Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa anlatıyor

26 Ağustos'tan 30 Ağustos'a, Büyük Taarruz'dan Büyük Zafer'e -1

Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa anlatıyor

Giriş

Türklüğe yönelik “Nefret Söylemi”nin, Türklerin soyunu kırma tasarılarının, Anti-Türkizm’in tarihsel kökleri, eski çağlara dek gider; ancak, bunun iyi belgelenmiş dönemi, 1095 Haçlı Seferlerinden günümüze uzanmaktadır.

Trandafir G. Djuvara, “Türk İmparatorluğunun Paylaşılması Hakkında Yüz Proje” kitabında Türk karşıtlığının 1281-1913 yılları arasında kalan 632 yıllık bölümünü belgelerle, haritalarla gözler önüne sermiştir.[i]

İngiltere Başbakanlarından William Gladstone, 1876’da yayımlanan “Doğu Sorunu ve Bulgar Vahşeti” kitabında, Türkleri kökleri kazınması gereken insanlık dışı barbarlar olarak damgalıyordu.[ii]

Gladstone’un Türklerin kökünü kazıma tasarısı 1912-1913’te Balkan Savaşları’nda gerçekleşecekti. Balkan Savaşlarının amacı, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki topraklarından kovulması ve Türklerin Balkanlardan atılmasıydı. Bulgar, Romen, Yunan, Sırp ittifak güçleri, Balkanlardaki milyonlarca Türk ailesini topraklarına, evlerine, tarlalarına, paralarına el koyarak, onları salt Türk oldukları için “tehcir” etmiş ve öldürmüşlerdi.

1914’te Birinci Dünya Savaşı çıkınca, bu kez de İngiliz Başbakanı Llyod George, Gladstone’un 1876’da ortaya koyduğu Türklerin kökünü kazıma tasarısını yineliyor; Türklerin insanlığın kanser hücresi olduğunu, beyaz adamın Amerika kıtasında yerli Kızılderililere uyguladığı “uygarlaştırma” yönteminin aynen Anadolu’da Türklere uygulanması gerektiğini duyuruyordu.[iii]

Kont Ostrorog 1915’te Birinci Dünya Savaşı sürmekte iken Fransızca olarak yazdığı “Türk Sorunu” kitabında, Türkiye’nin Anadolu’daki topraklarının İngiltere ve Fransa arasında paylaşılması tasarısını ortaya koyuyordu.[iv]1916’da İngiliz-Fransız Sykes-Picot tasarısı, Anadolu’yu Türk karşıtlığına dayalı Ermeni, Rum, Süryani, Kürt vs. devletler kurarak parçalamayı ve Türklüğü Anadolu’da boğmayı amaçlıyordu.

Birinci Dünya Savaşı sırasında işgalci Rus ordusuna eklemlenen silahlı Ermeni çeteleri Van vs. Doğu illerimizde sivil Türklerin kökünü kazımaya yönelik vahşi katliamlarda bulunmuşlar, Fransız ordusunda Fransız tektipleri giyerek Türklere karşı savaşmışlardı. Ermeni çetelerinin 1917 sonu ve 1918 başında Anadolu’nun Doğusunda Türklerin kökünü kazımak amacıyla yaptıkları vahşetler, yabancı gazeteciler tarafından yerinde görülerek belgelenmişti.[v]

Savaş bittikten ve yenilen Osmanlı İmparatorluğu 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşmasını imzaladıktan sonra, Anadolu’nun Doğusunda bir Ermenistan ve bir Kürdistan kurmak için çalışmalara başlayan galip devletler, 15 Mayıs 1919’da Yunan ordusunu İzmir’e çıkartarak, Anadolu’nun Batısında bir İyonya Devleti ve Kuzey Doğusunda bir Pontus Rum devleti kurmaya girişmiş; Türkleri salt Türk oldukları için katletmeye başlamışlardı.

Paris Konferansı’nda bir araya gelen İngiltere, Fransa, İtalya, ABD temsilcileri, 24 Haziran 1919 günü yayımladıkları bildirilerinde, Türk’ü ırk olarak yıkıcı, barbar, uygarlık düşmanı olarak damgalarken, amaçlarının Türk olmayan ırkları Türk yönetiminden kurtarmak olduğunu tüm dünyaya açıkça duyuruyorlardı.[vi]Amaç, Türklüğün kökünün kazınması, soyunun kırılmasıydı.

1912-1913 Balkan savaşlarında kökü kazınmaya başlanan Türklüğü, Anadolu’da yok etmeye girişen emperyalizme karşı direnişte “Müdafaa-yı Hukuk ve Reddi İlhak” dernekleri, Erzurum, Sivas Kongreleri, “Kuva-yı Milliye”, “Misak-ı Milli” (Ulusal And), TBMM, Türklüğün ölüm kalım savaşı demek “Milli Mücadele”yi, “İstiklal (Bağımsızlık) Savaşı”nı başlatmış ve sonunda; 26 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz ve 30 Ağustos 1922’de Büyük Zafer’le Türklük Soykırımdan kurtulmuştur.

Bu ölüm-kalım şavaşının 97. yıl dönümünde, yapabileceğimiz en doğru şey, o tarihte ordularımıza, Mehmetçiklerimize komuta eden Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa (Atatürk), Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü gibi komutanlarımızın, gerçekleştirdikleri Büyük Taarruz ve Büyük Zafer konusunda, o günlerde sıcağı sıcağına kendi anlattıklarını aynen yayımlamaktır.

Ve ilk söz, Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa’nındır.

Atatürk, 26 Ağustos’tan 30 Ağustos ve 9 Eylül’e dek Büyük Taarruz ve Büyük Zafer konusunda ilk ayrıntılı açıklamayı 4 Ekim 1922 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde gerçekleştirmiştir. Bu konuşma, daha sonra 1945’te Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri’nin 1. cildinde yayımlanmış ve daha sonra dili güncellenerek Belgelerle Türk Tarihi Dergisi’nin Ağustos 1986 günlü 18. sayısında yayımlanmış olmakla birlikte; Atatürk Meclis’te konuşmakta araya giren milletvekillerinin sözlerini aktarmadıkları ve de Atatürk’ün kimi sözlerini çarpıttıkları için, çok çok önemli olan kimi olgular, bu yayınlarda okuyucunun bilgisinden kaçırılmıştır. Bunlardan en önemlisi, Atatürk’ün 1923 olarak bilinen “HALKÇILIK PROGRAMI”nı ve “Halkçılık ilkesine dayalı bir Anayasa tasarısı hazırladığını, daha 1922’de, yani Büyük Taarruz başlamadan aylar önce, bir cephe denetlemesi sırasında, Bolu milletvekili Tunalı Hilmi Bey’e açıklamış olduğu gerçeğidir. Hilafet ile Saltanatın ayrılması ne denli 30 Ağustos 1922 Büyük Zafer’den sonra 22.11.1922’de gerçekleşmişse de, Atatürk’ün bunu Büyük Zafer’den aylarca önce tasarladığı gerçeği, ancak Atatürk’ün 4 Ekim 1922 günü TBMM’de Büyük Taarruz ve Büyük Zaferi anlattığı oturum tutanağının aynen aktarılmasıyla ortaya çıkabilmektedir.

İşte bu gibi nedenlerle Atatürk’ün Büyük Taarruz ve Büyük Zafer’i anlattığı 4 Ekim 1922 günlü açıklamalarını içeren TBMM Zabıt Ceridesini, yazı dizimizin ilk bölümü olarak aynen yayınlıyoruz.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi

Devre: 1, Cilt: 23 İçtima Senesi: 3.

Yüz on ikinci İçtima

4.10.1338 Çarşamba

1. – Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin son harbin tafsilâtına dair beyanatı.

REİS – Efendim, Başkumandan Paşa Hazretleri muzafferiyatı ahîre hakkında beyanatta bulunacaklardır. Söz Paşa Hazretlerinindir.

Umumi ve sürekli alkışlar arasında kürsüye gelen

BAŞKUMANDAN GAZİ MUSKAFA KEMAL PAŞA HAZRETLERİ – Arkadaşlar! Kalbimde derin bir tahassür tevlidetmiş olan ayrılıktan sonra tekrar size mülâki olduğumdan dolayı, pek mesudum (Arzı şükran ederiz sesleri). Cenabı Hakka hamdeylerim ki: Ordularımızın silâhlarına emanet ettiğiniz aziz ve mübarek maksat, arzu ettiğiniz veçhile emniyet ve itimadınızın mahalline masruf olduğunu gösteren, mesut bir neticeye vâsıl oldu.

En karanlık ve en bedbaht günlerimizde Meclisimizin sarp ve yalçın bir kaya gibi azim ve imanı talihin bu parlak inkişafına erişmek için, lâzımgelen imkânı daima mahfuz tuttu. Millî mesailde şaşmaz bir aklı selimle daima doğruyu ve daima iyiyi keşif ve temyiz eden Meclisimizin bu neticelere ermekten dolayı duyduğu saadet kadar istihkak kesbedilmiş ne tasavvur olunabilir? Milletin mukadderatını doğrudan doğruya deruhte ederek yeis yerine ümit, perişanlık yerine intizam, tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran Meclisimizin, civanmert ve kahraman ordularının başında bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim. (Şiddetli ve sürekli alkışlar.) Kalbim bu meserretle dolu olarak, pek aziz ve muhterem arkadaşlarımı, bütün dünyaya karşı temsil ettikleri hürriyet ve istiklâl fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum. (Sürekli alkışlar.)

Arkadaşlar! Tebrik etmek saadetine mazhar olduğum bu zafer suhuletle kabili izah değildir. Bunu anlamak, bugün değil, belki yarın tarih sahifelerinde ariz ve amik tetkik edildikten sonra mümkün olacaktır. Fakat; hissediyorum ki, benim ağzımdan buna dair bazı sözler işitmek istiyorsunuz. (Hay, hay sesleri.) Bu arzularınızı tatmin etmek için, mühim bazı levhalar ve mühim bazı hatlar üzerinde mâruzâtta bulunacağım. (Teşekkür ederiz sesleri.)

Arkadaşlar; geçen sene Ağustosun -hatıramda aldanmıyorsam- beşinci günü bu kürsüden, beni başkumandan tâyin etmiş olduğunuz zaman arzı teşekkür ederken demiştim ki:

“Memleketimizi çiğnemek üzere, memleketimize giren Yunan ordusunu harim-i ismetimizde boğacağız.”

Bu sözümde hata etmemiş olduğumu hâdisat ispat etti zannederim. Hakikaten Yunan Ordusu harim-i ismetimizde tamamen boğulmuştur arkadaşlar. (Alkışlar.)

Arkadaşlar, o gün, bu kürsüyü terkettikten sonra Sakarya gerilerine kadar gelmiş olan Ordumuza mülâki olmuştum. Cümlenizin hatırındadır ki, yirmi bir gün ve yirmi bir gece devam eden Sakarya Meydan Muharebesinin son günlerinde ordumuz, düşmanın sol cenahına mukabil taarruza geçti ve bunun neticesi olmak üzere çok kuvvetli ve çok mücehhez olan Yunan ordusu mağlûben ricate mecbur oldu ve ondan sonra tekrar bu kürsüye geldim. Dedim ki;

“Kararımız en son düşman neferini vatanımızdan kovuncaya kadar taarruza devam etmektir, düşmanı takip ve tazyik eylemektir.”

