Batı Cephesi kumandanı İsmet İnönü 30 Ağustos’u anlatıyor

26 Ağustos'tan 30 Ağustos'a, Büyük Taarruz'dan Büyük Zafer'e - 4

Batı Cephesi kumandanı İsmet İnönü 30 Ağustos’u anlatıyor

İsmet İnönü, 26 Ağustos 1922 Büyük Taarruz’da Batı Cephesi Kumandanıdır. Kurtuluş Savaşıyla ilgili olarak, çeşitli kesimlerce eleştirilmiştir. Kendisine yöneltilen eleştirilerin bir bölümü, Birinci İnönü ve İkinci İnönü savaşları, Sakarya Meydan Muharebesi, 26 Ağustos Büyük Taarruz ve 30 Ağstos 1922 Büyük Zafer’e ilişkin olup, bu savaşlardan yaklaşık 25 yıl sonra, 1946’da, çok partili düzene geçilmesiyle birlikte, muhalif parti gazete ve dergilerinde boy göstermeye başlamıştır. Bunların büyük bir bölümü eleştiri sınırlarını aşan çok ağır aşağılamalar ve sövgülerden oluşmaktadır. Özellikle Cevat Rıfat Atilhan, Necip Fazıl Kısakürek, Kadir Mısıroğlu vs. yazarların, 1946’dan başlayarak İsmet İnönü’ye karşı yazdıkları, eleştiri sınırını kat kat aşan kişiliğe yönelik nefret, kin, karalama ve yüz kızartıcı sövgülerden oluşmaktadır.

İsmet İnönü, Sabahattin Selek tarafından hazırlanıp 1969’da yayımlanmaya başlanan “Hatıralar”ında, kendisine yöneltilen suçlamalara, karaçalmalara değinerek onlara bir takım yanıtlar da vermiştir. İnönü’nün 26-30 Ağustos 1922 Büyük Taarruz ve Büyük Zafer’e ilişkin “Hatıralar”ının bir bölümü, 1970’te Sabahattin Selek’in “Milli Mücadele” adlı kitabında yayımlanmıştır.

İsmet İnönü, birinci cildi 1985, ikinci cildi 1987’de Bilgi yayınevince yayımlanan “Hatıralar”ın ilk cildinde, bir takım suçlamalara yanıtlar verirken, 26-30 Ağustos’ta cephede neler yaşadığını şöyle anlatıyor:

BATI CEPHESİ KUMANDANI İSMET PAŞA 30 AĞUSTOS’U ANLATIYOR

Sakarya Muharebesinden sonra geçen bir sene zarfında, Fransızlarla, 20 Ekim 192l’de Ankara ltilafnamesi imza edildi. Bu itilafname müzakerelerinden Mustafa Kemal Paşa beni haberdar ediyordu. Vakit vakit müzakerecilerimizin istedikleri ve Fransızların direnişleri ile inkıta tehlikesi oluyor, ümitler azalıyor çoğalıyordu. Ümit azaldığı zaman fikir sorardı. Mesela büyük münakaşa Hatay’dan çıkıyordu. Meclise hakim olan hava, ne elde edilecekse, onun fazlasını istihsal etmek. Bunun için uğraşıyorlardı. Bir defasında, Mustafa Kemal Paşa bu hususta benim fikrimi sormuştu. Kendisine şu cevabı verdim:

“Adana’yı ve Antep’i kurtarmak esastır. Ondan sonra kurtarılabilecek olanları kurtarıp, anlaşmayı yapmamız ve Fransız cephesinden boşalmamız lazım. Oradaki kuvvetlere ihtiyacımız var. O bölge halkından muharebede her türlü istifade etmeye ihtiyacımız var.”

Mustafa Kemal Paşa, “ben de aynı surette düşünüyordum,” dedi. Müzakerelere devam ettiler ve nihayet anlaşma oldu. Ben bu arada Ankara’ya hiç gitmedim. Hep cephede bulunuyorum. Müzakereler, Ankara’da Franklin Bouillon ile Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey, Erkanı Harbiye Reisi Fevzi Paşa arasında cereyan ediyor, Mustafa Kemal Paşa bütün müzake­ relerde hazır bulunuyordu. Bir de Fransız Albayı Moujin vardı. Mustafa Kemal Paşa ile Franklin Bouillon arasında çok iyi dostluk hasıl olmuştu. Adam beni tanımak istemiş, ehemmiyet vermiş. Mustafa Kemal Paşa da bizi tanıştırdı. Bunun için cepheye geldiler. Kendilerini cephede misafir ettim. Buradaki müzakerelere beni de iştirak ettirdiler. Bu konuşmadan, sonra, ileride çok istifade ettiğim anlaşılacaktır.

Yakup Şevki Paşa ile halledilecek bir güçlüğüm çıktı

Taarruz hazırlıklarımız ilerliyor. Ankara’da Mecliste sabırsızlık hüküm sürüyor. Bir an önce ordunun taarruza geçmesini istiyorlar. Hükumet Meclisin karşısında güç durumda kalıyor. Nihayet 1921 yılının sonbaharında taarruz için beni sıkıştırmaya başladılar. “Olmaz;” dedim. “Bütün hazırlıklarımı tamamlamadan taarruza geçmem.” Benden inat ediyor, israr ediyor diye bahsetmeleri bu sebeple oluyor. Cepheye gelip giden heyetlerle, hükûmetle devamlı konuşmalarımız uzayıp gitti. Kış geldi, kışın taarruz imkanı olmadığından baharı bekledik. Yine istediğim kadar hazırlanmış değildik. Ağustos ayına doğru taarruz hazırlıklarının biteceğini tahmin ediyoruz. Ağustos’u umumi olarak taarruz zamanı diye kararlaştırdık. Daha Ağustos’un başlarında Fevzi Paşa geldi, benim karargahımda misafir oldu. Fevzi Paşa ile durumu görüşüyoruz. Bana dedi ki:

“Ben artık Ankara’ya gidemem. Kimse taarruz edeceğimize inanmıyor ve bize yapmadıkları kalmıyor. Mustafa Kemal Paşa’nın çekmediği yok.”

Ağustos’un ortasına doğru türlü tertipler alındıktan sonra, Mustafa Kemal Paşa da cepheye geldi. Biz 6 Ağustos’tan itibaren taarruz tertibine başlamıştık. Mustafa Kemal Paşa gelince toplantılar tertip ettik ve hazırlıklarımız süratlendi.

Hepimiz Akşehir’deyiz . Birinci Ordu Kumandanı Nurettin Paşa gayet muntazam çalışıyor. Aramızda iyi bir ahenk var. İkinci Ordu Kumandanı Yakup Şevki Paşa da iyi. Fakat şimdi bu hazırlık devrinde, Yakup Şevki Paşa ile halledilecek bir güçlüğüm çıktı. Yakup Şevki Paşa’nın kumanda ettiği İkinci Ordunun cephesi Eskişehir kuzeyinden başlayarak Afyon’a kadar uzanıyor. Batıya dönük olan bu cephe gayet geniş. Ben kat’i neticeyi Afyon’un güney ve güneybatı kesiminde almak istiyorum. Planımız böyle. Ordumuzun ağırlık merkezi de bunun için Afyon’un güneyinde toplanmış bir durumda. Burada düşmana her bakımdan bir üstünlük sağlamamız lazım. Yakup Şevki Paşa’nın elinde bulunan kuvvetlerden bir kısmını daha alarak Birinci Orduya vermek istedim. Evvelce bütün cephede kuvvetler az çok müsavi olarak dağılmışken, bunları Afyon demiryolunun güneyine geçiriyorum ve Afyonkarahisar karşısında tutuyorum. Yığınak yapıyorum. Bu gayet güç ve çok tehlikeli bir ameJiye. Birinci Ordu Kumandanı, bütün kuvvetler kendi cephesine geliyor diye tabiatiyle bundan memnun. İkinci Ordu muhabereden evvel ve muharebe esnasında türlü ihtimallere maruz kalacak. İkinci Ordu Kumandanı bundan dolayı endişeli. Yakup Şevki Paşa ile ihtilafımız bu. İkinci Ordunun cephesi aşağı yukarı 120 kilometreyi buluyor. Düşmanın bu cephe üzerinde yüzbin kişilik bir kuvveti var. Yakup Şevki Paşanın kuvvetleri bunun ancak yarısı kadar. Tabii bu ölçü İkinci Ordunun bütün cephesinde aynı surette devam etmiyor. Mesela Eskişehir cephesinde bizim onbin kişilik kuvvetimize karşılık, Yunan ordusunun kırk bin kişilik bir kolordusu var.

Yunan Ordusu Başkumandanı General Papulas’ın bu arada Yunanistan’a döndüğünü ve yerine Hacı Anesti’nin geldiğini öğrendik. Hacı Anesti İzmir’de oturuyor. Afyon civarındaki Yunan ordusu General Trikopis kumandasında bulunuyor. General Trikopis büyük bir kumandan. Muntazam bir kumandan. Muharebede kararlı ve tertibatlı. Taarruzun yaklaştığı günlerde, bizim Ordumuzla Yunan Ordusu aşağı yukarı müsavi hale geldi. O, topta bizden fazla, makineli tüfekten bizden fazla, biz, ağır topta ondan fazlayız. Taarruza kadar kafi derecede ağır top topladım. Ve süvari kuvvetim çok. Şimdi mesele, Afyon’da bulunan Yunan’ı yalnız başına yakalayıp mahvetmekte. Eğer Yunan ordularından bir tanesini mağlup eder, işe yaramaz hale getirirsek, ondan sonra her yerde üstünlük bizde olacak. Her yerde üstünlük bizde kalacak. Bunun için hazırlanıyoruz.

