uluslararası kurum ve kuruluşlardan saygın bir muamele görmeyi talep etmek yerine onların emir eri olmaktadır. Tam da bu sebeplerle  ülkemizde bu işlere aracılık ve hizmet eden ne kadar güç varsa kendini reklamlarla, göz boyamalarla şeklen farklı göstermeye çalışsa da gericidir. Ne yazık ki ülkemizde sağ da sol da siyaset de sivil toplum da sermaye de basın da işte bu gerici güçlerin elinde oyuncak olmuştur.

Ülkenin ilerici, aydın hareketini oluşturabilecek kişi ve yapılar ise zaman içinde ve planlı şekilde tasfiye edilmiştir. Bu amaç uğruna bilim insanlarımız, gazetecilerimiz, aydınlarımız öldürülmüş, ancak ülkemiz onların katillerinin çılgın tüketicisi olmaktan yakasını kurtaramamıştır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün onca yokluk, zorluk içinde ama onurlu şekilde ulusal politika ilkelerinden taviz vermeyen duruşunu bugün temsil eden bir siyasi parti, hareket, sivil toplum örgütü, şirket, televizyon var mı? Bir tekinin tüzüğünde, programında buna benzer ilkelere yer verilmiş mi? O halde biz yere düşen onurumuzu nasıl kurtaracağız, bu ülke için canından geçmiş insanlara borcumuzu nasıl ödeyeceğiz? Gerici güçler topluma bu kadar kök salmış ve teşkilatlıyken biz ayrı yerlerde ve birey birey kaprislerimizle daha ne kadar savrulacağız? Toplumsal gerçeğin ve insan doğasının bizlere borç olarak yüklediği ve aslında ilerlememizin de aydınlanmamızın da gereği olan sorumluluklarımızı yerine getirmek için emir talimata mı ihtiyacımız var?

Son günlerde bir hukuk reformudur (düzeltme) konuşulup duruyor, ama bu hukuk reformu da toplumsal gerçeklerimize göre değil, bahsettiğimiz gerici güçlerin efendilerinin  isteklerine göre yapılacak gibi görünüyor.

Basın ve haber verme özgürlüğü çerçevesinde ağır da olsa eleştirel, zülfüyâre dokunan her habere erişim engeli getirip dava açarak, unutma hakkı gibi bir kavramın ardına sığınıp güç sahiplerinin kirli tüm geçmişlerini silmeye çalışarak, mezuniyetine ayakkabı alamadığı için AVM’lerden atlayıp intihar eden gençleri seyrederek, bir yıldır ev kirasını ödeyemeyen emeklileri umursamayarak, evine haciz gelen gazilerimizi görmezden gelerek, bilgisayarı olmadığı için derslere bağlanamayan çocuklarımızı unutarak, vergi ve pirim borçları boyunu aşan esnafın perişanlığıyla dalga geçerek, genç işsizleri depresyona sürükleyerek, adaleti salak televizyon programlarından bekleyerek, devleti, bakanlıkları tarikat ve cemaatlere peşkeş çekerek, küçücük çocukları sapık şeyhlerin insafına terk ederek, tarlalarımızı boş bırakarak, köylüyü, çiftçiyi aşağılayarak, sokakta yaşayan insanları, aç yatan çocukları görmezden gelerek mi hukuk reformu yapacağız?

Yoksa tüm bu devasa sorunlar ve gerçekler göz ardı edilip halka düşen hukuk reformu trajikomik şekilde maske, mesafe, trafik cezası gibi konularda aslan kesilmekle mi sınırlı kalacak? Böyle hayat mı olur ki eve sığsın! Kırmızı ışıkta geçen bir vatandaşın cezasını ertesi gün kapısına gönderen, ama anayasayı defalarca ihlal edip Ayasofya’da medrese açmayı düşünen ve varlığı kanuna aykırı tarikat ve cemaatleri görmezden gelen, vergi kaçıran holdingleri bir çırpıda affeden, daima gerici güçlere çalışan, ama Türk Milleti’ni yok sayan bir hukuk reformu(!)!

Artık ülke gerçeklerini inkâr etmeden hareket etmek zorundayız. Türk Milleti’nin varlığını devam ettirebilmesi için bu şarttır. Hem tarihin hem de içinde bulunduğumuz çağın bize borç ve görev olarak yüklediği sorumlulukları yerine getirmek için hazırlıksız yakalanma lüksümüz yoktur! Gerici güçler ve efendileri öyle emrettiği için değil ihtiyaçlarımız ve toplumsal gerçeğimiz öyle emrettiği için çok çalışıp bir plan ve program çerçevesinde bir araya gelerek sorunlarımıza uygun çareler aramak zorundayız. Yoksa Türk Milleti bir kez daha kendi toprağında esir edilmek, boğulmak istenmektedir. Bunu onurlu ve sorumlu herhangi bir yurttaşın kabul etmesi mümkün değildir!

Virüsün etkisiyle ülkemiz gibi dünya da bir değişimden geçiyor, bu değişimin sonuçları ne kadar iyi ne kadar kötü olacak şimdilik bilmiyoruz, ancak bu virüs illetinin ardına sığınılarak tüm dünya Hitler, Mussolini faşizmlerine rahmet okutulan bir dönemden geçiriliyor dediğimde arkadaşlarım bana gülüyor. Oysa ben laboratuvarda üretilmiş de olsa doğal şekilde oluşmuş da olsa virüsün varlığını inkâr etmiyorum, sadece virüs bahane edilerek yapılanları söylüyorum.

Baksanıza “Tamamen sizin sağlık ve yaşamınızı düşünüyoruz!” diyenlerin ne çabuk emir eri oluverdik! Bana öyle geliyor ki tüm dünyada virüsün ardına sığınılıp teknoloji, internet ve dijital araçlar da kullanılarak yapılan faşist bir darbedir! Üstelik tüm bu olanlar, içinde teknoloji, internet, dijital geçtiği için ilerici uygulamalar gibi göstermeye çalışılsa da yapılanların doğaya ve insan yaşamına aykırılığı nedeniyle ilerici bir yönü olmadığını söyleyebiliriz. Öyleyse toplum olarak dünyanın gittiği bu yeri de iyi okumak ve buna göre gerektiğinde sistemin dışına çıkarak kendi imkân ve doğamıza uygun, sıra dışı hazırlıklar yapmak zorundayız.

Bunu yaparken de özellikle “ülkemizin yaramaz, teslim olmayan çocukları” na alan açmalıyız.  Belki de sadece dışardan bakıldığında ele avuca sığmaz, uyumsuz, yaramaz görünen o çocuklar doğaya ve insan yaşamına, dolayısıyla toplumsal gerçeklere uygun davranıyordur kim bilir! Bizim bir çırpıda asıp kesip yargıladığımız çocuklardır aslında ilerici olan! Hatta Tanrı bile o “yaramaz çocuklar” kendi doğasına uygun davranma mücadelesi verdikçe gücünü, büyüklüğünü hissediyordur! O halde virüsü de bahane ederek dünyada tanrılık taslamaya çalışan gerici güçlerin ve iş birlikçilerinin esir etmeye, yok etmeye çalıştığı dünya güzeli  “yaramaz çocuklarımızı” da korumak, hukuk reformunu onlar için de yapmak, onların geleceği için çalışıp üretmek boynumuzun borcudur! Kaybedecek zamanımız, daha fazla bekleyecek lüksümüz yoktur!