Bu sözümü harfiyen takip ve tatbik etmiş olduğumu vakayi ispat ettiği gibi, şimdi vukubulacak olan mâruzâtımla da izah etmiş olacağım.

Hakikaten o gün için, düşman ordusunu takip etmek hususunda verilen karar, bu zamana kadar mahfuz kalmıştır. Fakat arkadaşlar! Şunu itiraf etmek mecburiyetindeyiz ki, ordumuzun o günkü hali, vaziyeti, şeraiti ve vesaiti hemen uzun mesafeler üzerinde seri harekât icrasına müsait bulunmuyordu. Bu sebeple lâzımgelen nevakısı ikmal etmek istihzaratı itmam etmek için, bir zaman sarfedilecekti. Ve bu zaman da tabiatiyle sarfedildi.

Fakat; hakikati kati olarak, herkesin bilmesi lâzımdır ki, bu senenin evasıtında ordumuz düşman ordusunu mağlûp ve münhezim etmek için lâzımgelen kuvvet ve kudreti iktisap etmiş bulunuyordu. Fakat; bütün milletimizin ve onun hakikî mümessillerinden mürekkep olan Meclisimizin şiarı, kan dökmeden makasıd-i millîyemizin istihsaline matuf olduğunu pek güzel anlıyordum. Binaenaleyh Efendiler, kuva-yi askeriyemizi istimal etmeden evvel kan dökmeye sebebiyet vermeksizin meseleyi muslihane halletmek için teşebbüs yapmak da ayrıca bir vazife idi. Bu vazifeyi ifa etmek için, her türlü tedabire tevessül olundu. Bilcümle siyasi teşebbüsler icra edildi. Bu cümleden olmak üzere, en kıymetli arkadaşlarımızdan hüsnü tetkikına ve isabet-i nazarına fevkalâde emniyet ve itimad ettiğimiz mühim ricali hükûmetimizden Fethi Beyefendi Hazretlerini Londra‘ya kadar göndermiştik. Müşarünileyh, gerek Londra‘da ve gerek diğer büyük devletler payitahtlarında bilcümle ricali siyasiye ile görüşmek ve müzakerata girişmek ve tesisi sulh için, her şeyi yapmak için, salâhiyet-i kâmileye malik bulunuyordu.

Fakat, Efendiler, Fethi Beyin Londra‘daki suret-i kabulü ve bilhassa o günlerde Mösyö Loid Corc‘un Parlâmento kürsüsünde verdiği nutuk gösteriyordu ki, bütün bu teşebbüslerimiz makûs bir mahiyette telâkki edilmiştir. Filhakika hissiyat-ı insaniyemizin icabatı olarak, yapmış olduğumuz bu teşebbüse İngiliz hükûmetinin vermiş olduğu mâna, teşebbüsat-ı muslihanemizin bizim zâfımızla tefsirinden ibaretti. Zannettiler ki, ordumuz zayıftır. Zannetiler ki, ordumuz taarruz ve takip etmek değil, yerinden kıpırdamıyacak bir halde bulunuyoruz. Zannettiler ki, Meclisimiz ve hükûmetimiz zayıftır ve nâümittir. Şüphe yok, bütün bu noktalarda en büyük hataya sapmış oluyorlardı, en derin gaflet içerisinde bulunuyorlardı. Ve belki bazı vaziyetler ve bazı manzaralar düşmanlarımıza bu ümidi vermiş olabilirdi.

Fakat ben, düşmanlarımızın bu suretle aldanmış olduğundan meyus değilim. Arzu etmiş olsaydım, o anda bu zehabı tashih ederdim. Fakat; Efendiler, bu zehabın tashihi keyfiyetini sözle değil, fiilen yapmağı tercih ettim. Binaenaleyh; Fethi Beyefendi kanaat-i katîyesini hükûmete bir raporla bildirdi ve dedi ki; “Makasıdı millîyemizin istihsali, ancak faaliyeti askerîye ile kabil olabilecektir. Başka tetkika, başka tefsire mahal yoktur.”

Bittabi Fethi Beyefendinin bu sözüne ve bu kanaatine iştirak etmek lâzım geliyordu. Aynı zamanda Avrupa‘da bulunan bilcümle mümessillerimizden ve sair siyasi memurlarımızdan gelen raporların muhteviyatı da, Fethi Beyefendinin sözünü, kanaatini teyit ve takviye ediyordu. Artık anlamıştık ki, harekât-ı askerîye bir zaruret haline geldi. Bunun üzerine Başkumandanlık, teşebbüsat-ı muslihane ve siyasiye icabı olarak, fiile koymağı tehir ettiği taarruz kararını fiilen mevkii tatbika vaz‘a ve taarruzu icraya karar verdi. Ordumuzun kabiliyet ve kudreti hakkında ve hazırlığı derecesine dair itimadımız berkemaldi. Fakat; bir defa daha Erkânı Harbiye-i Umumiye Reisi Paşa Hazretleri cepheye gitti. Ben de cepheye gittim ve baştan nihayete kadar ordumuzu tekrar gözden geçirdik. Düşman mevazii, düşman ordusu tetkik edildi. Bu son teftişimizin neticesi de mevcut olan kanaat ve imanımızı takviye etti ve o zaman katî olarak taarruz hazırlığı için emir verdim.

Efendiler; taarruzumuz, öteden beri Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi Paşa Hazretlerinin pek derin ilme ve vukufa ve pek derin feyiz ve tecaribe müsteniden ihzar ettiği plân dâhilinde vuku bulacaktı. Bu plân, düşman ordusunu kaçırmak için değil, fakat tutup boğmak esasını ihtiva eden bir plândı. Bu plân dâhilinde hazırlık emri verdikten sonra, bittabi maksadımızı gizlemekte faide görüyorduk. Onun için evvelâ Erkânı Hârbiyei Umumiye Reisi ve sonra Başkumandan tekrar Ankara‘ya avdet etti. Ankara‘ya avdetimde Heyeti Vekile‘deki rüfekayı muhteremle beraber vaziyeti bir defa daha mütalâa ettik. Vaziyeti umumiyeyi, bilhassa vaziyeti siyasiyeyi tahlil eyledik ve gördüm ki, bu arkadaşlar da bütün kalbleriyle, bütün kanaatleriyle Başkumandanlığın kararını tasvip ve takviye ediyorlar. Bilhassa Maliye Vekili Beyefendinin göstermiş olduğu suhulet, başkumandanlığın icraatında ayrıca bir kuvvet teşkil etmiştir. Bundan dolayı, kendilerine bu kürsüden teşekkür etmeyi ayrıca bir vecibe addederim (biz de iştirak ederiz sadaları). Heyeti Vekile arkadaşlarımızın da ârâsı istihsâl olunduktan sonra, tekrar buradan gaybubet ettim. Konya üzerinden Garp Cephesi karargâhının bulunduğu Akşehir‘e gittim. Son tetkikatımda artık düşmanı mağlûp etmek için herşey hazır olmuştu ve bilâfâsıla düşmanın İzmir‘e kadar takibi için icabeden tekmil tedabir alınmıştı. Bunun üzerine 25 ağustosta taarruz için emrettim.

26 Ağustos günü cereyan eden harekât-ı taarruziyeyi suhuletle ihata etmek için, arzu ederseniz, o tarihteki düşman ordusunun vaziyetini birkaç kelime ile ifade edeyim. Dört ilâ beş fırkadan ibaret olan Yunan kuvveti Afyon-Karahisarında bulunuyordu. Afyon-Karahisarı‘nın şarkında ve cenubunda olmak üzere takriben 90-100 kilometrelik bir hat üzerinde tahkimat yapılmıştı. Fakat; bu tahkimat, Efendiler, alelade değildi. Yunanlılar bir sene mütemadiyen askerleri ve ahaliyi istihdam etmek suretiyle çalışmışlar ve fennin bilcümle vesaitini orada tatbik etmişlerdi. Dediğim hat, birçok kuvvetli nikat-ı istinadiyeyi ve derinliğine tahkimatı, hututu müdafaayı ihtiva ediyordu. Yani bu mevzi tam mânasiyle, son zamanın bir kalesi tevsim olunabilecek bir haldeydi. Bundan başka düşmanın üç fırkadan mürekkep bir kuvveti de Eskişehir‘de ve Seyitgazi‘de bulunuyordu. Eskişehir ve Seyitgazi‘nin şimali, şarkı ve cenubu da tıpkı Afyon-Karahisarında olduğu gibi aynı vesaitle; aynı teçhizatla müstahkem ve mücehhez bir hale ifrağ edilmiş bulunuyordu. Bu iki grupun arasında da şimendiferle ve maşiyen sürat ve suhuletle her tarafa gidebilecek halde, Döğer‘de de düşmanın üç fırkadan mürekkep bir kuvveti vardı. Hulâsa düşman orduyu aslisi cenahlarını iki kaleye dayamış, orta yerinde kuvvetli bir ihtiyat grupa malik, bir manzume halindeydi. Bu manzumenin uzak cenahlarına da bakmak istersek, Gemlik ve İznik Gölü civarında da düşmanın iki fırkaya karip bir kuvveti vardı. Eğer cenuba bakacak olursak, Afyon- Karahisarı’ndan sonra bütün Menderes boyunca denize kadar düşmanın ikinci fıkrasını da ihtiva etmek üzere, birçok müstakil alayları ve süvarileri mevcuttu.

Biliyorsunuz ki efendiler; Garp Cephesi denildiği zaman orada bizim iki ordumuz vardı, orada bizim daha diğer kuvvetlerimiz de vardı. Binaenaleyh; Birinci Ordu, Afyon-Karahisarı‘nın şarkında Akarçay‘dan garba doğru Dumlupınar arasında bulunan düşman mevazii karşısında tahaşşüd edecekti. Burada bittabi takviye edilmiş olan bu ordumuz, düşmanı mağlûp ederek, şimale atmak vazifesini aldı.

İkinci Ordumuz; bu Akarçay‘dan şimale doğru Porsuk vardır, biliyorsunuz, işte onun şimalinde Sakarya kısmı vardır- oraya kadar olan cephede düşmana taarruz edecekti. Düşmanın Eskişehir‘de bulunan üç fırkası, Döğer‘de bulunan üç fırkası ve Afyon-Karahisar şarkında bulunan iki fırkası ki, ceman sekiz fırkayı kendi karşısında tesbit edecekti. Kocaeli mıntakasında bulunan kuvvetlerimiz dahi karşısında bulunan düşman kuvvetlerine taarruz edecek ve bu kuvvetlerin cenuba inmesine mümanaat edecekti. Menderes havalisinde biri süvari fırkası, olmak üzere kuvvetlerimiz vardı. Bunlar da cenuptan şimale doğru önündeki düşmana taarruz edecek ve o kuvanın neticeşi katiye yerine gelmesine mâni olacak ve aynı zamanda düşmanın İzmir‘le olan hututu muvasalasını kat’edecekti.

İşte bu nikat-ı esasiye üzerine bütün tedabir ve tertibat yapılmış ve hazırlık ikmal edilmiş olduğu halde 26 Ağustos günü taarruz başlamıştır.