Şimdi, taarruz planını anlatacağım. Büyük taarruz için planı Garp Cephesi karagahında biz tertip ettik. Erkanı Harbiyeye bildirdik. Onlar da fikirlerini söylediler. Bir hayli çalıştıktan sonra mutabık kaldık . Esas itibariyle tertip bizim tertibimizdir, yani cephenin tertibidir. Taarruzdan önce Türk ve Yunan kuvvetleri aşağı yukarı denk bir hale gelmişti. Cephe geniş. Bu cephenin her yerine taarruz ederek muvaffak olmak ve kat’i neticeyi almak mümkün değil. Böyle bir hareket muharebeyi uzatacak. Halbuki ben, bu defa muharebeyi bitirmek istiyorum. Bunun için düşmanın sağ kanadına büyük kuvvetler toplayarak, güneyden kuzeye doğru taarruz ederek, çekilme istikametini keseceğim ve bir meydan muharebesi ile imha edeceğim. Plan bu. Yunan Ordusunun Afyon’dan batı istikametine uzanan ve cephesi güneye dönük olan sağ kanadının en uygun yerinde bir yarma hareketi yapılacak. Yarma bölgesi 25 kilometre genişliğinde. Buraya toplayacağımız kuvvetler karşımızdaki düşmandan dört misli fazla olacak. Şimdi, bu esasa göre yığınak yapıyorum. Kuvvetleri kaydırıyorum. Mühim olan husus, bu yığınağı, dolayısiyle taarruz planımızı düşmandan gizlemek. Buna başladığımız zaman, Yakup Şevki Paşa bir konuşmamız esnasında bana, “yapamazsın, bu son derece zor bir harekettir,” dedi. Yakup Paşa itirazını şöyle destekliyor: “Ben bir taburu cephede yerinden oynatıyorum, alıp başka bir yere getiriyorum, ertesi günü düşman tayyaresi bu taburun bir eski yeri üzerinde, bir yeni yeri üzerinde uçuyor ve tam doğru malumat alıyor. Düşmanın içimizde haber alma teşkilatı var. Doğru malumatı çok çabuk alıyor. Sen kolorduları cephenin bir ucundan alıp, öbür ucuna götüreceksin ve düşman sezmeyecek. Bunun imkanı yok.”

Yakup Şevki Paşa’ya, böyle yapmaya mecbur olduğumuzu, yapabileceğimizi anlatmaya çalıştım. Gerçekten büyük bir dikkat göstererek, kıtaları yığınak noktasına kaydırıyorum. Hiçbir kıtanın boşalttığı yerde, buranın boşaldığına dair bir emare bulunmamasını istiyorum. Kıt’a kumandanlarına kesin talimat veriyorum. Yeni geldikleri yerde mevcudiyetlerini bildirecek herhangi bir işaret olmasın istiyorum. Bu ameliye esnasında, bir defa, bir süvari kıtasının talimat hilafına gündüz yürüyüş yaptığını gördüğümü hatırlarım. Süvari Kolordusu Akşehir’in güneyinde muhtelif yerlere dağılmış olarak bulunuyordu . Bun­ ları taarruz yerine doğru topluyorum. Bizim asıl taarruz edecek kuvvetlerimizin sol cenahında Süvari Kolordusu yığınağını yapacak. Yürüyüş hep gece olacak. Bu yürüyüşün, atları ile arabaları ile, malzemesi ile hiçbir işaret vermeyecek surette yapılmasını sağlamaya mecburum. Bir gün ikindi vakti, gündüz, yürüyen bir süvari kıtasını gördüm. O kadar canım sıkıldı ki, müdahale ettim, durdurdum. Sonra Beşinci Kolordu, yanı Süvarı Kolordusu Kumandanına şikayetlerimi en acı feryad şeklinde yaptım. Kolordu Kumandanı halen sağdır, hatırlar.

Aldığımız tertibat düşman tarafından asla anlaşılmamıştır

Bu yığınağı yapmakta, bu tertibatı işletmekte ve sonuna kadar düşmandan gizleyerek baskına uğramaması için çok çalıştım. Hazırlığa 6 Ağustos’ta başladım. 20 gün sürdü. Son derece zor bir şey. Beş bin atlı. Bunları yürüteceksin, geçitlerin içine sokacaksın ve yeri bilinmeyecek. Son derece zor. Bununla beraber yaptığımız hareketten bir şeyler seziliyordu. Fakat aldığımız tertibat asla anlaşılmamıştır.

Taarruz için yapılan son yığınağın güçlüklerinden bahsediyorum. Yığınağın ve taarruzun bu esaslara göre yapılacağı, ordu kumandanlarınca, taarruzdan evvel de biliniyordu. Çünkü bu esas fikirler bilinmeden, orduların ona göre uzun zamandan evvel hazırlanması kolay olmazdı. Yığınağın şekline itiraz, esaslı olarak, İkinci Ordu Kumandanı Yakup Şevki Paşa’dan geldi. Bunun hikayesini söyledim. Şimdi, planın esasına karşı yapılan itirazlara geçiyorum.

Taarruz planının esasına da Yakup Şevki Paşa şiddetli itirazda bulundu. Yakup Şevki Paşa planı çok tehlikeli buluyor ve akıbeti çok fena olur, diyordu. Yakup Şevki Paşanın ısrarla savunduğu görüş şöyledir:

Kuvvetlerimizin büyük kısmını Afyon demiryolunun güneyine yığdık. Buradan kuzeye doğru, düşmanın sağ kanadına taarruz edeceğiz. Yapılan taarruz muvaffak olmaz, düşman bunu durdurur ve mukabil taarruzla bizi ricata mecbur ederse, arkamız tamamiyle denize verilmiş olarak başımıza muhakkak bir tehlike gelir ve memleket bütün ordusundan mahrum kalmış olur.

Aramızdaki münakaşa o kadar ileri vardı ki, Yakup Şevki Paşa itirazlarını bana yazı ile de bildirdi. Harita başında şifahi olarak birçok defa görüştükten sonra işi yazıya döktü. Ve bu kadar esaslı ha ta yapmış olan kumandanların memleket başına çok büyük felaketler. getirmiş olduğunu, mülahazalarına müeyyide olarak ilave etmeyi esirgemedi. Ben yazılı itirazları aldıktan sonra, kendilerine tekrar tebligat yaptım: “Kararımız kat’idir, kesin neticeli bir muharebe yapmak için ilk vuruşacağımız düşman kuvvetlerini imha ederek behemahal safdışı etmemiz lazımdır. Kuvvetlerimiz takriben müsavidir. Şimdiye kadar uğraşa uğraşa müsavi hale getirebilmişizdir. Şimdi müsavi halde iken büyük üstünlük temin ederek düş­ manı parça parça etmemiz lazımdır” dedim.

Yakup Şevki Paşa’ya göre, bulunduğumuz cephenin her tarafında düşmanla karşı karşıya olarak muharebe ederiz ve düşmanı ricata mecbur bırakırsak, takip ederiz. Ricata mecbur edemediğimiz yerde hazırlanır, tekrar taarruza geçeriz.

Çok iyi. Ama benim bunu yapmak için ne arkamda fabrikalar, ne altımda otomobiller var. Ben tehlikeli görünecek cesur tertiplerle kesin neticeler almaya mecburum, kanaatindeyim.

Taarruzdan önce Başkumandan ve Fevzi Paşa cepheye geldiler. Bütün kumandanlar toplandık ye taarruz planını gözden geçirdik. Yakup Şevki Paşa bana şifahen söylediği ve yazı ile bildirdiği itirazlarını tekrarladı. Diyordu ki: “Bu tertibi yapanlar ileride çok mes’ul olurlar. Söktüremezsek herşey kaybolur, gider. Bu tehlikeli plandan vazgeçelim.”

Fakat ben netice alacağımıza güveniyordum. Taarruz muvaffak olmazsa bizi ricata icbar edeceklerdi. Bundan da korkum yoktu. Geniş bir memleket. Benim memleketim. Kuvvetlerimi nerede olsa toplayabilirim. Evet bu tertibin riski büyük. Yunanlılar İkinci Ordu cephemizden Ankara üzerine yürüyebilirler. Bu sefer şimalli cenuplu muharebe ederiz. Muharebeyi kaybedersek kendime güveniyorum. Ben orduyu tekrar toplarım. Mesele, muharebeyi kazanmak için bütün kuvvetimizi bir defa tereddüt etmeden kullanalım. Tehlikeli tertip, ama kendi memleketimizdeyiz. Şüphesiz bu tertip düşman arasında olmaz.

Cepheden taarruz edersek hiçbir risk yok ama netice alamayız, bu tertip harbi bitirmez diye düşünüyordum. Münakaşalar devam ederken şöyle dedim:

“Beni dinleyin. Bizim arkamızda fabrikalar yok. Bir senedir uğraşıyoruz. Memleketin dört tarafında ne bulabilirsek getirdik. Bir büyük süvari kuvveti yaptım. Bir yerde düşmanı mağlup etmeye mecburuz. Ondan sonra nefes aldırmadan büyük süvari kuvveti ile taarruz edeceğiz ve sonuna kadar takip edeceğiz. İzmir’e gideceğiz. Bizim tertibimiz başka türlü olamaz, başka çaremiz yoktur.”

Şimdi bir noktaya temas edeceğim. Bu anlattıklarım, bilmiyorum, Erkanı Harbiye’de veya Harb Tarihi Dairesinde var mıdır? Tabii sonradan politikaya girip de, muharebeleri eşmek, tahlil etmek politik bakımdan bana itibar sağİayacak şeyler olduğu için, bunlardan hiç bahsetmemeye ve unutturmaya ehemmiyet verdiler. Hakkımda söylenmedik şey kalmadı. Anadolu’ya vaktiyle gelmemişim, yahut geç gelmişim; onlar Kuvayi Milliyede şöyle yapmışlar, böyle yapmışlar, velhasıl ithamın çeşitleri. Benim gizli kapaklı hiç bir şeyim yoktur. Milli Mücadelenin başından, mütarekeden beri benim bir sabit fikrim vardı ki, bu iş önünde sonunda askeri bir harekete müncer olacaktır. Kuvayi Milliye usulü ile ilk zamanlarda görülen anarşi içinde netice alacağımızı kabul etmedim ve hiçbir zaman buna inanmadım.

Türk ve Yunan orduları arasında teşkilat bakımından ne fark vardı?

Taarruz planının hikayesi burada bitiyor. Görüşmeler oldu, tartışmalar yapıldı, itirazlar üzerinde duruldu, fakat plan kabul edildi. Ben Başkumandana fikrimi kabul ettirdikten sonra, ordulara bunların tatbikini emrettim. İhtilaflardan biri, bilhassa Ali İhsan Paşa ayrılıncaya kadar, benimle olan esaslı ihtilaflardan biri, ordunun teşkilatı meselesiydi. Yunan ordusunun teşkilatı ile bizim Ordunun teşkilatı arasında esaslı fark, Yunan tümenleri çok mevcutlu, kuvvetli, bizim tümenler onun yarısına veya üçte ikisine yakın bir kuvvette.