Bu harekâtı yakından sevk ve idare etmek bittabi matlup ve mültezem olduğundan, Başkumandanlık, Erkânı Harbiye-i Umumiye Riyaseti ve Garp Cephesi Kumandanlığı 26 Ağustos günü fecirle beraber, Birinci Ordunun tarassut noktası olan Kocatepe‘de hazırdılar. Kocatepe, bilenlerce malûmdur ki ve harita üzerinde mütalâa edenlerce anlaşılabilir ki, düşmanın cenup cephesine ve cenup cephesindeki nikat-ı mühimmeye o kadar yakındır ki mevazii tetkik etmek ve harekâtı sevk ve idare eylemek için, hattâ dürbün istimaline bile hacet yoktur.

Birinci Ordu, Akarçay‘dan Dumlupınar‘a kadar olan bütün düşman mevaziine taarruz edecekti. Süvari kolordumuz bu taarruz grupunun sol cenahında bulunduğu fürceden içeri girecek ve düşman ordusunun arkasında icra-yi faaliyet edecekti.

Vakıa ordularla bütün cephe üzerinde taarruz olunacaktı. Fakat, ilk anda şu mühim noktalar düşünüldü : Afyon-Karahisarı‘nın garbında Kaleciksivrisi vardır ve onun şimalinde 1310 rakımlı Erkmentepesi vardır. Bu mevziler gayet mühimdir ve ondan başka bütün mevaziin kilidi mesabesinde olan ikinci bir mühim mevki daha vardı ki, ona Tınaztepe namı veriliyor; bu, Kaleciksivrisi‘nin on iki kilometre kadar garbındadır ve bu silsilenin en mühim bir noktasıdır. Burasını iskat etmek istiyorduk. Bir de bu iki grupun arasında bir tepe vardır ki Belentepe deniliyor. Afyon-Karahisar cenubundaki düşmanın mevzii aslisi başlıca bu noktalara istinadediyordu. Binaenaleyh; bütün topçularımız ve ağır topçularımız bu üç noktayı ateş altına alabilecek mevzilere konmuştur.

Arkadaşlar! Topçularımız bu mevzilere gece geldiler ve karanlık içinde mevzi aldılar ve fecirle beraber bütün dünyanın gözleri açıldığı zaman, ateşe başladılar. (Maaşallah sesleri). Kemali takdirat ve hürmetle bunu zikretmek isterim ki, topçularımızın o gün göstermiş olduğu maharet ve vukuf, bütün dünya topçuları için, misal olacak mahiyette idi. (Sürekli alkışlar). Hayat-ı askeriyemde bu kadar mükemmel bir topçu ve bu kadar mükemmel idare edilmiş bir topçu ateşi nadiren gördüm. Topçularımız saat 4,30‘da endahta başladılar; bilirsiniz ki, topçulukta evvelâ ateş tanzim etmek için, endaht yapılır. Yarım saat zarfında bütün bu cephe üstünde endaht tanzim edilmiş ve saat beşte yani yarım saat sonra, bu saydığım nikat üzerine şiddetle tesir endahtına başlamıştır. Bu mevazi, çok ve çok müstahkemdi. Bu mevaziin kıymet-i tedafüiyesini en son tetkik eden bir İngiliz erkânı harbinin verdiği raporda, eğer Türkler, bu mevazii dört, beş ayda işgal ederlerse, bir günde ıskat ettiklerini iddia edebilirler. Fakat Türklere, bu mevazii iskat etmek için, üç dört ay değil, bir gün de değil, yalnız bir saat kâfi gelmişti. (Şiddetli alkışlar).

REFİK B. (Konya) – İngiliz Ceberrutunu da beraber ıskat etti Paşa Hazretleri.

GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA HAZRETLERİ (Devamla) –  Saat 6 da Tınastepe‘ye hücum vaziyetinde, hücum mesafesine yaklaşmış bulunan piyadelerimiz önündeki tel örgüleri kesmeğe ve bertaraf etmeğe lüzum görmiyerek; ayağını kaldırdı ve tel örgüsünden bacağını aşırarak atladı ve orada bulunan Yunan neferlerini süngüleriyle tamamen tepeledikten sonra, Tınastepe‘yi işgal etti (Medid alkışlar, yaşasın Türkler, sesleri) ve ben bu manzarayı seyrederken, bir suale bir cevap vermeyi hatırladım. Bu tel örgüsünü nasıl geçebilirsiniz? diyorlardı. Oradakilerine dedim ki : İşte böyle ayağını kaldırır ve geçerler. Bunu müteakip Efendiler; saat dokuzda “Belentepe” düştü. Ve onu müteakip Kalecik Sivrisi düştü. Fakat; bunun daha şimalinde 1310 rakımlı (Erkmen) tepesi hâlâ mukavemet ediyordu. Bunun sebebini izah edeyim:

Biz, ağır topçularımızı mevazie getirebilmek için yollar yapmağa mecbur olmuştuk. Bu mıntakayı bilenlerce malûmdur ki, burası tekerlekli vesaitin hareketine gayrimüsait bir yerdir, yol yoktur. Binaenaleyh; ondan daha ilerisine yol yapabilmek için, mutlak düşmanla çarpışmak lâzım geliyordu. Son 1310 rakımlı tepe topçu ateşimizin tesirinden uzaktı. Orada taarruzlarımız tekerlek geçmediği için yalnız cebel toplariyle himaye edilmek mecburiyetindeydi. Onun için, mukavemet edildi. Bu nokta, o kadar çok mühimdir ki : düşman, bütün kuvvetiyle ve bütün vesaitiyle orasını elde tutmağa çalışıyordu. Tınaztepe mevzi-i mühimminin garbında taarruz eden kıtaatımız da, bazı mühim noktalara, mühim mevzilere dâhil olmuşlardı.

Bu taarruz gününde, en sol cenahta bir fırkamız — 57 nci fırka — taarruzlarını tevcih ederken kuvvetlerini biraz yekdiğerinden uzakça bulundurmuştu. Bu itibarla düşman üzerinde, müessir bir tazyik yapamıyordu. O fırkanın kumandanı Reşat Bey namında bir zattı. Bu zatı çok eskiden tanıyorum. Muş‘ta beraber muharebe yaptık, Suriye‘de çok muharebeler yaptık. Çok kıymetli bir askerdi, şahsen bana çok muhabbeti ve emniyeti vardı. Telefonla sordum: “Niçin hedefinize vâsıl olmadınız?” dedim. Cevaben dedi ki, yarım saat sonra bu hedeflere vâsıl olacağız. Halbuki, maatteessüf yarım saatte bu hedefler istihsâl edilememişti. Tekrar sorduğum zaman telefonda Reşat Bey‘in son bir vedanamesini okudular, orada diyordu ki: “Yarım saat zarfında size o mevazii almak için söz verdiğim halde, sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşıyamam.”

Bu misali, Reşat Bey‘in o hareketini takdir etmek için söylemiyorum. Tabiî öyle bir muamele ve öyle bir hareket bizce şayanı kabul değildir.

Yalnız ordumuzda zabıtanın, kumandanların kendilerine verilen vazifeyi ifada gösterdiği tehalükü ve hissî namusu söylemek isterim.

YAHYA GALİB B. (Kırşehir) – Türklüğünü göstermiş Allah rahmet eylesin.

GAZİ MUSTAFA KEMAL Pş. HAZRETLERİ (Devamla) – Hakikaten ordumuzdaki zâbitan ve kumanda heyeti âliyesi yekdiğerine karşı böyle bir muhabbetle, hürmetle, emniyet ve itimatla merbuttur ve mafevkten aldıkları emri bir namus telâkki ederek ifa ederler.

YAHYA GALİB B. (Kırşehir) – Hiç şüphemiz yoktur.

GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA HAZRETLERİ (Devamla) – Efendiler! Düşman yakın takviye kıtaatını birinci hatta ithal etti ve Balmahmut üzerinden ve Afyon‘dan dahi birtakım takviye kıtaatı celbetti ve ayrıca otomobillerle cerredilir toplar getirdi ve bizim elimize geçen noktalan tekrar istirdat için, mukabil taarruza geçti. Bu Tınaztepe‘nin garbında elde edilmiş olan mevazi hemen kamilen düşman tarafından istirdad olundu ve Tınastepe üzerine tevcih ettiği taarruzlar, bidayette askerlerimizin çok fazla mukavemeti ve bilhassa Belentepe‘ye giren kuvvetlerimizin yandan, piyade ve topçu ateşleri sayesinde, bir an için tevkif olunabildi. Fakat, düşman tekrar takviye kıtaatı aldı. Akşam üzeri Tınaztepe kamilen düşman eline geçti ve 1310 rakımlı tepe sebat etti. Aynı zamanda düşman, Kaleciksivrisiyle Akarçay arasında Afyon cenubunda, bir mukabil taarruz hazırlığına kalkıştı zannedilebilirdi. Hakikaten orada birtakım kuvvetler topladı ve bütün bu cephe üzerinde Işıklar istikamet-i umumiyesinde, gayet kesif bir topçu hazırlığına başladı. Düşmanın böyle bir hareketi çok mâkul ve çok muhtemeldi. O kadar muhtemel idi ki, biz bu harekâta başlamadan evvel düşmanın bizim üzerimizde en müessir bir hareketi olmak üzere, bunu kabul etmiştik.

Filhakika düşman, böyle Karahisar‘dan Akşehir istikamet-i umumiyesine yapılan bir taarruzda muvaffak olduğu takdirde kuvay-ı asliyemiz garpta kalmış ve diğer kuvvetlerden ayrılmış olabiliyordu. Düşmanın bu kadar çok ehemmiyetli olan teşebbüsünü daha evvelden düşünmüş olduğumuzdan ademi muvaffakiyete müncer etmek için, lâzımgelen her türlü tedabir de alınmıştı.

Onun için bu düşman teşebbüsü bizi ürkütmedi. Mamafih; bu cephe üzerine ve bütün cephe üzerine teveccüh eden askerlerimizin şedit ve kahramanca taarruzları, düşmanı bu harekete girişmekten menetti, düşman böyle bir şey yapmağa cesaret edemedi.

Tınastepe‘de düşman tamamen hâkim olduktan sonra orada bulunan kuvvetlerden bir alay -ki, ismini hürmetle ve takdirle yâdetmek istiyorum 57 nci alaydır- düşmana ateş istimaline lüzum görmekzisin süngüsünü taktı; düşman cephesine girdi. Bunun neticesi olarak gece Tınaztepe, çok derin ve muhkem bulunan Tınaztepe baştan nihayete kadar elimize geçti (alkışlar). 26 Ağustos akşamına kadar bu cephe üzerinde cereyan eden vekayi bundan ibarettir. Yani, Akarçay‘dan Tınastepe‘ye kadar uzayan mevazi üzerinde Kalecik Sivrisi, Belentepe ve Tınastepe elimize geçmişti.

Oradan sonraki mevazie kuvvetlerimiz dâhil olamamışlardı. Bunun garbında icra-yi faaliyet edecek olan süvari kolordumuz, malûmu âliniz. Afyon‘un garbında Çayhisar vardır, Çayhisar‘a kadar geldi. Daha ileriye çok kuvvet geçirmek için, henüz zaman kendisine pek müsaade etmiyordu. Fakat; süvari kıtaatımızın burada -görünmesi derhal düşmanın nazarı dikkatini celbetti ve düşman buna karşı Ayvalı-Karka hattının şimalinden cenuba doğru, garba müteveccih bir cephe almağa mecbur oldu. Harita üzerinde vaziyet mütalâa olunduğu zaman suhuletle görülür ki, bu vaziyet düşman ihatasının mebdeidir. Düşman, şarka ve cenuba müteveccih olduğu gibi, İzmir‘e karşı, garba da bir cephe almağa mecbur edilmişti. Bu vaziyetle düşman kendi kendini bir kale içerisine koymuştur

Diğer cephelerde, Afyon‘un şarkındaki düşman mevaziine de kuvvetlerimiz taarruz etmiştir ve orada bulunan düşman kuvvetlerini, cenuba gelip muavenet etmekten menetmeğe muvaffak olmuştur. Onun daha şimalinde düşman için, fevkalâde haizşi ehemmiyet olan Kazuçuran namında kuvvetli bir mevzi-i müstahkem vardı. Oraya bizim bir fırkamız taarruz etti ve orasını aldı. Fakat düşman bu noktaya çok ehemmiyet verdiğinden kıtaatını tekrar takviye etti. Mukabil taarruz yaptı ve bizim fırkayı oradan attı. Fakat aynı fırka tekrar şiddetle taarruz ederek aynı -mevzii bir daha zaptetti. Bunun daha şimalinde hareket eden bir süvari fırkamız vardı; bu da Döğer istikamet-i umumiyesinde yürüdü, her önüne tesadüf ettiği düşmana taarruz etti ve bu sayede Döğer civarında bulunan üç fırka ihtiyat kuvveti yerinden kıpırdıyamadı. (Bravo sesleri.) Bunun daha şimalinde Seyitgazi‘ye yakın Husrev Paşa mıntakası vardır. O mıntakada bulunan düşman kuvvetlerine taarruz eden kıtaatımız, aynı zamanda Eskişehir şark cephesine taarruz eden kıtaatımız düşmanın üç fırkasını tesbite muvaffak olmuştur. Ve bu taarruz eden kuvvetlerimiz oradaki düşmana nazaran; dörtte bir nispetinde idi.

Kocaeli Grupunda da taarruz başladı. Kıtaatımız verilen vazifeyi muvaffakiyetle ifa ediyorlardı. Menderes havalisindeki bütün kıtaat dahi verilen vazifeyi muvaffakiyetle yapıyorlardı. Orada bir süvari fırkamız Uşak‘ın garbına kadar ilerliyerek düşman hututu muvasalasını katetmeğe başlıyordu. Binaenaleyh 26 Ağustos akşamı vaziyet bu idi. Eğer tetkik edilecek olursa bu netice şayanı memnuniyettir. Ve hakikaten başkumandanlıkça şayanı memnuniyet görüldü… Çünkü şimalde ve Menderes‘te düşman kuvvetlerinin, tam tasavvur ettiğimiz gibi, bulunduğu yerlerde tesbit ettik ve sonra Âfyon-Karahisar garbındaki çok müstahkem bir hattın da en mühim nikat-ı istinadiyesinden üç yer elimize geçti.

27 Ağustos için yapılacak yeni bir şey yoktu. Kıtaat evvelce almış oldukları hedeflere bir an evvel vâsıl olmak için, taarruzlarına devam edecekti. Nitekim öyle oldu. 27 Ağustos sabahı 1310 rakımlı tepeye karşı doğrudan doğruya Dördüncü Kolordu Kumandanı Kemalettin Paşa‘nın huzuriyle gayet mahirane bir taarruz tertip olundu ve bunun neticesi olmak üzere, 1310 rakımlı Erkmentepesi düşmandan alındı ve buradaki düşman mağlûp ve perişan bir surette şimale ve şimalî garbiye doğru atıldı. Bu suretle Kalecik Sivrisinden Tınastepe‘ye kadar olan iki kilometrelik bir gedik açılmış bulunuyordu.

Düşman cephesi burada yarılmıştır. Bunu mütakıp, bu gedikten geçerek, düşmanı bırakmamak ve tekrar taaruz etmek üzere, hareket olundu. Aynı zamanda diğer düşman mevaziine karşı da tevcih edilmiş olan taarruzlar tecdid olundu ve bu netice ile artık düşman tarafından, hututu müstahkemesinin emniyetle muhafaza edilmemesi vaziyeti husule gelmiştir. Filhakika biraz sonra yekdiğerini müteakip Tınaztepe‘nin garbında bulunan mevazi dahi birer, birer sukut etmeğe başlamıştı ve Kaleciksivrisi cephesi dahi sukut etti. Gerek bu vaziyetten, gerek Afyon-Karahisar‘ın şarkına tevcih edilen taarruzların tesirinden orada bulunan düşman fırkaları dahi mevaziini terk ederek, garba ve garbi şimaliye doğru çekilmeğe mecbur olmuşlardı. 27 Ağustos günü öğleden sonra saat beşte Sekizinci Fırkamız muzafferen Afyon-Karahisarı‘na girdi. Burada 20-22 kadar muhtelifülcins top alınmıştır. Karahisar‘da da belki, henüz hesab-i katisi bitmemiş olan mühimmat, esliha ve asir malzeme iğtinam olunmuştur. Yalnız düşman, Karahisar‘da ve ondan sonra her yerde yaptığı gibi, derhal şehri ateşledi. Kıtaatımızın serian yetişmesi sayesinde yangının tevessüüne meydan verilmedi ve yanan yerler de bastırıldı. O gün, düşmanın mühim kuvvetleri mevkii müstahkemden atıldı ve artık açık sahra muharebesine mecbur edildi.

27 Ağustos akşamı vaziyeti şöyle mütalâa ettik : Düşmanın henüz Eskişehir gurupu yerindeydi ve Döker‘deki ihtiyat fırkaları henüz tamamen istimal edilmemişti. Diğer cephedeki düşmanın kuvveti tamamen duruyordu. O halde burada mağlûp ettiğimiz düşmanın kuvveti dört ilâ beş fırkadan ibaretti. Binaenaleyh; düşman tekrar sol cenahını Eskişehir‘e istinad ettirerek; onun cenubunda Döker ve daha cenuba ininiz; Resulbaba sırtları vardır. Oradan garba gidiniz, burada Dumlupınar mevazii var; daha sonra Toklusivrisi mevazii vardır ki, düşman bu hat üzerinde çekilen kuvvetleriyle tekrar müdafaa edebildi. Zaten bu mevazide daha evvel inşa ve ihzar edilmiş ve telörgülerle takviye olunmuş hemen, hemen Afyon şarkında ve cenubundaki tahkimata müşabih kuvvetli tahkimat vardı. Onun için en mâkul ve muhtemel olan hareket, düşman için, bu idi.

Binaenaleyh; düşmanı bu mevzide dahi mağlûp etmek için, cenupta bulunan Birinci Ordu, düşmanı sol cenahla kavrıyarak, İzmir‘e gitmekten menedecek surette taarruza devam edecekti. İkinci Ordu, şarktan düşmanı kavrıyarak, şimale, Kütahya üzerine gitmesine mümanaat edecek surette taarruz edecekti. Artık ileriye geçmiş olan süvari kolordumuz da düşman kuvvetinin tamamen arkasında icrayi faaliyet edecekti. O gece düşündüklerimizi ertesi günü inayet-i Hakla ve tamamen düşündüğümüz gibi noktası noktasına tatbik etmek müyesser oldu. (Bravo sesleri.)

Birinci Ordu kıtaatı şimale hareketinde, düşmana birçok yerlerde tesadüf etti ve her tesadüf ettiği yerlerde çok kanlı muharebeler cereyan etti. Meselâ: Balmahmut şimalî şarkisinde Köprülü vardır; bir fırkamız, düşmanın orada bir fırkasını yakaladı. Gayet seri bir hareket neticesinde, düşman fırkası mağlûp edilerek, bütün eslihası ve otomobillerle ceredilir üç ağır topunu terke icbar edildi ve perişan surette Gankuyusu istikametinde firar etti. Ondan sonra, Balmahmut istasyonunda yine bir fırkamız, düşmanın bir fırkasını yakaladı; muharebe ile mağlûp etti. Şimale attı; ondan sonra, Oğlanmezarı, Başkilise, Kumari Çiftliği, Akçaşehir, Bakırcık, Tazılar cenubî garbisi ve Toklusivrisi‘nde düşmanla temas hâsıl oldu ve buralarda, ciddî ve mühim muharebeler oldu ve fakat bazı fırkalarının mukavemetine rağmen, nihayet mağlûp edilerek şimale atıldı. Yalnız Toklusivrisi‘nde bulunan düşman mukavemet ve sebat edebiliyordu.

İkinci Ordu dahi verilen cephede garba doğru yürüyüşüne devam ediyor ve muharebeye temas arıyordu.

Bütün bu muharebat olurken, süvarilerimiz tamamen düşman kıtaatının gerilerinde olmak üzere, hareket ediyordu. Meselâ : Olucak‘ta ve Başkilise‘de bazan piyade gibi, ateş muharebesi yaptı ve fakat; ekseriya kılıcını çekti ve dört nala düşman safları içerisine girdi. Arkadaşlar! Süvarilerimizin burada gösterdiği hamaset tasavvurun fevkındadır ve gayri kabil-i tasvirdir (Şiddetli alkışlar). Henüz muharebeye girmiş taze düşman fırkalarını görür görmez süvarilerimiz tahammül edemiyorlardı, bunları tevkif etmeğe imkân yoktu ve derhal kılıcını çekiyor ve düşmanın içerisine dalıyorlardı (Sürekli alkışlar) ve hakikaten; bu kahramanlık sayesinde garba çekilmek isteyen düşman kıtaatı durmağa ve vaziyet almağa mecbur edildi ve o esnada bir taraftan piyadelerimiz ve topçularımız yetişti ve düşmanı tekrar muharebeye mecbur ettik. 28 ağustos günü, bu dediğim muhtelif muharebelerle geçti.

Bunun neticesinde yani 28 akşamı biz vaziyeti şöyle mütalâa ettik : Artık düşmanın bu pek müsait olan mevzide müdafaadan ziyade, arka yollardan saparak, Dumlupınar mevziine gitmesi veyahut oradan Uşak mevaziini tutmak istemesi lâzım gelir. Arkadaşlar, burada düşmanın 4 üncü, 5 inci, 9 uncu, 12 nci, 13 üncü, 1 nci, 7 nci fırkaları vardı; yani cem‘an yedi fırkası vardı.

Bu meydan muharebesi esnasında, yalnız birinci, yedinci fırkaları mağlûp bir halde, Dumlupınar garbına geçebilmişlerdi. Diğer beş fırkası bu dediğim çerçevenin içerisinde kaldı. Dumlupınar‘a geçen bu iki fırka, henüz düşmanın garpta taze bir halde bulunan ikinci fırkası ile birleşti ve bir kuvvet oldu.

Binaenaleyh; artık yapılacak şey, düşman kuva-yi külliyesini İzmir‘e çekilmekten, şimale ve hiç bir yere gitmekten menetmek lâzımdı… Bunun için, verilen emre göre, Birinci Ordu artık tekmil kitaatiyle garba teveccüh edecek, düşmandan evvel Dumlupınar mevaziini tutacak ve garba çekilmek istiyen düşmana taarruz edecek idi. İkinci Ordu keza, şimalden aynı düşmana taarruz etmek üzere, ilerliyecek ve süvari fırkaları Muratdağı ile Kütahya, Gediz şosesi mıntakasına toplanacak, düşmanın şimalî garbiye çekilmesine mâni olmak vazifesine devam edecekti. Döker istikametinde icrayi faaliyet etmekte olan süvari fırkamızı söylemiştim. O da Altıntaş‘a celp olundu, diğer cephelerde, Eskişehir‘de vesair yerlerde bütün kıtaat verilen vazifenin ifasına devam edeceklerdi. Yani taarruzlarına devam ederek düşman tesbit edilecekti.