Binaenaleyh, bu sebeple tümenler karşı karşıya, alaylar karşı karşıya sevk olundukları zaman, aynı kuvvette olmayan birliklerin takatini ölçmek mümkün olmuyor. Ali İhsan Paşa böyle düşünüyor ve bu tarzda nazariyat ile, mutlaka bizim de tümen adedini, kolordu adedini, ordu adedini azaltarak, çok k uvvetli birlikler yapıp muharebeyi bunlarla idare etmemiz lazım olduğu fikrini savunuyordu. Bu, uzun muhaberatı intac etti. “Ordunun teşkilatını değiştirmeyeceğiz, buna göre hareket edeceksiniz” diye kesin olarak emir vermeye mecbur oldum.

Bizim tümenler daha zayıf mevcutlu olduğu için bir Yunan tümeni bizim bir tümene faik oluyor. Ben, sevk ve idare ederken, bir Yunan tümeni ile, bir kolordusu ile uğraştığım zaman, onun karşısında bulunduracağım kuvvetleri de ona göre hesap ederiz, diyordum.

Şimdi, biraz da eğlenceli olarak, işin istifadeli neticesini hikaye edeyim. Muharebe bitti. Aradan zaman geçti. Yunanlılarla münasebetimiz düzeldi. Karşılaştıkça muharebe hatıralarını dostça birbirimize naklederdik. Bir gün Ankara’da Yunan Harbiye Nazırı, Yunanistan’ın büyük generallerinden Kondilis, başbakan olarak yemekte bizim evde misafirdi. Başbakan ve harbiye nazırı, daha küçük rütbede iken Anadolu muharebesinde bulunmuş. Konuşuyoruz. General Kondilis, bana, Yunan ordusunun muvaffakiyetsizliğinin sebebini anlattı. Onun kanaatince, Yunan ordusunun muvaffakiyetsizliğinin sebebi, Yunan ordusunun teşkilatı idi. Hayretimi mucip oldu. Ne vardı teşkilatında, dedim. Anlatmaya başladı:

Yunan ordusunun teşkilatı, gayet kuvvetli tümenlere, kolordulara dayanıyordu. Dolgun mevcutlu bu birliklerin hareketi muharebesi hantal, sevk ve idaresi güç oluyordu. Özellikle herhangi bir yanlış hesaba dayanarak, bir tümen yanlış bir hedefe sevkolunursa, hata çok ağır neticeler veriyor ve tamiri mümkün olmuyordu. Bir Yunan Tümeni yanlış bir hedefe sevkedilmiş ve bidayette muharebe için bir defa lüzumlu yerden ayırmak gibi bir hata işlenmişse, bilahare bunun farkına varılsa bile, tamir etmek için çok zamana ihtiyaç oluyor ve ekseriya tamiri mümkün olmuyordu. Halbuki karşımızdaki Türk kıtaları, az mevcutlu, gayet çevik kıtalardı. Lüzum hasıl oldukça her tarafa kolaylıkla sevkedilebiliyorlardı. Nihayet bir tanesi yanlış bir istikamete sevkolunursa, mevcudu az olduğu için hem kayıp az oluyor, hem kaybedildiği anlaşıldığından itibaren süratle doğru bir yere getirmek mümkün oluyor.

Muharebede bulunmuş, muharebe esnasındaki tecrübelerine göre Yunan ordusunun başlıca zayıf noktasının burası olduğunu söyledi. Kendisine bizim tarafımızda olan teşkilat münakaşalarını tafsilatı ile, etrafı ile anlatmamakla beraber, teşkilat meselesi bizim tarafımızda da daima münakaşa mevzuu olmuştur, karşı karşıya bulunan düşmanlar arasında bu mesele daimi bir meseledir, diye işi tatlıya bağladım.

Muharebe, çok mükemmel hazırlanmış bir topçu ateşiyle başladı

Şimdi cepheye dönelim. Daha önce söylemiştim, Garp Cephesi Karargahı Akşehir’deydi. Başkumandan, Erkanı Harbiye Reisi ve ben beraberiz. 26 Ağustos taarruz günü olarak kararlaştırılmıştı. Biz taarruz başlamadan bir veya iki gün evvel Akşehir’den kalkmış, cephenin gerisindeki Şuhud kasabasına gelmiştik. Bir gece orada yattık. Ertesi gün erkenden çıktık, Afyon’un karşısında muharebe meydanına geldik. O gece sabaha kadar uyuduk mu, uyumadık mı bilmiyorum. Yalnız çok iyi hatırlıyorum, cephe kumandanı olarak, kıtaların hepsinin yerlerinde hazır bulunup bulunmadığını, sabaha kadar kimbilir kaç defa sordum. Müsterih oldum. O güne kadar, düşmanın bizden ne kadar bilgi aldığını bilmiyoruz ve yarın ortalık açıldığı zaman her şey meydana çıkacak. Tabii, beklenmesi kumandan için çok heyecanlı olan bir gece. Erkenden traş oldum. Şafakla beraber, 26 Ağustos’ta muharebeye başladık. Aynı saatte bütün cephede, Birinci Ordu, İkinci Ordu cephelerinde muharebe oluyor. Muharebe çok mükemmel hazırlanmış bir topçu ateşi ile başladı. Daha topçu ateşi muharebesi zamanında bir taraftan da piyade ileri harekete geçti. Topçu ateşi Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’nın çok hoşuna gitmişti. Bana, topçunun iyi hazırlanmış olduğundan çok memnun kaldığını muharebe meydanında tekrar tekrar söylemiştir.

O gün akşama kadar bizim taarruzumuz, Afyon’un şimalinde ve güneyinde düşmanı yakından baskı altında bulundurmakla geçti. Düşman siperler içinde ve kamilen tel örgü ile çevrilmiş bir halde. Sol cenahımızı teşkil eden Dumlupınar Cephesini uzaktan görüyoruz. Orada birçok ileri geri hareketler oluyor. Cephenin bu kısmında İzzettin Paşa bulunuyordu. Nurettin Paşa da ordu karargahı ile orada. İki taraflı olarak tarassut ediyoruz. Topçu ateşini, muharebenin idaresini ve ordu kumandanının tertiplerini yakından görüyor, takip ediyoruz.

Topçu ateşinin başlamasından birkaç saat sonra piyadelerimiz yanaştı. Birinci Ordu cephesinde, bizim muharebeyi idare ettiğimiz ve netice alacağımız yerde, topçu ateşi başladığı zaman Yunan topçusu da mukabele ediyordu. Bu birkaç saatlik muharebeden sonra Yunan topçusu sustu. Düşman topçu ateşi tamamiyle kesilmişti. Bu andan itibaren yalnız bir ateş ediyoruz. Düşman siperlerini, tel örgülerini dövüyoruz.

Tarruzun ilk günü ve ilk saatleri. Biz mütemadiyen dövüyoruz, düşman topçusu cevap vermiyor. Bir türlü mana veremiyoruz. Düşman topçu ateşinin böylesine kesilmesi, bizde, ricata karar verdiler tesiri yaptı. Taarruzun şiddetini arttırdık, cepheyi zorladık, fakat son derece mukavemet ediyorlar. Düşman piyadesinde hiç ricat edecek bir hal yok. Gayet çetin ve inatçı olarak sebat ediyor. Bir seneden beri hazırlanmışlar. Tel örgüleri var, çeşitli manialar var. Muhtelif yerlerde hücum etmek için teşebbüsler yaptık. Düşman inadına yerinde duruyor ve kıpırdamıyor. Hiçbir yerde düşman hatlarını söktüremedik, çözemedik. Topçusu da olmadığı halde, Yunan cephesini akşam karanlık basıncaya kadar çözemedik.

O gece biz muharebe meydanından Şuhud’a döndük. Gece Nurettin Paşa’dan aldığım raporda, düşmanın ricat etmekte olduğuna dair, daha doğrusu düşmanın ricat etmekte olduğunun hissedildiğine ve takip olunduğuna dair bilgi veriliyordu. Heyecanla durmadan bekledik. Sabaha kadar, düşman hatları çözüldü ve bizimkiler düşman mevzilerini işgal etti­ ler, şafakla beraber Afyon’a girilecek ümidine kapıldık. Böyle bir vaziyet hasıl olmuştu. Gelen raporlar bu havayı veriyordu. Biz Afyon’a girmeye kalktık.

Taarruzun ilk günü düşman cephesi yarılamamıştı. Bazı önemli tepeleri zaptedebildik, Süvari Kolordumuz düşman gerilerine sarktı ve asıl neticeyi almak 27 Ağustos’a kaldı. 27 Ağustos günü Tınaztepe, Çekiltepe şiddetli muharebelerle işgal edildi. Yunan ordusunu bozmuştuk. Mevzilerini terkeden Yunanlılar Sincanlı Ovasına düştü. Afyon’u işgal ettik. Süvari Kolordumuz cephedeki yarma hareketinin muvaffak olduğunu görerek çevirme hareketini genişletti.

Yakup Şevki Paşa, itiraz ettiği taarruz planını canla başla tatbik etti

Biz, Afyon’a girmeden evvel tepelerden muharebenin gelişmesini takip edıyoruz. Düşmanın Afyon’dan çekilmiş olan kıtalarını bizimkilerin takibi görülüyor. Düşman Afyon’un kuzeyindeki tepelere doğru, kumandasız bir vaziyette dağınık olarak çekiliyor. Nihayet Afyon’a girdik. Şimdi benim zihnimi işgal eden başlıca muamma, Afyon’dan çekildikten sonra düşmanın nereye gideceği, hangi istikamette çekileceği meselesiydi. Benim kanaatimce düşmanın çekilmesi lazım olan istikamet, Eskişehir istikameti idi. Afyon cephesinde bozulan Yunan ordusu Eskişehir’e çekilmeliydi.