29 Ağustosta Birinci Ordu Olucak, Hamurköy, Çalköyü, Aslıhanlar üzerinden Dumlupınar‘a gitmek isteyen beş düşman fırkasına temas etti ve cenuptan taarruza başladı. Dumlupınar şarkında Kızılcaköy‘den Murat Dağlan üzerinde, Hasandede istikametine giden fırkamız da düşmanın Aslıhanlara gelmiş olan iki fırkasına tesadüf etti ve derhal bu iki fırkaya taarruz etti. Bunun üzerine düşmanın Dumlupınar yolu seddedilmiş oldu. İkinci Ordu da artık muharebe temasına gelmişti. Ağustosun 29 uncu günü bu harekâta devam ile geçti.

30 Ağustosta vaziyet şöyle idi: Artık düşmanın beş fırkası Dumlupınar‘a gitmekten de menedilmişti. Kütahya istikametinde şimale gitmekten de menedilmişti. Yalnız kendisi için, bir nokta-i necat kalmıştı ki, o da Muratdağı şimalindeki Kızıltaş deresi idi. Bu dere ve bu derenin içi sarp patikalara malik bulunuyordu. Yani hareket müşkil idi ve bunun da karşısında süvari kolordumuz bulunuyordu. Binaenaleyh; düşmanın beş fırkası artık tamamen ihata edilmişti.

Ağustosun 30 uncu günü bu ihata hareketini katı bir semere ile ikmal etmiş olmak için, muharebatı yakından temaşa ve sevk u idare etmek, muvafık görüldü. Bunun üzerine Erkânı Harbiye-i Umumiye Reisimiz Paşa Hazretleri bizzat, şimale, İkinci Ordu cihetine ve süvari kolordusu nezdine gitti. Ben de aynı zamanda cenupta Birinci Ordu nezdine gittim. Birinci Ordu karargâhında vaziyeti icabedenlere izah ettim ve tekmil bütün kıtaatı seri bir taarruza teşvik ettim ve oradan da Dördüncü Kolordu Kumandanının yanına gittim. Vaziyet o kadar cazip idi ki daha ileriye kadar gitmekten men-i nefs edemedim. Çalköyü yakınında bir yere gittim. Burası düşmanın mevzi almak üzere bulunduğu bir yer idi. Oradan müşahedeme göre; Uşak‘a dönen düşman kuvvetleri doğrudan doğruya Yunan Başkumandanı Trikopis‘in tahtı emrinde olarak, Çalköy garbında Aydemir, Adatepe, Ağaçköy mevkilerinin teşkil ettiği bir daire halinde idi ve arkasını da Kızıltaş deresine vermiş idi. Birinci Ordu kıtaatı da, bu daireyi şarktan ve cenuptan sarmış bulunuyordu. İkinci Ordu; şimalden Çalköyü, Kırkpınar ve onun daha garbından sarmış bulunuyordu ve süvarilerimize dahi oradan bu ihata hareketini vücuda getirmiş olan kıtalarla beraber sıkıştırma ameliyesi emrolundu ve artık hiç bir şeyden içtinaba lüzum kalmamış idi. Tekmil topçuların mümkün olduğu kadar yakından ve hattâ; açık mevziden ateş etmelerini emrettim. Ve filhakika öğleden sonra bu düşman ateşten bir daire içine alınmıştı ve gözlerimle görüyordum ki düşman, şaşkınlık alâimi izhar ediyordu. Şimale, şarka, garba, cenuba başvuruyorlardı. Her taraf ateş ile kapanmış idi, aynı zamanda piyadelerimiz ateşten sarfı nazar ederek, süngülerini taktı ve bir an evvel düşman mevzilerine girmek için saldırdılar. (Alkışlar).

Bu son vaziyetten iki buçuk saat sonra süngülerimiz düşman göğsüne girmiş ve mesele halledilmiş bulunuyordu. Aynı zamanda gece hulul ediyordu ve sanki, zulmet-i leyi pek feci olan bu manzarayı, enzar-ı cihandan saklamak için şitabediyordu (Handeler gülmeler ve alkışlar). Hakikaten arkadaşlar, bu harb cephesini ertesi günü gezdiğim zaman teessürden men-i nefs edemedim. Bir asker için ve herhangi bir asker için, bu vaziyet mucibi teessürdür. Fakat Allah‘ın bunlara bunu mukadder etmiş olmasına göre; burada bu vaziyete girenler asker değildir. Bunlar her halde caniler ve katillerdir. (Yaşa sadaları, alkışlar).

Artık düşmanın beş fırkası, tabiî pek çok zayiata duçar olduktan sonra mütebakisi arzı teslimiyete başladı. Bu tesellüm muamelesi birkaç gün devam etti ve sonunda şuraya buraya baş vurup kurtulmak imkânını bulamıyan Başkumandan Trikopis de bakiyetüssüyüf ile teslim olacak adam arıyordu. Bittesadüf oralarda bir istihkâm mülâzimimiz vardı. Ona haber göndermiş, mülâzim Efendi buyursun demiş ve derhal atına binmiş birkaç neferle beraber, dereye inmiş orada safı harb nizamında bekleyen ordu bakiyesini görmüştür. Bunlar, derhal ceneralları ve zabitleri ve askerleri ile beraber bu zabitimizi selâmladılar ve arzı teslimiyet eylediler. (Alkışlar).

TUNALI HİLMİ B. (Bolu) – Samedanî bir komedya.

GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA HAZRETLERİ (Devamla) – Arkadaşlar; Bu muharebe, bu son safha cereyan ederken; şimalden Eskişehir, Seyitgazi tarafından bir düşman fırkasının cenuba doğru gelmekte olduğunu gördük, bu vaziyet o kadar müheyyiç ve müthiş idi ki; bu fırkanın görülmesi bizi biraz heveslendirdi ve behemehal gelmesini temenni ettik. Ancak bu fırka vaziyeti anlamış olacak ki, cepheyi değiştirdi, gaybubet etti. Sonra anladık ki, bu fırka Kütahya istikametine gitmişti ve fakat sonra da anladık ki oradan Gediz istikametine teveccüh etmiş, çünkü, her tarafta askerlerimize tesadüf eylemiştir. Askerlerimizin taarruzuna mâruz kalmıştır. Biraz orada ve biraz burada mağlûp olduktan sonra Gediz istikametine geldi ve kıtaatımız tarafından yakalanarak, bertaraf edildi (gülmeler). Bu fırka düşmanın 15 inci fırkası idi. 30 Ağustos günü Toklusivrisi‘nde bulunan düşman, oraya taarruz eden kıtaat tardedilmiş, Toklusivrisi ve onun civarında ve garbındaki mevazi elimize geçmişti. Fakat demin izah ettiğim gibi, düşmanın o civarda bulunan ikinci fırkası garba çekilebilen birinci ve yedinci fırkalarla da birleşerek, tekrar mukabil taarruza geçmiştir. Orada zayıf bulduğu kıtamızı biraz da geri sürmüştü. Fakat, buradaki kıtaatımız takviye edilerek, ertesi gün bu üç düşman fırkası tekrar mağlûp edildi ve Uşak istikametine atıldı. Eskişehir‘de ricat alâimi görünmeğe başladı.

Binaenaleyh; 31 Ağustos sabahı vaziyet şöyle mütalâa olundu : Düşmanın burada beş fırkası imha veya esir edildiği gibi, düşmanın mağlûp üç fırkası İzmir istikamet-i umumiyesinde ricat ediyor, Eskişehir‘deki düşman gurupu bir fırkası ayrılmış olduğu halde, ricat alâimi gösteriyordu. Binaenaleyh; meydan muharebesi hitam bulmuştu. Filhakika, 26 Ağustos sabahı başlıyan ve beş gün beş gece devam eden Afyon-Karahisar ve Dumlupınar Meydan Muharebesi hitam bulmuş ve düşman kuva-yi asliyesi imha edilmişti.

Arkadaşlar, bu meydan muharebesinin esnayi cereyanında topçularımızın, piyadelerimizin, süvarilerimizin, makineli tüfeklerimizin, tayyarecilerimizin ve her sınıf askerlerimizin gösterdikleri gayret ve kahramanlık her türlü takdiratın fevkındedir ve bahusus askerlerimizin Yunan ordusunun kalb ve vicdanına verdiği dehşet haiz-i ehemmiyettir. O havf-ü haşyet ve dehşet buradaki mahv-ü müzmahil olan kıtaattan başka bütün Yunan ordusuna sirayet etmiş bulunuyordu. Müteakip harekât bunun şahid-i katisi olmuştur.

Binnetice arkadaşlar, Yunan ordusunun vicdanında, fikrinde hâsıl olan bu havf-ü haşyet bütün Yunan milletine intikal etmişti (kahrolsun sesleri). O kadar ki, adalarda bulunan Yunanlılar, Türk ordusu geliyor diye firara teşebbüs ediyordu (gülmeler). Arada deniz olduğunu unutuyorlardı (gülmeler) ve firar edemediğinden ve firar edemiyeceğini anladığından dolayı tecennün edenler vardı. Binaenaleyh; bu meydan muharebesi hakikaten düşmanlarımız için çok kahhar ve mucibi havf-ü haşyettir. Bu muharebenin neticesi Yunanlıların ve Rumların kalbini sindirmiştir. Binaenaleyh; bu muharebeye Rum Sındığı Meydan Muharebesi demek çok muvafık olur.

TUNALI HİLMİ B. (Bolu) – Darısı Büyük Britanya’nın başına.

YAHYA GALİB B. (Kırşehir) – Kısmetinde varsa kaşığında çıkar.

GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA HAZRETLERİ (Devamla) – Şimdi bu suretle Afyon-Karahisar‘dan İzmir‘e kadar dört yüz küsur kilometrelik mesafe, müteaddit meydan muharebeleri de dâhil olduğu halde, ordularımız tarafından on beş günde katedilmiş ve millî ordunun bu müstesna kudret ve hareketi bilhassa şayanı tezkâr bulunmuştur.

Meydan muharebesinin hitamından sonra vaziyeti şöyle mütalâa ettik. Düşmanın İzmir istikametinde çekilebilen üç fırkası vardı. Birinci, ikinci ve yedinci fırkalar… Eskişehir‘de ve Kocaeli grupumuzun karşısında üç, dört fırka kadar vardı. Bu fırkaların süratle çekilmesi ve Mudanya‘dan vapurlara bindirilip İzmir‘e götürülmeleri pek mümkün ve muhtemeldi. Düşman için en doğru hareket buydu. Trakya‘da ve şurada, burada bulunan kuvvetlerden de derhal İzmir‘e getirmek mümkündü.

Şöyle, böyle düşman belki bu suretle sekiz ilâ on fırkayı İzmir‘in şarkında toplıyabilirdi ve İzmir‘in şarkında hakikaten, dar, sarp ve kuvvetli arazi vardı. Bu kuvvetlerle böyle bir mevzii müdafaa edebilirdi ve böyle yapmaları lâzımgelirdi (gülmeler).

Akıl ve ferasetin ihtiyar ettiği bu şeyi Yunanlıların yapacağını da kabul etmek lâzımdı ve artık ordularımızı bu noktaşi nazardan sevk ve idare ediyorduk. Yani Birinci ve İkinci Ordular, kuva-yi asliyeleriyle ve süvari kolordusu bilâtevakkuf tâ İzmir‘e kadar takibatına devam edecekti, düşmanın durmasına ve tertibat almasına vakit bırakmıyacaktı ve bu harekât, bütün ordu ile ve bütün ağır topçusiyle ve bütün vesaitiyle birlikte icra olunacaktı. Ordu, düşmana her nerede ve her hangi bir yerde tesadüf ederse, behemehal ve derhal vuracak, derhal mağlûp edecekti. Ordu, bu emir dairesinde yürüdü. Diğer taraftan da Eskişehir‘den ve Kocaeli grupumuzun karşısından kurtulmuş olan düşmanın dahi ricatini, izmihlale tebdil etmek arzu ediliyordu. Bunun için, zaten Eskişehir‘den taarruz ve düşmanı takip eden kuvvetlerimizi, Kütahya üzerinden gönderdiğimiz süvari ve piyade kuvvetleriyle takviye ettik. Bu kuvvetler; doğrudan doğruya İnönü‘ne teveccüh etti ve filhakika, orada, Eskişehir‘den çekilen düşmanla temas etti ve cereyan eden muharebede düşman mağlûp oldu ve Bursa istikameti umumiyesinde ricate başladı.

Daha şimalde de şayanı tezkâr bir hareket vardı, şöyle ki, Kocaeli grupu kumandanı, bizzat idare etmek üzere tertip ettiği bir müfreze ile Gemlik, İznik arasındaki dar ve çok kuvvetli düşman mevziine atıldı ve mevzii parçaladı. Doğrudan doğruya Eskişehir‘den çekilen düşman kuvvetlerinin hattı ricatı üzerine en mühim ve katî tesiri icra etti. Bu harekâta karşı Eskişehir istikametinden gelen düşman, çekilmekten başka birşey düşünmüyordu. Yalnız çekilirken büsbütün mahvolmamak üzere şurada, burada bilhassa Keşişdağı ile İznik Gölü arasında, senelerden beri mevcut olan ve her sene biraz daha takviye ettiği mevaziine çekildi ve orada durdu ve Gemlik‘le İznik arasındaki cepheyi derhal takviye etti.

Arkadaşlar; Birçok teferruatla sizi yormamak için İzmir istikametindeki umumi taarruzun bütün teferruatını söylemiyeceğim. Yalnız düşman; Dumlupınar‘dan sonra Uşak istikametinde, Alaşehir‘de, Salihli ve Ahmetli‘de ve Kasaba‘da ve en nihayet, İzmir‘in şarkında Nif‘te durmağa teşebbüs etti. Bir taraftan da İzmir‘e hariçten kıtaat getiriliyordu. Fakat; her durmak teşebbüsü, arzettiğim tertibatımız sayesinde, derakap taarruzumuzla karşılanmış, düşman her tevakkuf teşebbüsünde, bir daha mağlûp edilerek, çekilebilmekten menedilmiştir. Yani düşman ordusu çekilememiştir.

Arkadaşlar! Muharebeyi kabul eden düşman aksamı, sağa, sola dağılmıştır; Çekilen kıta yoktur. Yalnız birtakım firariler vardır. Nihayet, ordularımız 9 Eylülde İzmir‘e takarrübetti ve o gün öğleden evvel saat onda süvari ve piyadelerimiz, aynı zamanda İzmir‘e girdi. Biz bu manzarayı İzmir‘in şarkında bir Belkahve vardır — belki içinizde bilenler bulunur— oradan, İzmir Körfezinin sathına in‘ikâs eden bir irtisam halinde seyrediyorduk. Ertesi gün doğrudan doğruya İzmir‘in içine girdik ve hükûmet konağına yerleştik (Elhamdülillah sadaları, alkışlar).

Diğer taraftan Bursa istikametinde çekilen ve Keşişdağı ile İznik arasında tutunmak istiyen düşman da mağlûp edilmiş ve Bursa istikametinde takip edilmiştir. Orada da 9 Eylül akşamı, Bursa şarkında müdafaa etmek istiyen düşman dümdarları atıldıktan sonra; Bursa‘ya kıtaatımız girmiş bulunuyordu. Burada mağlûp olan düşman 11 inci fırkası vardı; iki müstakil piyade alayiyle takviye edilmiş olduğu halde… bir de onuncu ve üçüncü fırkaları vardı. Demin arzetmiştim ki, düşmanın şimal grupuna mensup 15 inci fırkası aşağıda, Gediz havalisinde perişan olmuştu.

İzmir‘e girdikten birkaç saat sonra, yeni bir faaliyetin temasına girdiğimizi anladık. Hakikaten; Menderes civarındaki iki alay kadar düşman kıtaatı toplanmış, İzmir‘in akıbetinden bihaber olacaklar ki, Seydiköyü üzerinden, cenuptan İzmir‘e geliyorlardı (gülmeler). Bunun arkasından da bizim Üçüncü Süvari Fırkamız takip ediyordu. Nihayet İzmir‘in civar mahallelerine girdikten sonra bizim orada olduğumuzu haber aldı ve derhal istikbal için, gönderilen piyade ve süvari kıtaatımızla kısa bir muharebeyi müteakip bu iki alay olduğu gibi teslim olmayı tercih etti.

Demin de arzettiğim gibi kıta halinde çekilen düşman yoktur. Fakat, firar eden düşman efradı vardır. Firariler İzmir‘e geldikleri vakit oradaki vapurlar —vapurun içerisindekilerin heyecanı ile olacaktır ki— durmaktan sarfınazar etmişler ve çekilip gitmişlerdir. Binaenaleyh; bu zavallılar Urla şibihceziresine sapmağa mecbur oldular ve bunun için de Urla‘yı, Çeşme‘yi temizlemek üzere bazı kıtaatı memur ettik. Çekilen bu perişan efradın, denizden Yunan donanması tarafından himaye edilmesi üzerine bazı yerlerde durur gibi oldular, bunlar tekrar parçalanarak, nihayet 16 eylülde bu istikamette en son Yunan firarileri, Yunan neferleri kendilerini ya denize, ya vapura veya sandala atmakla memleketimizden çekilmiş oldular (alkışlar).

Şimalde harekât şu suretle inkişaf ediyordu : 9-10 Eylülden sonra düşman doğrudan doğruya Bursa üzerinden takibatta bulunan kıtaatımızla tazyik ediliyordu. İznik Gölünün garbından Mudanya istikametinde yürüyen kuvvetlerimiz düşmanın orada bulunan 11 inci fırkasiyle 55, 47 nci müstakil piyade alaylarına temas etti. Bu düşman, vapurlara binmek gayri mümkün olduğuna kaani olacak ki, başında fırka kumandanı olduğu halde (202) zabit ve (6000) nefer ve tekmil bataryaları ve bütün depolariyle beraber teslim oldu. Ondan sonra, kurtulabilen üçüncü ve onuncu fırkalardır. Burada işini bitiren kıtaatımız, bunların peşine düştü ve Bandırma istikametinde takip etti. Bu taarruzumuzu tevkif etmek için, evvelâ, Bandırma şarkında teşebbüs ettiği müdafaaya muvaffak olmadı, mağlûp oldu ve çok zayiat verdi. Nihayet Kapıdağ şibihcezisinin içine girmekle tahlis-i nefs edeceğini zannetti. Mamafih takibatımız neticesinde pek azı buna muvaffak olabildi. Ayın on sekizinde bu fırkalardan yalnız iki piyade alayı oradaki vapurlara binebilmiştir. O halde düşmanın 3 üncü, 10 uncu ve 11 inci fırkalarının da akıbeti anlaşılıyordu. 15 inci fırkanın akıbetini gördük, diğer beş fırkanın macerasını da gördük; diğer üç fırkanınkini de gördük. Arkadaşlar, bunları cemederseniz, on iki eder. Zaten Anadolu‘da bulunan Yunan fırkalarının adedi de on ikiden ibarettir.

Harekâtın teferruat ve tafsilâtından sarfınazar ettim, fakat; bir şeyi tekrar etmek lâzımgelir. O da şudur : Bu düşman çekilirken, uğradığı her yeri yakmış, yıkmış ve âciz, müdafaasız ahaliyi, kadın ve çocukları öldürmüş ve ihrak eylemiştir (kahrolsun! sesleri). Bu müthiş faciayı kemali lanet ve nefretle yâdetmek lâzımgelir (lanet olsun! sesleri).

REFİK B. (Konya) – Üzerimize musallat edenler utansınlar.

GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA HAZRETLERİ (Devamla) – Arkadaşlar biz bu harekâtı, neticesini tamamen bilerek yaptık, bütün bunlar belki bütün cihana hayret verecek mahiyettedir. Onun için ordumuzun kudretini anlamıyan veya anlamaktan âciz olanlar bu muazzam eseri gayri muntazır bir tesadüf eseri gibi göstermek istiyorlar. Fakat; hiç bir vakit öyle değildir. Harekât bütün teferruatına kadar tamamen düşünülmüş, tesbit edilmiş, ihzar edilmiş, idare edilmiş ve intacedilmiştir (sürekli alkışlar).

Düşman ordusu taarruzumuz karşısında, bu felâkete duçar olmamak için ne yapmak lâzım gelirse hepsini yapmaktan geri durmamıştır. Hakikaten ordumuzun öyle hareket edeceğine ve böyle kahhar bir netice alacağına benim kanaatim vardı.

DURAK B. (Erzurum) – Meclisimizin de vardı, Paşam.

GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA HAZRETLERİ (Devamla) – Kemali hürmet ve tebcil ile zikretmek mecburiyetindeyim ki, doğrudan doğruya harekât-ı askerîye ile alâkadar ve bunu ihzar ve idareye memur olan her üç zat da benimle tamamen hemfikir idiler. Zikretmek mecburiyetindeyim ki, aynı kuvvet ve kanaatle bana iştirak eden bu zevattan birisi muhterem Erkânı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi Paşa Hazretleridir (alkışlar). Diğeri Garp Cephesi Kumandanı ismet Paşa ve üçüncüsü de Müdafaai Milliye Vekili Kâzım Paşa Hazeratıdır. (Alkışlar).

Ordu kumandanları paşalar hazeratı ile kolordu ve fırka kumandanları harekâtı büyük bir cesaret ve meharetle idare etmişler ve diğer bütün cüzütam kumandanları da şayanı gıpta ve sitayiş bir hissi fedakâri ile ifay-i vazife eylemişlerdir.

Bu harekete başlamadan evvel, yani en son gün, başta bulunan zevatla birbirimize dedik ki: Taarruz edeceğiz, bilâfâsıla takip edeceğiz ve düşmanı imha ederek, -nihayet behemehal muvaffak olacağız.

Bu kanaate sahip olmıyanlar da vardı. Arkadaşlar, bu kanaate sahip olmıyanlar değil; ordumuzun yerinden kımıldayamıyacağı ve taarruz kabiliyetinden mahrum olduğu zehabına kapılan bazı kimseler de vardı, belki de bu zehap ve bu sözlerin telâffuz edilmiş olması düşmanlarımızı çok ümitlendirdi. Belki de isabet oldu. Fakat; bugün tahakkuk eden neticenin tarihimize kuvvetle şerefbahş olmasına delâlet etmiş olduklarından dolayı, onlara da ayrıca teşekkür etmek lâzımgelir (gülmeler).