Muharebe başladıktan sonra, bizim bakımımızdan mühim olan bir mesele de Eskişehir ile Afyon arasında bulunan Yunan ihtiyat kolordusunun hareketidir. Bu kolordunun isabetli bir tarzda kullanılması, muharebeyi büyük ölçüde etkileyebilirdi. Bu kolordunun karşısında bizim İkinci Ordumuz bulunuyordu. İkinci Ordunun vazifesi, elinde çok zayıf kıtalar kaldığı halde, Afyon cephesine taarruz yapıldığı zaman, o da Eskişehir-Afyon hattına gayet şiddetle taarruz ederek, düşmana asıl taarruz cephesinin orası olduğu kanaatini vermek ve böylece iki ordu arasında bulunan düşman ihtiyat kolordusunu kendi cephesine çekmekti. Eğer Yunan ordusu bu cephede ciddi bir muharebeye tutuştuğu kanaatini alır, tahrik olunarak ihtiyat kolordusunu İkinci Ordumuz cephesinde muharebeye sokarsa, hareketin yanlışlığı sonradan anlaşılsa bile, oradan sıyrılıp Cenup Kolordusuna, yani Afyon cephesine yardım etmesi için çok geç kalmış olacaktı. Bu takdirde, bizim netice almak istediğimiz Afyon cephesindeki kolorduyu kurtaramazdı. İşte mühim olan meselelerden biri budur.

Şimdi bu iki husustan sonra, bizi ciddi olarak düşündüren üçüncü bir mesele daha var. İkinci ordumuz karşısındaki Yunan kuvvetleri, ihtiyat kolordusu ile beraber İkinci Ordumuz cephesine taarruz ederek, bizim iki ordumuz arasını yarıp Akşehir istikametinde ilerlerse, Afyon’un güneyinden taarruz eden asıl kuvvetlerimizin sağ yanını kuşatabilir ve bizim düşündüğümüz, aldığımız tertibi ters çevirebilirdi. Böyle bir ihtimal var. Ben bir de bu ihtimale göre tertibat almıştım. Daha evvel anlattığım gibi İkinci Ordu Kumandanı Yakup Şevki Paşa, muharebe başlamadan, taarruz planı hakkındaki fikrini söyledi. Şimdi bahsettiğim tehlikeli ihtimali de ileri sürerek ağır mesuliyetlere maruz kalacağımızda israr etti. Fikrini yazı ile de bildirdi. Ben hepsini dinledim ve kendisine, “böyle yapacağız, şimdi dediğimi yap.” dedim. “Başüstüne” dedi ve gitti. Kabul edilmiş olan planı canla başla tatbike başladı. Tam kumandan. Muharebe esnasında gördük. Bizim Afyon güneyindeki kuvvetlerimizin sağ kanadının çevrilerek, bizi tehlikeli duruma düşürecek bir harekete niçin teşebbüs edilmediğini ve diğer ihtimalleri, sonradan Yunan kumandanları ile konuşmuşumdur. Muharebe başladığı zaman ikinci ordu, sağ cenahında bulunan 61. Tümen ile birlikte düşmana cepheden taarruza geçmişti. Sağ kanadında 61. Tümen, bu tümenle doğrudan doğruya Yunanlıların ihtiyat kolordusunun işgal etmiş olduğu cepheye taarruz ediyor, sol kanadında Birinci Ordu ile irtibatı yakın kıt’aları ile Afyon kuzeyine doğru taarruz ediyor. Yakup Şevki paşanın emrinde bulunan 61. Tümen, taarruz ettiği bütün düşman mevzilerini çöktürdü . Hepsini işgal etti. Bu haberleri aldık. Düşman 61. Tümenin muvaffakiyetinden kuşkulandı. Oraya, pek çok kuvvetler topladı ve bizim bu tümenimizi, işgal ettiği mevzilerden çıkardı. Akşama kadar bu tümenle uğraştı, sabaha kadar uğraştı. Muvaffak olduğu zannındadır. Halbuki öbür tarafta, bizim yarma istikametimizdeki cephede bulunan Yunan Kolordusu, bu müddet zarfında yardımcısız kalarak tamamiyle ezilmiş bir vaziyete düştü.

Taarruzun ikinci günü biz Afyon’dayız. Başkumandan, Erkanı Harbiye Reisi, Cephe Kumandanı, Birinci Ordu Kumandanı, bütün kumandanlar Afyon’a girdik. Afyon’da bayram havası var. Herkes sevinçli. Bizim muzaffer kumandanlarımızın hepsi Afyon’a girmiş, toplanmışlar, konuşuyorlar. Bir büyük ziyafet hazırlanmış. Büyük bir salon. Salona girince, Kolordu Kumandanlarına sordum: “Dikkatimi celbetti, nedir bu hal? Düşmanın bizim burada yemek yememize müsaade buyuracağını size kim söyledi?” dedim. Dışarıda kıyamet kopuyor. Düşman kıtası birbirine karışmış. Nereye çekilecek, ne yapacak belli değil. “Müsaade buyurun, her şey olduğu gibi kalsın, şimdi hepiniz kıt’alarınızın başına.” Yani ben salonun bir ucundan girdim, onların hepsi öbür ucundan çıktılar. Atlarına bindiler ve gittiler. İleride bu kumandan arkadaşlarla görüştüğüm zaman, “bir yemek yiyecektik” derler, onu da kendilerine yedirmediğim için bana tariz eder, takılırlardı.

Taarruzun ikinci günü, planımızın ilk safhası muvaffak olduktan sonra, muharebeler bütün cephelerde bizim lehimize gelişmeye başladı. Şimdi bütün mesele, planı sonuna kadar uygulayıp, kesin neticeyi almakta. Muharebenin dördüncü günü de bizim inisyatifimiz altında geçti. Gece Garp Cephesi Harekat Şubesi Müdürü rahmetli Tevfik Bey (Bıyıkoğlu) gelen raporları hazırlamış, durumu haritaya işlemiş, bana getirdi. Baktım, düşman, İkinci Ordunun hemen sağ cenahından bu ordu kıtaatı ile şimalden, bizim taarruzumuzla cenuptan ve süvari kıtaatı ile garpten çevrilmiş bir vaziyette bulunuyor. “Aman, bunu hemen Başkumandana götür, ben de geliyorum” dedim. Tevfik Bey gitti, arkasından ben de Başkumandanın yanına gitmek üzere odadan çıktım. Bu netice 3-4 gün içinde oluyor. Geceli gündüzlü 3-4 günlük muharebeden sonra beklediğimiz noktaya gelmiş bulunuyoruz . Başkumandan Tevfik Beyin götürdüğü raporları ve haritayı görünce, “hemen Fevzi Paşayı ve İsmet Paşayı çağırın” demiş. Ben bu sırada Başkumandanın yanına geldim. Fevzi Paşa’yı çağırmaya gittiler. Vaziyet enteresan. Başkumandan’a, “bu vaziyetten istifade edelim, düşman her taraftan çevrilmiş, bunun neticesini alalım” dedim. Başkumandanın derhal hatırına gelen husus, süratle netice alacak bir tertibe girmek oldu. Bize telkini böyle. Bana, “şimdi sen burada kalacaksın, ordunun başında bulunacaksın ve buradan idare edeceksin, ben cephenin cenup kısmına gideceğim, Fevzi Paşayı şimale, İkinci Ordu cephesine göndereceğim, kaçırmayalım, çevirelim” dedi. Başkumandan böyle tensip etti. Ben orada kaldım. Kendisi taarruz eden asıl kuvvetlerimizin başına, güney cephesine gitti. Büyük kuvvetlerimiz oradaydı. Taarruzu oradan şiddetlendirecek şekilde onları zorluyor. Fevzi Paşa Altıntaş’a gitti. Altıntaş’ta İkinci Ordu kıt’aları ile Süvari Kolordusu birbirine yakın bulunuyorlardı.

İstediğimiz esas muharebe vaziyeti hasıl oldu

Sabaha karşı, ertesi günkü muharebeler için kararlaştırdığımız tarzda cephe emrini verdim. 30 Ağustos’ta meydan muharebesi başladı. Bugünkü muharebede düşman kuvvetlerinin büyük kısmı tamamiyle imha edildi. Çevrilmiş olan düşman kuvvetlerinden döküntü halinde bir takım perakende kıtaat İzmir’e doğru yol boyunca kaçıyorlar. Başkumandan, “muharebeyi kazandık” dedi. Ben, Başkumandan ve Fevzi Paşa, zannediyorum, Çalköyü civarında bir köyün avlusunda buluştuk. Bir kağnı arabasının üzerinde ilişmiş olarak oturuyoruz. Elimizde haritalar. Başkumandan bana, “ne yapacağız, ne düşünüyorsun?” dedi. Ben, muharebenin o andaki durumuna göre düşündüklerimi tekliflerimi şöyle anlattım:

“İstediğimiz esas muharebe vaziyeti hasıl oldu. Düşmanı takip edeceğiz. Nefes aldırmadan İzmir’e girmemiz lazım. Düşman bu vaziyette ne yapabilir? Benim tahmin ettiğim, buradan çözülmüş olan kıtaatı Eskişehir’e çeker. Biz Eskişehir’deki Yunan Kolordusunun ne vaziyette olduğunu, ne kadar ezildiğini tamamiyle bilmiyoruz. Buradan çekilen kuvvetlerle orada toplanırlar. Tabiatiyle akla gelen ilk şey, biz büyük kuvvetlerle bunları da mağlup edip, imha için uğraşacağız. Böyle yaparsak, çok müteharrik olmadığımız, nakil vasıtamız yetmediği için bizim oraya gitmemiz birkaç gün sürer. Ondan sonra muharebe hazırlığı yapalım derken, yeni bir taarruz bir haftalık iş. Düşman, bir kısmı büyü k ölçüde ezilmemiş olan kıtaata istinat ederek kendisini toplayabilir. Buradan İzmir üzerine göndermek üzere ayıracağımız kuvvetler yavaş gideceklerdir, uzun zaman ister. Bu arada Yunanistan bir taraftan da elindeki bol vasıta ile bulduğu kuvvetleri Trakya’dan, şuradan, buradan İzmir’e getirir ve İzmir’e yakın bir müdafaa cephesi kurarak orayı muhafaza eder. Sonra tekrar Yunan Ordusunu İzmir Cephesinden sökmek için yeniden büyük kuvvetlere ve büyük zamana ihtiyacımız olur. En tehlikeli vaziyet olarak bunu görürüm” dedim.

Bunun üzerine Başkumandan, “peki ne yapacaksın?” diye sordu.

Başkumandan ile 30 Ağustos akşamı, bundan sonra ne yapacağımızı konuşuyoruz. Eskişehir üzerine bir taarruza girişmeye taraftar olmadığımı söyledikten sonra, konuşmaya şöyle devam ettim:

“Kuvvetlerimi hiç parçalamadan İzmir üzerine yürüyeceğim ve düşmanı takip edeceğim. Çünkü biz de yorgunuz. Böyle yapmazsak düşmanın ihtiyat kuvvetleri ile, muhtelif yerlerde, ufak tefek mukavemetleri ile karşılaşabilir ve muhtelif yerlerde, düşmanın alacağı mevziler önünde oyalanabiliriz. Zaman kaybederiz, İzmir’e varamayız. Düşmanda, bozgun kıtaatı ile herhangi bir yerde durup bizi durdurmaya çalışmak ümidi fiilen doğmamalıdır. Bütün kuvvetlerle yürürsek bize karşı böyle bir teşebbüse girişemez. Tayyare ile keşif yapacaktır. Her tarafta mütemadi yürüyüş kolları, kıtalar görecektir. Türk askeri geliyor diye paniğe kapılacaktır. Böyle büyük bir kuvvetle ilerlediğimizi görünce, birçok yürüyüş kolundan hangisi ile uğraşacağını tahmin etmesi mümkün değildir. Bursa cephesi var. Ankara istikameti açıktır. Benim kanaatim o ki, bırakalım bunları, bütün kuvvetimizle İzmir üzerine gidelim. İkinci Ordu yanımızda, Birinci Ordu burada, ikisi ile beraber gidelim. Eskişehir karşısında zayıf bir kolordumuz var. Onu orada bırakırız. Düşman çekilirse bununla takip ettiririz. Aksi takdirde, eğer oradan bize karşı büyük bir hareket olursa, derin hareket olursa, derin nizamda bulunduğumuz için gerekli tertipleri alabiliriz.”

Benim teklifim, böyle biraz hesabı geniş ve tehlikeli gözüken bir teklif. Ama samimi kanaatim bu. Harbin başından beri, hazırlığın başından beri, biz bir meydan muharebesi vereceğiz ve bu muharebeyi İzmir’de tamamlayacağız, diye düşünmüşüzdür. Benim arkamda fabrikalarım yoktur, yeniden hazırlanamam.

Esir generalleri başkumandana götürdüm

Ben teklifimi yaptıktan sonra Fevzi Paşa kendi görüşünü anlattı. Fevzi Paşa: “Düşman mağlup olmuştur, çekiliyor, bir an evvel memleketin her tarafını tahliye ettirip işgal etmek lazımdır. Onun için Birinci Ordu ile düşmanı İzmir istikametinde takip edelim, İkinci Ordu ile Eskişehir’den Bursa üzerine takibe geçerek, işgal altındaki topraklarımızı iki taraftan kurtaralım” dedi. Bu fikirde bulundu. Başkumandan, her iki fikirin kuvvetli yerlerini muhakeme ettikten sonra, benim noktai nazarımın tatbik olunmasını emretti. Kağnı üzerinde oturup bunları konuştuk. Başkumandanın kararını öğrendikten sonra, gerekli emri verdim.

Kıtaatı Uşak’a doğru sevk ediyoruz. Takibe başladık, yürüyoruz.

1 Eylül’de İzzettin Paşa’nın Kolordusu Uşak’ı işgal etti. Ertesi gün öğle üzeri biz de Uşak’a geldik. O gece orada kaldık.

3 Eylül günü, hatırladığıma göre, sabah saatlerinden birinde, bir adam, zannediyorum bir köy imamı idi, koşa koşa yanımıza geldi. “Düşman geliyor!” diye bağırıyordu. Hangi düşman, nereden geliyor? Adam, aklını kaçırmış gibi bir tesir yaptı bizde. Bağırdık, çağırdık. Adamı susturmaya uğraşıyoruz. Birazdan vaziyet anlaşıldı. 30 Ağustos Başkumandanlık Muharebesi meydanından kurtulabilmiş olan döküntüler bir yerde toplanmışlar ve Uşak yakınına kadar geldikleri zaman, bizim o civara sevk edilen 5. ve 23. Tümenlere teslim olmuşlar. Baktık, hakikaten 3-5 bin kişilik bir düşman kafilesi Uşak’a gelmiş. Fakat başlarında bizim bir

tümen kumandanımız var. Onları Uşak’a getiriyor. Koşa koşa gelerek bize verilen haber bu imiş.

Esirler arasında 1. Yunan Kolordusu Kumandanı General Trikopis, 2. Kolordu Kumandanı General Diyenis ile yüksek rütbeli birçok kumandan da vardı. Esir kumandan ve subayların sayısı yüzden fazla. Genaralleri bana getirdiler. Gayet yorgun bir haldeydiler. Dudakları şişmiş, çay ikram ettim. Çay içecek halleri yoktu, içemiyorlardı. Kendilerine arkadaşça, iyi muamele ettik. Hep beraber oturduk, muharebeden bahsettik . Kendilerinin iyi muharebe ettiklerini, talihin yaver olmadığını söyledim. Arkadaşça konuşalım dedim . Muharebenin başından beri, buraya gelinceye kadar, düşmanın muhtemel hareketlerine dair zihnimden geçen ve yapacağımı tahmin ettiğim teşebbüsleri birer birer Trikopis’e anlattım. Trikopis ile ve Diyenis ile muharebe safahatını uzun uzadıya konuştuk, münakaşa ettik. Şimdi, bunları anlatmadan önce, esir Generalleri Başkumandana nasıl götürdüğümü hikaye edeceğim.

Konuşmalarımız bitince palaskamı, kılıcımı taktım. Kendilerine, “sizi resmi vaziyetimle Başkumandan’a takdim edeceğim” dedim. Onları aldım, Başkumandanın huzuruna götürdüm. Atatürk çok alicenap davrandı. Onlarla konuştu, teselli etti. Kendileri çok mütehassıs oldular. Esir generalleri istirahat ettirmek için, barındırmak için bize emir verdi. Biz de gerekeni yaptık, kendilerini münasip bir yere sevk ettik.

General Trikopis ile muharebe hakkında konuşmaya ilk günden başladım. Bu konuşmaları, aklımda kaldığı kadarı ile anlatıyorum. Kendisine sordum:

– “Muharebenin başladığı ilk günü topçu ateşini niçin çabuk kestiniz? Biz, günün ortasından itibaren yalnız başımıza topçumuzu kullandık, tesir ettik. Biz cephenizi dövüyorduk ve siz mukabele etmiyordunuz. Halbuki henüz daha ricata karar vermemiştiniz. Çünkü piyadeniz gayet sert duruyordu.”

– “Ben topçu zabitiyim,” dedi. Tahkik ettim, siz de topçu zabitiymişsiniz. Bataryalarımız ilk saatten sonra ateş edemez hale geldiler.”

– “Nasıl oldu?”

– “Bataryaların tarassut noktaları çok ileride intihap edilmişti. Tarassut noktaları ile bataryalar, kablo ile birbirine bağlı idiler. Oradan kumanda ediliyordu. Sizin topçu ateşiniz o kadar şiddetli ve muntazam başladı ki, kendi toplarımızı isabetle kullanalım diye çok ileriye sürdüğümüz tarassut mevkilerinin hepsi düştü tahrip oldu. Toplar, içinde mermi olduğu halde duruyor, fakat kumanda eden adam yok. Tarassut mevkilerindeki subay ve erlerin bir kısmı öldü, telefon kabloları koptu ve bu suretle ateş edemez hale geldik.”

Ben bunu topçu mektebinin bir yıldönümünde topçu ve piyade muharebeleri arasındaki münasebet diye anlattım. O zamanın vasıtalarına göre kumandanların doğrudan doğruya çok uzakta tarassut mevkilerinde bulunmasının faydalarının ve mahzurlarının münakaşa olduğu bir meseledir bu. Bizim büyük taarruzda, Yunan Ordusu, topçu tarassut mevkilerini ileride kurmakla, fayda değil, büyük zarar görmüştür.

General Diyenis’in püskürttüğü fırka

General Trikopis’e sordum: “Peki, bunu anladım,” dedim, “biz Akşehir’e yandönmüş vaziyette taarruz ediyoruz. Niçin Akşehir istikametine bir taarruz yapmadınız?

Trikopis:

– “Süvariniz arkamıza düştü. Telaş ettik,” diye cevap verdi.

Böyle hareketlerde Fahrettin Altay’ın müstesna bir kabiliyeti vardır. Hiç tahmin edilmeyen dağınık arazide, geçitlerden süvari fırkalarını hiç kimseye duyurmadan şimale geçirdi ve düşmanın arkasında cirit atmaya başladı. Sadece görünüşü, düşman kumandanlarının aklını da, bütün tertiplerini de altüst etti. Nitekim Trikopis, anlattığına göre, bizim süvarimizi arkalarında görünce, tertip almaya teşebbüs bile edememiş, böyle bir şeye imkan olmadığı kanaatine varmış.

Trikopis’e bundan sonra, ne kadar kuvvetle muharebe ettiğini, ne kadar takviye aldığını , niçin mukavemet edemediğini sordum. Bana dedi ki:

– “Kendi kuvvetlerimle muharebe ettim. Biraz takviye kuvveti aldım ama, parça parça ve geç geldi. İşe yarar bir takviye kuvveti alamadım.

– “Niçin?” diye sordum.

Yanında duran İhtiyat Kolordu Kumandanı General Diyenis’i göstererek:

– “Buna sorun, arkadaşım bana yardım etmedi,” dedi.

Ben bu defa Diyenis’e dönerek sordum:

– “Niçin yardım etmediniz?”

General Diyenis, kendi zaviyesinden, niçin yardım etmediğini şöyle anlattı:

– “Nasıl yardım edecektim? Ben de taarruza maruz kaldım. Taarruz benim cephede de aynı şiddetle oldu. Bütün mevzierim düştü. Evvela kendi vaziyetimi kurtarmaya çalıştım. Benim aldığım emir oraları muhafaza etmekti. Bu sebeple emrimdeki kuvvetlerle cephemi takviye ettim ve mukabil taarruzla sizin kuvvetlerinizi püskürttüm, mevzilerimi geri aldım.”