Arkadaşlar, demin de arzettiğim gibi, teşebbüsat-ı siyasiyede son noktaya geldiğimize kaani olduktan sonra bu harekete başladık. İzmir‘e muvasalatımızda ordu tekrar siyasete temas etti. Arzu buyurursanız -tabiî esası Hariciye Vekâletine ait mesaildendir- yalnız orduya temas eden noktayı izah edeyim. İzmir‘e girdiğimiz zaman orada bir itilâf donanması vardı, İngiliz amiralinin tahtı kumandasında olmak üzere… Bunlar benimle temasa gelmediler ve gelmek de istemediler. Yalnız orada bulunan Birinci Kolordu Kumandanı ile temas ettiler ki; temaslarının mahiyeti şu idi: Orada bunların tabiî tebaaları vardı. Onlar hakkında bir emniyet istihsâl etmek istiyorlardı. Yalnız İngiliz amiralinin Birinci Ordu Kumandaniyle yaptığı mülakat belki münasebet-i siyasiyenin mebdei telâkki edilebilir. Bu amiral, Birinci Ordu Kumandanına şu suali sormuştur:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetinin Büyük Britanya Hükûmetine karşı vaziyeti nedir? Yani hali harbde mi? hali sulhda mı telâkki ediliyor? Bunun üzerine kumandanımız da şu suretle mukabelede bulunmuştur: “Bu suale cevap verebilmekliğim için evvelâ; Büyük Britanya Hükûmetinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti hakkında vaziyeti nedir? Bizimle hali sulhda mı? yoksa hali harbde midir?” Amiral, münasebat-ı siyasiyenin mevcut olmadığını ve bunun iadesi lâzım geldiğini söylemiş, kumandanımız da, evet; münasebatı siyasiyenin şayanı arzu olduğunu, fakat; bunun iadesi için, eşkâli mahsusa bulunduğunu -yani formalite- ve bunların ise ancak iki hükûmet arasında yapılabileceğini söylemiştir. Hüsnüniyetle cereyan etmiş olan bu mükâleme neticesinde; fiilen hali harbde olmadığımız fikri tarafeynce kabul edilmiş oluyor. Fakat onu müteakip orada bulunan bir İngiliz -ki, vaktiyle konsolos imiş- beni görmek istedi. Bittabi konsolosların muamelâtiyle veyahut konsolos gibi ifa-yı vazife ettiğini iddia edenlerle orada ifa-yi vazife eden valimiz görüşebilirdi. Fakat bu zat mutlaka beni görmek istedi. Ben de en nihayet kabul ettim. Kendisi birtakım teminat istemeğe kalkıştı ve müfritane birtakım tekliflerde bulunuyordu. Tabiî kendisini iddia ettiği gibi, tanımakta mazurdum, zira hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisince musaddak bir muamele cari değildi, o bütün bunlardan muğber olarak bana dedi ki: “Siz, İngiltere Hükûmetine ilânı harb mi ediyorsunuz?” Münasebat-ı siyasiye iade edilmiş değildi ki, yeniden ilânı harb olsun! Maahaza bu sözlerin teatisi bir suitefehhüm hâsıl etti. Ve bu zat bunun üzerine şuna, buna gitmiş ve bilhassa Amerikalılara da ilânı harbden bahsetmiştir. Bunu müteakip idi ki, İngiliz amiralından bir mektup aldım. Diyordu ki:

“Konsolosumuzu kabul etmiş ve kendisine harbe dair sözler söylemişsiniz. Halbuki Birinci Ordu Kumandaniyle aramızda buna dair bir kelime ifade edilmemiştir. Hakikî fikrinizi öğrenirsem hükûmetime bildireceğim.”

Ben buna cevap verdim. Birinci Ordu Kumandanı ile amiral arasında cereyan eden mükâlemeye benim de iştirak ettiğimi söyledim. Yani aramızda münasebat-ı siyasiye yoktur, avdeti şayanı arzudur. Bu fikre iştirak ettim ve cevap verdim. Benim bu cevabım, İngiliz amiralince mucibi memnuniyet görülmüş. Yalnız, ben onun mektubunu hususi telâkki ettiğim için, hususi cevap vermiştim. O ise, mektubunun hususi olmadığını ve İtilâf Devletleri namına olduğunu mektubumu götüren zabite söylemiş ve ilâveten demiş ki: “Bunu alâkadar devletlere yazacağım, alacağım cevabı bildiririm.” Ondan sonra idi ki, Ceneral Pelle, benimle mülakat etmek istedi ve İzmir‘e geldi. Ceneral Pelle, nimresmî bir vaziyette geliyordu. Fakat; tabiî hükûmeti tarafından gönderilmiş olduğuna şüphe yoktur. Bilhassa harekât-ı askeriyemizin Çanakkale ve İstanbul istikametlerinde, kendilerince bitaraf telâkki ettikleri bir mıntakaya dâhil olmamasını söyledi. Halbuki şimdiye kadar Hükûmetimize mıntakai bitarafiden bahsedilmemiş ve Hükûmetimizce böyle bir mıntaka hududu kabul edilmiş değildi.

Bu itibarla ben, kendisine öyle bir mıntakaya karşı ademi malûmat beyan ettim ve düşmanı takip için yürümeğe mecbur olduğumuzu söyledim. Ondan sonra idi ki, Mösyö Franklen Buyyon‘dan hususi bir telgraf aldım. Mösyö Franklen Buyyon, benim şahsi arkadaşımdır ve o sıfatla benimle görüşmek istiyordu. Kendisini İzmir‘de görebileceğimi cevaben bildirdim. Filhakika, İzmir‘e geldi. Geldikten sonra anlaşıldı ki, Mösyö Franklen Buyyon, Fransa Hükûmeti tarafından ve İngiltere ve İtalya Hükûmetlerinin de inzimamı muvafakatiyle benimle mülakat etmeğe geliyordu. Bu esnada arkadaşlar, yani ordularımız İstanbul ve Çanakkale üzerinden geçerek, Trakya‘da dahi düşmanı takip etmek ve mağlûp etmek ve hudud-u millîmizin müntehasına kadar vâsıl olmak sırasında idi ki, Hükûmetimize iblâğ olunmak üzere, bir sureti Hariciyeye, bir sureti de Başkumandanlığa verilen ve muhteviyatı tabiî manzuru âlileri olan nota geldi. Bu nota, esaslı olarak, iki noktayı camidir: Biri, harekât-ı askeriyenin tevakkufuna müteallik, yani sırf harekât-ı askeriyeye aittir. Diğeri sulha, konferansa aittir. Ben, yalnız cihet-i askeriyeye taallûk eden noktasına temas edeceğim. Tabiî Hükûmetimiz bu noktaya cevap verecektir. Askerî kısımında talep olunan şey harekât-ı askeriyenin tevakkufuna aitti. Halbuki biz hudud-u millîyemize kadar aksamı memalikimizi düşmandan tathir etmek mecburiyetindeyiz. Fakat; mutlaka bunu harb ve darp ile de yapmağa hevesşkâr değiliz. Meclisinizin ve Hükûmetinizin nokta-i nazarı mutlaka muharebe etmek, mutlaka kan dökmek ve makasid-ı millîyemizi süngü ile istihsâl etmek değildir. Binaenaleyh; 1914 hududumuza kadar Trakya‘daki düşman kıtaatı çıkarılırsa fazla bir harekât yapmağa ihtiyaç hâsıl olmaz. Boğazlar meselesine gelince : Misak-ı Millîmizde musarrah olduğu gibi Boğazların serbestisini talebedenlerden birisi ve belki de birincisi biziz. Binaenaleyh; Boğazların da serbestisini ihlâl etmek için bir tasavvurumuz mevcut değildir, işte bu mülâhazata binaen notada zikredilen askerî konferansa Başkumandanlık muvafakat etmiştir. Bu, Mudanya Konferansında tesbit olunacak şeyler, arzettiğim gibi Trakya‘nın tahliye olunup bize devir ve teslim edilmesidir. Buna mukabil biz de ordularımızı Boğazlardan uzak bulunduracağız. Bunun şekil ve teferruatı Başkumandanlık namına salâhiyet-i fevkalâdeyi haiz olarak içtimaa gitmiş olan Garp Cephesi Orduları Kumandanı İsmet Paşa ile diğer generaller tarafından tesbit olunacaktır. Her halde Trakya‘nın bir an evvel tahliye edilmesi lâzımdır. Çünkü: Yunanlılar, Anadolu‘da tahliye ettikleri yerlerde olduğu gibi, orada da icrayi mezalim ediyorlar. Kıtaller yapıyorlar tahribat icra ediyorlar.

Malûmuâliniz olduğu üzere, son günlerde Yunanistan‘da ihtilâl, isyan çıkmıştır. Hercümerç vardır ve binaenaleyh, dindaşlarımızı bir an evvel kurtarmak mecburiyetindeyiz. Orayı derhal teslim etmek bir tedbir-i âcildir ve Düveli Müttefikanın da bu hususta bize yardım etmesini ve bu meselenin teşriini ve teshilini rica ettik. Bu esasat üzerine dünden beri Mudanya‘da müzakerat cereyan etmektedir. Neticesini anlıyacağız.

Arkadaşlar! Üç seneden beridir yolunda çalıştığımız ulvi ve mukaddes maksat, milletin umumi ve müşterek gayret ve himmetiyle elhamdülillah tahakkuk ediyor (elhamdülillah sesleri).

YAHYA GALİB B. (Kırşehir) – Himmeti âlinizle.

GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA HAZRETLERİ (Devamla) – Bizi istediklerimizden menedecek ortada hiçbir mâni kalmamıştır (alkışlar). Tafsil ettiğim veçhile düşman ordusu kamilen imha edilmiştir. Yunan ordusunun en son neferinden dahi Anadolumuz tathir edilmiştir (alkışlar). Kahraman askerimizin süngülerinden canlarını kurtaranlar, cihana ebediyen hacil olacak bir süratle ancak firar etmişlerdir (şiddetli alkışlar). Bu firariler, asker değil, fakat; haydutlar, canilerdir. Demin de arzettiğim gibi, her geçtikleri yerde müdafaasız bir halde bulunan kadınlarımızı, çocuklarımızı, ihtiyarlarımızı kesmişler ve yakmışlar, (Kahrolsun! sesleri), (Lanet! sesleri) Birçok mamurelerimizi ateşlere vermişler ve harabezara çevirmişlerdir. Bu, zulüm ve vahşetin tesirini bütün cihan-ı insaniyet ve medeniyet ümidederim ki, hissedecektir. Arkadaşlar, Kıral Konstantin‘in memleketimizin en zengin ve en mâmur yerlerine dikilen gözleri bugün yine -kendi cani askerleri tarafından atıldığı mahpesinde- kan ağlıyor (Kahrolsun sesleri). Sevgili milletimizin hiçbir zaman zincir altına girmiyecek olan hürriyet ve istiklâline göz diken, suikasdetmek isteyen Yunan milleti; bugün baştan aşağıya kadar isyan ateşi içinde matem saatleri yaşıyor (Daha berbadolsun! sesleri)

YAHYA GALİB B. (Kırşehir) – İstanbul’daki efendisi ne yapıyor acaba?

GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA HAZRETLERİ (Devamla) – Ve endişe-i ferda ile perişan bir haldedir. Görüyorsunuz ki, bize yapmak istedikleri bütün felâketleri Cenabıhak onların başına tevcih etti. Cenabıhakkın adaletinin bu kadar vazıh tecellisine hep beraber, hamdü sena edelim (Hamdolsun, sesleri).

Arkadaşlar, bu Anadolu zaferi tarih arasında, bir millet tarafından tamamen benimsenen bir fikrin ne kadar kadir ve ne kadar muhyi bir kuvvet olduğunun en güzel bir misali olarak, kalacaktır (şiddetli alkışlar), önümüze dikilen bütün mevanii birer, birer yıkıp aştıktan sonra bugün artık Misak-ı Millî‘nin çizdiği hudutlar dâhilinde, mesut, müreffeh ve hür yaşamak için, her ne lazımsa, bunların hepsini istihsâl edeceğiz (alkışlar).

TUNALI HİLMİ B. (Bolu) – Yaşa Halkçı Fatih!

GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA HAZRETLERİ (Devamla) – Düşman elleriyle viran olmuş ve milletimiz tarafından her köşesini kurtarmak için seve, seve can verilmiş ve çocuklarımızın kanıyle sulanmış olan yurdumuzun ufkunda artık sulhun tatlı güneşi gecikmiyecektir (İnşaallah sesleri).

Arkadaşlar; milletimiz, tek bir adam gibi, gösterdiği sarsılmaz vahdet ve gayret sayesinde bu muvaffakiyeti ihraz etmiştir (Teşekkür ederiz, varol! sesleri). Milletimizin sulh işlerinde de, sulhtan sonraki işlerde de, aynı himmet ve gayret ve vahdeti göstererek; bu zaferi itmam edeceğine şüphe yoktur (Hiç şüphe yok! sesleri). Bu zafer, bize bir imkân bahşediyor. Biz, bu imkânı memleketimizin, milletimizin münevver, mesut ve müreffeh istikbali için kullanacağız (İnşaallah, sesleri).

Arkadaşlar; sözlerime hitam vermeden evvel kemali iftiharla şunu arzedeyim: Bu hareketi yapan bir ordunun babalarından ve analarından ibaret olan milletimiz bütün cihana karşı en yüksek mevki-i hürmeti ve mevki-i izzeti kazanmıştır. Milletimiz bîperva iftihar edebilir. Bu, en kuvvetli şeraitle hakkıdır. Ve ben böyle bir milletin âciz bir ferdi olmakla en büyük saadeti hissediyorum (Sürekli alkışlar). Bu muharebe meydanlarında, emsalsiz kahramanlıklar ve şehamet göstermiş olan zabitlerimizin, neferlerimizin ve kumandanlarımızın her biri ayrı, ayrı bir menkıbe, bir destan teşkil eden harekâtını kemali tebcille ve hürmetle ve takdirle yâdediyorum (Alkışlar). Bu şehamet meydanlarında rahmet-i rahmana kavuşan şühedamızın muazzez ervahına hep beraber fatihalar ithaf edelim (Ayakta fatihalar okundu). Arkadaşlar; en son sözüm budur. Şehamet meydanında ölenlerin analarına ve babalarına taziyeler değil, fakat; tebrikâtımızı isal edelim (Şiddetli alkışlar).

ŞEREF B. (Edirne) – Efendiler; Reisi Muhteremimiz Gazii namıdarın harekatı askeriye hakkında bize verdiği şeylerden salahiyettar bir asker olmamak hasebiyle, bittabi anladığım bir söz vardır. O da milletin azim ve imanını temsil eden Mehmedcik süngüsünü taktı, Türk Vatanına haksız saldıran alçak, cani düşmanı denizin ötesine attı. Efendiler, üç senedir şu Meclisin sakfı vazii altında toplanıp elele vererek, acı, tatlı birçok günler geçirdik. Başkumandanımızın burada bütün tafsilatiyle anlattığı şeyden ben bir şey anladım. O da Hak’tan doğan kuvvetin önünde eğilmiyecek dünyada hiçbir şey yoktur. Biz, dünyada davaların en haklısı olan Türk davasını müdafaa ederken, hiç kimseye taarruz etmedik, hiç kimsenin hakkını çiğnemedik. En gür, en imanlı seslerimizle bütün dünyaya bağırmış ve nihayet Koca Gazinin burada dediği veçhile, Dahiliye Vekilimizi vazi bir surette sessiz Avrupa’ya gönderdik. Dimai masumenin akmaması yollarını aradık. Bütün bu mesuliyet tamamiyle buna bais olanların sırtında olmak üzere harbe başladık. Allah’a hamdolsun! Muzafferen gayemize mazhar olduk. Bunun için, benim de şahsi bir şeyim varsa o da; şimdi Trakya sahillerinde, Trakya’da yürümekte olan ve orada yerleşmekte olan Ordumuzun Al Sancağını Türk’ün mefahiri olan Sultan Selim’in üzerinde artık bir gün evvel görmektir. Ben bütün hamiyetkar Başkumandanımzın ve Şanlı Ordumuzun kaffesini selamlarken; efendiler Türk tarihinden örnek alırken, Koca Hızır’ın yaptığı gibi, aynen o nümuneyi temsil eden Şanlı Ordumuza bütün hürmetler, selamlar ithaf eder ve mübarek vatan için canını veren bütün şehitlerin analarma, babalarına Başkumandanımızın dediği gibi hürmetler, tebrikler takdim ederim. (Alkışlar)

HÜSEYİN AVNİ B. (Erzurum) – Efendiler; en sevgili Reisimiz Başkumandan Paşa Hazretlerinden az zaman ayrıldık. Fakat, bu az zaman zarfında bize ne derece azim meserretler verici beşaretlerini dinledik. Kendilerine en hâr samimi hürmetlerimi takdim ederken, zannediyorum ki; buna bütün arkadaşlarım da iştirak ederler. (Hay, hay, sesleri) Efendiler: Türk köylüsü Harbi Umumiden çıkmış ve henüz yaralarının kanları akarken, o kanlı yarasına hançer saplayan hain düşmanın harekatını hatırınıza getirmek isterim. Milli mefkurenin rehberi olan Gazi Paşa Hazretleri bugün bu ordunun kumandanlığını kabul ettiği gibi, milli mefkurenin rehberliğini de kabul etmiştir. Kulaklarım pek alışkın idi: Bizim en felaketli günlerimizde beşaretaver beyanatı ile bizi sevindiriyordu. Felaketli günlerimizde kendilerinden dinlediğim sözler ile şimdi söylenen sözler arasında hiçbir fark görmüyorum. Ankara’nın etrafında isyanlar, düşmanın tuğyanları. İzmir yangınları karşısında ne kadar soğukkanlılıkla idarei kelam ediyorlarsa; bugün şan ve şerefle milletin amalini istihsal ettiği zamanda bile, aynı lisan, aynı ifade… Ne büyük, ne azametli bir ruh! İşte efendiler! Bu milletinden aldıkları ilhamın bihakkin tecellisini göstermekle bahtiyar olduğunu buradan bir defa daha ilaveten arz eylerim. (Alkış) Harbi Umumiden sonra, Türk köylüsü kılıncını bırakmış, sabanına sarılmıştı. O hiçbir şey istemiyordu. Yalnız diğer milletler gibi, refahını temin ederek, kendi kudretiyle yaşamak istiyordu ve alemi medeniyetin irfanından istifade etmeyi kendisine şiar ittihaz edinerek, kendisini her türlü tazyikten azade görmek için, feryadediyordu. Fakat efendiler; bu millete hakkı hayat tanımayan bazı milletler hücum ettiler. Pişdar olarak, Yunanlıları gönderdiler. O kanlı ellerin yakmadığı evler; yıkmadığı ırzlar kalmadı, bu zavallı memleketin işgal edildiği noktalarında. İşte bu milli tuğyan en nihayet kendilerinin zulmünü boğdu. İşte biliyorsunuz, müdafaadan mahrum olan sahillerinizi bombardıman ederek vicdanı beşeri tazyik ettikleri gün bunun bu neticeye müncer olacağını o gün, yine buradan arz etmiştim; hakkın zulme galebe çalacağına ve bu zulmün nihayet bulacağına imanı kamilimiz vardı. Biz bu neticeyi istihsal ettik. Çok güzel buyurdukları veçhile, bu harb sahnesi bitti. Bundan sonra yaşamak sahnesi geldi. Bir çelik çember içerisindeyiz. Hiçbir düşman tecavüz edemiyecek. Türk köylüsünü tebrik ederim ki; bundan sonra artık kendi sabanına sarılarak gayesinin istihsali için ve arzusu dairesinde yaşamak için kendisine meydan verilmiştir. Refah kapıları açılmıştır. Evet, bugün bu zaferi bize tebşir eden Başkumandandan rica ederim ki; çiftçinin başında yine o zekaları sayesinde bu cihan iktisadiyatında yine rehberlik ederek, yine muzaffer olduğumuzu burada bir daha tezkar etmelerini Cenabı Hak’tan temenni ederim.

TUNALI HİLMİ B. (Bolu) – Arkadaşlar! Ordu hakkında, zaferin yüceliği, büyüklüğü hakkında, benim lisanımdan sadır olacak hiçbir kelime yoktur ki; tam bir mana ifade edebilsin. Yalnız ordumuzun çarpıştığı ruh gibi, nur gibi uçtuğu bir günde demiştim ki: «Yoktan var olan ordu! Allah ordusu yürü! Yürü! Sen ruhsun, nursun ordu. Cihanı bürü! Bürü!» Allah’a hamdederim efendiler, bu hakikat bütün parlaklığı ile tecelli etmiştir. Efendiler! O büyük ordunun başında bulunan o büyük insana karşı yalnız tevcih edilecek bir unvan, bir sıfat vardır ki; onu ne cihan, ve ne Meclis ve ne de hiçbir kimse tahattür edemiyor. Arkadaşlar! Düşman karşısında yalnız muzaffer bir kumandan değil, taçlı bir zafer değil, o aynı zamanda en büyük bir unvan olmak üzere şu hakkı kazanmıştır: Türkiye’de halkçılık fatihi! Evet bundan bir iki ay evvel Paşa Hazretleriyle cephelere giderken trende bize bir projeden, bir plandan hahsetıtiler. Arkadaşlar! O, Teşkilatı Esasiye Kanununun bir müsveddesi idi. Binaenaleyh ben, burada yalnız ve yalnız en ziyade bu unvanı tercih ile kendilerini acizane tebcil ederim.

RElS – Efendim daha söz alan arkadaşlar vardır. (Ekseriyet kalmadı sesleri) Efendim beş dakika istirahat edelim. (Pekala sesleri) Beş dakika istirahat…

Hitamı celse; saat: 3,30

[i]Trandafir G. Djuvara, “Türk İmparatorluğunun Paylaşılması Hakkında Yüz Proje (1281-1913)”, Çeviren: Pulat Tacar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. basım, Haziran 2017.
[ii]William Gladstone, “Bulgarian Horrors and the Question of the East”, London, John Murray, 1.basım, 1876.
[iii]The Times, 11.10.1914.
[iv]Leon Ostrorog, İngilizce çevirisi: “Turkish Problem”, 1919.
[v]Ahmet Refik, “İki Komite İki Kıtal” İkdam g. tefrika, 17.12.1918-18.01.1919.
[vi]The Paris Peace Conferance, 1919, The Council of Four: Minutes of Meeting May 24 to June 28, 1919. pp. 577-691.

Devam edecek…