General Diyenis’in emrindeki İhtiyat Kolordusu ile mukabil taarruza geçip hepsini püskürterek geri attığı kuvvet, bizim bir fırkamızdı. İki günlük muharebe ile geri attığı bu fırka,

Salih Paşanın fırkasıdır. Bu iki gün zarfında Trikopis’in kıtaatı onun gönderebildiği pek az takviye kuvvetleri ile yalnız başına kalmış ve didinerek erimiştir. Bunları sonra, parça parça takviye kıt’aları da gelmiş, fakat geç kaldığı için o karışıklık içinde gelen kıt’alar artık hiç

muharebeye girememiş, bozulmuş kıtaat içine karışarak bir fayda sağlamamıştır.

Biz Diyenis’le konuşurken, Trikopis söze karıştı, “Hakiki taarruz benim cephemde oluyor, yardıma ihtiyacım var, gel dedim, gelmedi” diye konuştu.

Bu mevzuu burada kestim. Trikopis’e:

– “Niçin Eskişehir’e çekilmedin?” diye sordum.

Trikopis bu sualimi de şöyle cevaplandırdı:

– “İzmir’e doğru çekilmek ve İzmir istikametini kapamak için emir aldım. Hacı Anesti, bana verdiği emirde, cephede muharebeyi kaybettiğimiz anlaşılınca, kıtaatını İzmir üzerine çek, dedi.

Sonradan anlaşıldığına göre, İzmir’de bulunan Yunan Ordusu Başkumandanın, muharebenin cephede kaybedildiğini haber alması ile, vaziyetin tehlikeye girmesi bir olmuş. O esnada cephedeki kıtaatın hepsinin sevk ve idaresini General Trikopis’e vermişler. Yani General Trikopis Başkumandan gibi emir verecek. Ama Hacı Anesti, daha evvel, tedbir olarak İzmir üzerine çekilmesini emretmiş. General Trikopis’e bu tedbirin yanlış olduğunu anlatmaya çalıştım.

“Muharebe meydanındayız, nasıl böyle yaparsınız” diye sordum. “Kesin olarak emir aldım, başka bir şey yapamazdım” dedi ve bu meseleyi kapattık.

İzmir’e Doğru İlerliyoruz

Salih Paşa’nın karşısındaki Kolordu bozguna uğradı.

General Trikopis ile görüşmelerimiz burada bitiyor. Şimdi ben, bu görüşmelerden ne kazandım, onu söyleyeyim. Topçu ateşi meselesini, taarruz ettiğimiz Yunan kuvvetlerinin neden Eskişehir üzerine çekilmediklerini, bizim taarruzumuz başladığı zaman, Yunan Ordusunun İhtiyat Kolordusu ile niçin mukabil bir taarruza geçmediğini, Eskişehir

– Afyon hattının gerisinde bulunan bu İhtiyat Kolordusunun neden kullanılmadığını, bunların hepsini, kendi kumandanlarından dinleyerek sevk ve idare bakımından zihnimin takıldığı noktaları aydınlatmış oldum. Bu büyük bir fayda. Ayrıca, işin enteresan tarafı, vaktiyle yaptığım bir tayinin ne kadar isabetli olduğunun meydana çıkmasıdır. Daha evvel anlatmıştım, Salih Omurtak’ı Tümen Kumandanlığına tayin etmek istediğim zaman, Kolordu Kumandanı Kemalettin Sami Paşa onu istememiş ve aramızda bazı tatsız hadiseler geçmişti. Yunan generallerini dinleyince, Kemalettin Sami Paşa’nın, ”gençtir, Tümen Kumandanlığını yapamaz” dediği bu Salih Paşanın, neler yapabildiğini daha iyi öğrenmiş olduk. Üzerinde münakaşa yapılan bu tayin ne kadar isabetli olmuş. Bir tümen, topu topu bir tümen. Karşısında üç tümenli bir düşman kolordusu var. Beş misli kuvvetli. Bu Yunan kolordusu, Salih Paşanın tümeni ile yaptığı taarruz karşısında nasıl korkmuş, bunu General Diyenis anlattı. Salih Paşa Yunan Kolordusunun cephesine taarruz ediyor. İleri mevzilerini işgal ediyor. Yunan Kolordu Kumandanı kuv­vet topluyor, mukabil taarruzla bu mevzileri geri alıyor. Ondan sonra Salih Paşa tekrar ilerliyor. Böylece bir Türk tümeni ile bir Yunan Kolordusu, ileri geri muharebe ederken 2-3 gün geçiyor. Salih Paşa’nın bu hareketi, düşman kolordusunu, asıl kesin sonuç yerinde herhangi bir iş görmekten tamamiyle mefluç bırakmış oluyor. Bu kafi değil. Salih Paşanın karşısındaki kolordu büyük taarruza uğramış. Bozulmuş, tekrar vaziyet almış. Sonra, Başkumandan Meydan Muharebesinde döküntü halinde Batıya doğru çekilmeye ve döküntüler arasına girmeye mecbur olmuş. Kumandanları da başlarında . Toparlanmışlar, tekrar bütün kuvvetleri ile taarruz etmişler. Bakmışlar ki, karşılarında büyük kuvvetler var. Ondan sonra dönüp teslim olmuşlar. Bundan başka çare bulamamışlar.

‘Sizi Divanı Harbe veririm ve kurşuna dizdiririm’

Şimdi Uşak’tayız. İzmir’e doğru harekete devam edeceğiz. Her taraf yanıyor. Topları ile, tüfekleri ile düşman kıtaları geliyor. Uğradıkları yerleri bir şey bırakmaksızın yakıyorlar. Halk canını dağlara atarak, köylerin, şehirlerin dışına kaçarak kurtarabiliyor. Her tarafı yangın kaplamış. Bir akşam vakti Banaz’dayız. Karargahımla oraya henüz yeni gelmiştim. Geç vakit bir ufak kafilenin, bir esir kafilesinin Banaz’a getirildiğini gördüm. Kafile içinde bir tümen kumandanı varmış. Bu Yunan Kumandanını bana getirdiler. Yanında bir de tercüman var. “Vazifeniz nedir?” diye sordum. Ben karargahın önünde dışarıda ayakta duruyorum. Kafileyi seyrediyorum. “Filan tümenin kumandanı,” dedi, kendisini tanıttı. Etraftaki yangını gösterdim.

– “Niçin yakıyorsunuz, muharebede böyle şey var mı?” dedim, “Şimdi siz bir tümen kumandanısınız, bu kıtaat sizindir. Sizi Divanı Harbe veririm ve kurşuna dizerim. Harb kanunları, her türlü kanunlar bunu emreder. Halka böyle muamele yapılır mı?”

Ben sözlerimi bitirince, Yunan kumandanı tercümanına beni sormuş, “bu adam kimdir?” demiş, “Cephe Kumandanı İsmet Paşa,” demişler. Bunu duyar duymaz hemen selam vaziyetine geçti. Bana selam verdi. Çok özür diledi. “Söz dinletemiyoruz, orduda zapturapt kalmadı, herkes bildiğini yapıyor, hiç bir suçumuz yoktur,” dedi. Velhasıl uzun boylu özür diledi. “Pekala” dedim bıraktım. Yapacak başka bir şey yok.

İzmir’e doğru ilerliyoruz

Resmi tebliğlerimizde muharebe safhasını, vardığımız yerleri geniş anlatmıyoruz. Bizim harekatımızdan, harekatımızın seyrini takip etmek isteyen İtiiaf Devletlerinin tam ve doğru haber almasının kolay olmasını istemiyoruz. Bunun için bulunduğumuz yerleri söylemeden, basit resmi tebliğler yayınlıyoruz ve mütemadiyen yürüyoruz. Çünkü, etrafa bir zafer havası verirsek , karşımıza, denizden, karadan, şuradan, buradan kuvvet çıkarmak için her türlü tertibatı alabilirler. Buna mahal vermeyelim diyoruz. Ve açıkçası böyle yapmak için kendimizi zor zaptediyoruz.

Nuretin Paşa izmir’e yalnız girmek istedi

Terfi ettiğimiz gün Uşak civarındayız. Izmir’e doğru ilerliyoruz. Şimdi, kendimize ait, yolda geçen bir olayı anlatacağım. Birinci ve İkinci Ordular arasında, daha doğrusu Nurettin Paşa ile olan bir mesele. Başkumandanlık Meydan Muharebesini kazandıktan sonra, biz terfi ettik. Terfi ettiğimiz bize tebliğ edildiği esnada Uşak civarında bulunuyoruz. Benim rütbem ferikliğe (Tümgeneral) yükseltildi. Birinci Ordu Kumandanı Nurettin Paşa da ferik oldu. Tabii, öteki ordu kumandanı Yakup Şevki Paşa da terfi etti. Muharebelerde başarı gösteren bir çok kumandanın rütbesi yükseldi.

29 Ağustos günü cereyan eden muharebelerden sonra, düşman kuvvetlerinin büyük kısmının çevrilmekte olduğu anlaşılınca, Başkumandanın yanında buluştuğumuz zaman, alınan tertipleri anlatmıştım. Başkumandan, Fevzi Paşa’yı İkinci Ordunun yanına göndermiş, kendisi de Birinci Ordu cephesine gitmişti. Orada muharebenin idaresi ile meşgul olurken, tertibat hususunda yaptığı bazı tashihler ve müdahaleler sebebiyle, Başkumandan ile Nurettin Paşa arasında münakaşa olmuş. Mustafa Kemal Paşa’nın, muharebe meydanında ve umumiyetle muharebeyi idare ederken, kendi iradesini, en ufak kıtaya kadar hissettirip, subayları ve erleri canı ile, başı ile, bütün dermanını kullandırmaya sevk etmekte hususi bir dikkati ve hususi bir başarısı vardır. Muharebeyi böyle idare eder, sevk ve idareyi böyle gayet sert tutar; Mustafa Kemal Paşa’nın muharebe meydanındaki tabiatı böyle. 30 Ağustos muharebesinde Birinci Ordu cephesinde, Ordu Kumandanı ile, muharebenin idaresi bakımından aralarında bir takım çekişmeler olmuş.

Söyledim, hepimiz terfi etmiş bulunuyoruz. Nurettin Paşa da terfi etti. İzmir’e doğru ilerlerken, Nurettin Paşa’ya yolda rastgeldim. Nurettin Paşa terfi etmiş, fakat nişanını takmamış. Dikkatimi çekti.

‘Başkumandanın böyle muameleye hakkı vardır’ dedim

Kendisine sordum, niçin dedim. Şikayette bulundu. Başkumandanın kendisine iyi muamele etmediğinden, iyi muamele görmediğinden bahsetti.. “Böyle bir şey mevzuu bahis olamaz” dedim. “Muharebe, vazifenin çok dikkatle ve sert yapıldığı zamandır; bu zamanlarda kumandanların, kendi emri altında bulunanlara emirlerini dinletmek için aşırı talepte bulunmalarını tabii saymak gerekir. Biz nasıl böyle yapıyorsak, bizim amirlerimiz de, bize aynı muameleyi yapacaklardır. Bunun mübalağa edilecek yeri yoktur” diye kendisini teskin etmeye çalıştım. Başkumandanın hepimize böyle muamele yapmaya hakkı olduğunu belirttim.

Nurettin Paşa, bana ayrıca İkinci Ordu kıtaatının Birinci Ordu kıtaatı ile beraber İzmir’e doğru yaptığımız takibe katılmasından rahatsız olduğunu söyledi. “İkinci Ordu Kumandanı, Bursa istikametinde ilerleyen kuvvetlerin başında, kendisi İzmir’e gitmiyor ki” dedim. Nurettin Paşa’ya anlatmaya çalışıyorum: İkinci Ordu Kıtaatını muharebe zaruretleri dolayısiyle Birinci Ordu ile beraber İzmir’e sevk ediyoruz. Ordu Kumandanı ordusunun başında değil. Emir verdik, onu yapıyor.

Nurettin Paşa tatmin olmadı. “Buna ne lüzum vardı, İkinci Ordu da Bursa tarafına gidebilirdi” dedi. Vaktiyle, Başkumandanlık Meydan Muharebesinin neticesini aldığımız akşam, Başkumandan, Fevzi Paşa ve benim aramızda geçmiş olan münakaşa. Yani 30 Ağustos muharebesinden sonra ne yapacağız? İkinci Ordu Bursa istikametinde mi ilerlesin, yoksa Birinci Ordu ile beraber İzmir’e doğru mu sevk edilsin meselesi. Nurettin Paşa, üçümüzün arasında geçen bu münakaşayı bilerek mi, işiterek mi, yoksa bundan haberi olmadan İzmir’e yalnız başına gitmek istediğinden mi, bilmiyorum, canı sıkılmış. Böyle görünüyor. İzmir’e İkinci Ordu ile beraber gitmekten memnun değil.

Yakup Şevki Paşayı ordusundan ayırmış, Bursa istikametinde vazifelendirmiş bulunuyoruz. Onun emrindeki bu kıtaya, kendisinden 2-3 misli üstün olan bir düşman kuvvetine karşı bir hattı müdafaa etmek değil, bilakis taarruz etmek emrini veriyoruz. Karşınızdaki dört Yunan tümenini toparlayıp imha edeceksiniz, diyoruz. Ona bu vazifeyi veren amil, umumi tertibin, umumi sevk ve idarenin icabı.

Nurettin Paşaya vaziyeti izah ettim. Büyük muharebenin kesin neticesini alacağız, herkes kendisine verilen vazifeyi yapmış ise büyük muzafferiyette en büyük payı almış demektir, dedim. Bu zihniyeti esas alırım ve bunun üzerinde münakaşayı asla kabul etmem diye ilave ettim.

10 Eylül’de İzmir’e girdik

Muharebe şerefini paylaşmak yarışı, son derece tehlikelidir. İzmir’e doğru ilerlerken yolda

Nurettin Paşa ile yaptığım konuşma üzerinde bilhassa duruyorum. Kendisine de söyledim, benim görüşmekten maksadım şu: Bir zaferden sonra, ordu içinde muharebeyi kazanan benim, bizim kıtaatımızdır, yahut sizsiniz, sizin kıtaatınızdır, gibi bir yarışma başladı mı, bu konuşmalar bir dedikodu halinde, ufak rütbeden büyük rütbeye kadar, ordu içinde herkese sirayet eder. Ben, muharebe esnasında kıtaat arasına yayılan bu çeşit dedikodulardan son derece ürkerim. Çünkü muharebe şerefini paylaşmak yarışı, bu hastalık, kıta kumandanları ve subayları arasına girerse, az bir zamanda, kıtaatın birbirine yardım etmesi ve birbirinin başarısını tamamlaması gayreti söner. Bu hal bir ordu için son derece tehlikelidir.

Nurettin Paşayı rahatlatmak için, “göreceksiniz” dedim, “bu gece bütün orduya bir tamim yazacağım ve ordu içine, cephe kıtaatı içine böyle bir şeref yarışması ve birbirine iyi muamele etmemek hissinin doğmasını önlemeye çalışacağım.” Karargaha geldim, bir cephe emri yazdım. Bu hastalıktan bahsettim. “Kesin olarak men ederim, bütün amirleri mesul tutarım. Böyle şey olmayacak. Bu emrimi, bu gece en ufak rütbeli subaya kadar tebliğ edeceksiniz ve tebliğ ettiğinizi bana sabaha kadar bildireceksiniz.” Bana bağlı olan bütün ordulara, kolordulara yazdım, tebliğ ettim. Sonra, Nurettin Paşa bir dahaki karşılaşmamızda, bana, aramızda konuştuğumuz bu meseleden dolayı bütün orduya tebliğ yayınlamakla kendisini incittiğimden bahsetmiştir. “İncitmek hatırımdan geçmez, fakat en kritik zamanlarda ordunun sevk ve idaresini müteessir edecek, hastalık olarak kabul ettiğim hadiseleri önlemeye mecburum,” demiştim.

Mustafa Kemal Paşa, İngiliz konsolosu ile sert konuştu

Takip devam ediyor; Eskişehir cephesindeki zayıf mevcutlu bir Kolordumuz, 3 Eylül’den itibaren İnönü civarındaki Yunan Kolordusuna taarruz ederek onu geri çekilmeye mecbur etti ve takibe başladı. İzmir istikametinde ilerleyen kıtalarımız 4 Eylül’de Kula ve Alaşehir’i işgal ettiler. Takip gayet süratli gelişiyor. Yer yer düşmanın artçı kuvvetleri ile muharebe ediyoruz, bazı direnmelerle karşılaşıyoruz. Fakat takılmadan İzmir’e doğru ilerliyoruz. Yunan ordusunun bir cephe kurarak müdafaaya teşebbüs edemeyeceğini anladık. Süvari Kolordumuz, 6 Eylül’de Milne hattını aşarak, kısa bir muharebeden sonra Salihli’ye ulaştı. Nihayet süvarilerimiz 9 Eylül’de İzmir’e girdiler. Biz, Mustafa Kemal, Fevzi Paşa ve ben, aynı gün, yani 9 Eylül’de Belkahve’deyiz. O gece burada kaldık. İzmir karşımızda, deniz ayağımızın altında. İzmir’i çoktan beri görmemişiz. Mustafa Kemal Paşa son derece neşeli. Bize sordu: “Bu geceyi iyi geçirmek için ne yapalım?”

Arkasından ilave etti: “Yapacak hiçbir şey yok, bir araya gelelim, şarkı söyleyelim” dedi. Geceyi böyle bir hava içinde hep beraber orada geçirdik. Ertesi sabah, 10 Eylül’de İzmir’e girdik. Büyük merasim oldu. Bizi karşıladılar. Rıhtımda bir yer hazırlamışlar, evvela orada oturduk. Bir ara İzmir limanındaki İngiliz filosundan bir bahriye zabiti Kordon’a çıkmış, bizim bulunduğumuz yeri öğrenmiş, geldi. Bulunduğumuz odaya aldık. Selam verdi, bir kağıt uzat­ tı. Kağıdı açtık, okuduk. İngilizce; Donanma Kumandanı Mustafa Kemal Paşa’ya yazıyor ve soruyor: “İngiltere Hükumeti ile hali harpte misiniz, değil misiniz? Bunun cevabını bize bildiriniz,” diyor.

İngilizlerle harpte miyiz, değil miyiz? Bunun cevabını vereceğiz. Neyse, verilecek cevabı bulduk ve yazdık: “Aramızda henüz sulh yapılmamıştır. İngilizlerle sulh halinde değiliz” dedik. İstanbul Hükumeti tazyik edilerek Sevr Muahedesinin imzaladığını, fakat bizim Sevr muahedesini tanımadığımızı belirttik. İngiliz bahriye zabiti cevabımızı aldı, gittik. Ama sonunda ne çıkacağını bilmiyoruz .

Bir müddet sonra rıhtımdaki binadan Hükümete gittik. İzmir’deki İngiliz Konsolosu geldi, Mustafa Kemal Paşa ile konuşmaya başladı. Konsolos Türkçe de biliyor. İkisi konuşuyorlar. Ben odaya girip çıkıyorum. Gayet sert bir konuşma cereyan ediyor. Konsolos, Hıristiyan halk için bir takım meseleler çıkarmak istiyor. Yani bir hadise çıkarmak isteyen bir hali var. Mustafa Kemal Paşa Konsolosu dinliyor, gerekli cevapları veriyor.

İzmir’e girdikten sonra

İzmir’e girdiğimiz ilk günlerde büyük İzmir yangını çıktı. Nurettin Paşa İzmir Valisi olarak vazife görüyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın İngiliz Konsolosu ile Hükumet Konağında konuştuğu esnada, orada bir telaş hasıl oldu. “Düşman geliyor” dediler. “Nereden geliyor,” diye sorduk. “Aydın tarafından” diye cevap verdiler. Yunan Ordusunun bozgun halinde çekilmekte olan kıtından bir grup, karmakarışık vaziyette İzmir’e doğru geliyormuş. Aradan pek az bir müddet geçti, kafile göründü. Teslim oldular. Bizimkiler onları da alıp gittiler.

Rıhtım hıncahınç insan dolu. Bütün İzmir böyle. Geçtiğimiz yollarda herkes bağırıyor, çağırıyor, yalvarıyor. Böyle bir hava. İzmir, Rum halkla dolmuş. Bunların arasından geçiyor ve karargahımıza gidiyoruz. Bizim kıtaatın geçtiği yerlerden, daha kıtalarımız gelmeden önce Yunan ordusunun çekildiğini gören Rumlar evlerini barklarını bırakarak İzmir ‘e gelmişler. Liman gemi dolu, bunları alıp naklediyor.

Biz Yunan ordusunu bozduğumuz zaman, düşmanın muhtemel hareketlerini tahmin ederken, Eskişehir üzerine çekilirler, İzmir’e de Yunanistan’dan ve Trakya’dan asker getirerek, yakın mesafede bir cephe tutarlar, diyordum. İzmir’e gelince öğrendim ki, buna teşebbüs etmişler. Yunanistan’dan ve Trakya’dan asker getirerek İzmir’e çıkarmışlar. Rıhtıma çıkan asker isyan etmiş. Şehir bozgun havası içinde. Yeni gelen askerler bir cehennemin içine atılacaklar bunu kabul etmemişler. Bizim büyük taarruzumuzla yalnız Anadolu’daki Yunan ordusunun inzibatı bozulmamış, yeni gelenler, onlara temas eder etmez tamamiyle bozulmuşlar. Bunun üzerine getirdikleri askeri tekrar geri götürmüşler.

Rıhtımda ne kadar kaldığımızı hatırlamıyorum. Ya bir gece, ya iki gece olacak. Mustafa Kemal Paşa’yı Güzelyalı’da bir eve götürdüler, orada misafir ettiler. Uşaklı Muammer Bey’in evi. Ben karargahta kaldım. Sonra beni de çağırdı, gittim. Evin kızı Latife Hanımefendi, Mustafa Kemal Paşa’yı misafir etmiş. Mustafa Kemal Paşa’nın bütün karargahına, arkadaşlarına ikram etmek için canla başla uğraşıyorlar. Biz yorgun olduğumuz kadar kirli bir haldeyiz. Ev, büyük bir konak. Cepheden kim, oraya, Mustafa Kemal Paşa’nın yanına gelirse, ağırlayıp temizlemek için bütün hizmet edenler canla başla uğraşıyorlar.

İzmir yanıyor

İzmir’e girdiğimiz ilk günlerde ansızın büyük bir İzmir yangını çıktı. Rum ahalinin meskun olduğu yer, şimdi fuarın bulunduğu mahal yanıyor. Nereden başladı, kim başlattı, bilmiyorum. Birkaç gün devam etti. Bunun için, biz karargahımızı yangın bölgesinden ayırarak, karşı tarafa geçtik. İzmir’e girdiğimiz günlerin bende kalan en acı hatırası bu yangındır. Zaten haleti ruhiye bakımından benim fazla bir neşem yok. Afyon’dan yol açıldığından itibaren, İzmir’e kadar yalnız muharebe meydanlarından değil, dört tarafımızda bitip tükenmeyen yangın sütunları arasından geçerek gelmişiz. Bu yangınların sebepleri büyük tarih hadiseleri içindeki sebeplerdir. Küçükler emir aldıklarını söylerler, büyükler disiplin kalmadığını söylerler. Sevinmek veya acınmak duygularının çatıştığı bugünlerde, Atatürk’ün, Alaşehir veya Salihli’de, bir sundurma altında konuşurken, bir gün Yunanlılarla ittifak etmemiz ihtimalinden bahsettiğini hatırlarım.

İzmir’de neşeli geçen ilk 2-3 günden sonra, tekrar karanlık bir hava çöktü. “İzmir’i aldık ama, İzmir şehri Anadolu’nun yarısı ile beraber harap oldu,” havası ortalığı sarmağa başlamıştı. Bu karamsar düşüncelerin üstüne, Atatürk’ün kuvvetli iradesiyle, herkesi kolundan tutup çıkardığını bilirim. Ümitsiz anlarda, herkese azim ve neşe vermek için dünyaya gelmiş

olan Başkumandan, yanında bulunanları, İzmir’e girmekle büyük davayı kazanmış olduklarına tekrar inandırıyordu. Gördükleri yangın, sıkıntı ve sefaletin, hepsinin, tamir edilmesinin bir mesele olmadığını düşünmeğe sevkediyordu. Bu sayede bütün memleket, bir büyük seferin manzaraları hikayesine kapılmaksızın, durumu soğukkanlılıkla, hakiki ölçüsü ile görmeğe sevkedilmişti. Memleket için hazırlanan bildirilerdeki yeis ve felaket haberlerinin önüne geçiyordu. “İzmir’i aldık ama, ne oldu canım? Memleket de, İzmir de bir yığın toprak haline geldi haberini, karamsar politikacılara vermenin ne manası var, bırakın şunları…” diyordu.

İzmir’de yangın havasına, iyimserlik ve güzel gelecek günlerin hülyaları iki üç gün içinde hakim oldu. İstanbul’dan gazeteciler ve hasretliler, Ankara’dan Büyük Meclis ve Hükumet üyeleri İzmir’e gelmeye başladılar. Herkes, ümitler ve planlarla beraber, şikayetler ve ithamlarla doluydu. Atatürk fırsat buldukça, geç vakitlere kadar konuşuyor ve dinliyordu . “Bundan sonra yapılacak işlerimiz var,” diye sık sık bana söyler ve geniş ölçüde devlet ve kültür reformlarını işaret ederdi.

Bu iyimser hayallerin yanında bir gerçek bize ağır baskı yapıyordu. Müttefikler bizi İzmir’de bırakmışlar, bizimle hiç meşgul olmuyorlardı. Devlet ve Milletin zahmet ve zaferinin karşılığını alması davasına müttefikleri zorlamak icabediyordu. Daha büyük patlamalara mahal vermeyen, ancak kafi derecede ehemmiyeti ve tesiri olan bir zorlama yapılmak lazımdı.

Bütün düşman kuvvetlerini çıkartmaya, memleketi boşalttırmaya çalışıyoruz. 1-2 gün içinde izmir’deki Yunan kıtaatı kamilen gitti. Rum ahali mütemadiyen taşınıyor. O esnada büyük mesele, bundan sonra ne olacak? Muharebeyi kazanmışız, İzmir’e girmişiz, fakat bizi, kıtaatı­ mızla, Anadolu’da böyle kendi halimize bırakacaklar mı? İtilaf Devletleri, bundan sonra geçecek safhalar için tamamiyle serbest olarak yeni hareketler hazırlayabilirler. Onun için bunları bir an evvel mütarekeye zorlamak lazım. Düşünüyoruz, bunu nasıl yapabiliriz? İtilaf Devletleri, İngilizler Boğazlardadır, Çanakkale’dedir, İngiliz kıtaatı Çanakkale ve İstanbul Boğazlarını tutuyor. Bütün kuvvetlerimizle bunların üzerine gidelim, dedik. Ama kötü bir tesadüf neticesinde, İtilaf Devletleri ile silahlı bir çatışma olabilir. Böyle bir emrivaki ile karşı karşıya gelebiliriz. Bunu istemiyoruz.

İzmir’den kuzeye doğru harekat tekrar başladı. Şimdi Boğazlar üzerine yürüyoruz. Büyük kuvvetlerle Çanakkale’ye gidiyoruz. Bizim kuzeye sevk ettiğimiz bu kuvvetler, karşımıza çıkacak İngiliz kuvvetlerine nisbetle çok fazla. Kararlıyız. Üstün kuvvetlerle gideceğiz ve silah

atmayacağız. Kıtaatımız kuvvetli bir inzibat altında, ateşe maruz kalsalar bile silahlarını katiyen kullanmayacak. Bu kesin talimat içinde, kıtaatımızı Çanakkale’ye doğru sevk ediyoruz. Cihan Harbinin galip Müttefiklerine, Türklerle sulh müzakeresine girmek lazım olduğu anlatılacak. İngiliz Başvekili, Müttefiklere ve bütün Dominyonlara, Türk tehlikesini feryat etmeye başladı. 4-5 gün süren dünya ölçüsünde bir gerginlik ve hazırlıktan sonra, bizi mütareke müzakeresine çağırdılar. Yeni hayatın penceresi, artık açılmıştı.

İngiliz birliklerine de ateş etmeme emri verilmiş

Bizim Çanakkale’ye sevk ettiğimiz kıtaat oraya gitti. İngilizlerle karşı karşıya gelindi. İngilizler de silah kullanmadılar. İki taraf kıtaatı, yüzgöz olmuş bir halde, birbirlerinin içine girmişler. Sonradan haber aldığıma göre, biz hareket ederken, İngilizler de kendi kıtalarına, silah atmamak ve bizim tecavüzümüzü beklemek talimatı vermişler. Yalnız, eğer biz taarruz edersek, tel örgülerinin arkasında, bulundukları mevzilerde taarruzumuzu kabul edecekler. Müdafaa tertiplerini buna göre almışlar ve bizden bir tecavüz gördükleri takdirde ateş etmeye karar vermişler. Biz ateş etmiyoruz, onlar da ateş etmiyorlar. Yüzgöz olduk ve bir arada oturduk. İşte mütareke teklifini bu esnada almış bulunuyoruz.

Bütün bu hadiselerin başlangıcında, İstanbul’dan Fransız Fevkalade Komiseri General Pelle İzmir’e gelmişti. Mustafa Kemal Paşa ile konuştular. Bize telkin etmek istediği, harekatın durması. General Pelle hareket dursun ve sükunet hasıl olsun, diyor; bunun gayreti içinde bulunuyordu. Fakat biz böyle bir teklifi kabul edecek durumda değiliz. Hareket dursun, teklifini kabul ettiğimiz zaman, herkes olduğu yerde duracak. Düşman tamamiyle çekildi mi, bunu bilmiyoruz. Bizim aleyhimizde ne gibi hazırlık var, bundan haberimiz yok. Onun için Fransız generalinin teklifine yanaşmadık. Hatırımda kaldığına göre, General Pelle’nin arkasından Franklin Bouillon da İzmir’e gelmişti. İşte bütün bu görüşmeler olurken, bizim kıtalarımız, anlattığım şekilde Çanakkale Boğazına dayandılar ve neticede beklediğimiz teklifi aldık. İstanbul’dan, General Harrington vasıtasiyle, İtilaf Devletlerinden mütareke teklifi yapıldı. Mütareke müzakeresi için İzmit’e böyle bir yere gelin, diyorlardı. Biz Mudanya’yı teklif ettik, tarihini de tayin ettik.

***