Bazı tuhaf şeyler üzerine 

Yavuz Alogan yazdı...

Bazı tuhaf şeyler üzerine 

Çok tuhaf şeyler oluyor. Aslında “tuhaf” demek de biraz tuhaf kaçıyor. Sanki Devlet tuhaf şeyler yapıyormuş gibi bir anlam çıkıyor. Oysa Devlet tuhaf şeyler yapmaz, insanlığın icat ettiği en mantıklı kurumdur. Devlet bir şey yapıyorsa, arkasında mutlaka sağlam bir mantık, güçlü ve ikna edici bir gerekçe vardır. Bizim gibi sıradan yurttaşların bu mantığı ve gerekçeyi anlayamaması, yapılan şeyin tuhaf olduğunu değil, bizim cahil olduğumuzu gösterir. Ayrıca medyanın konuyu yeterince aydınlatmadığını, kim kime ne demiş tartışması yapan yorumcuların hassas konulara girmekten kaçındıklarını da gösterir. Devlet’in faaliyet alanı içinde sanki kimsenin görmek istemediği, üstüne gitmediği, peşine düşmediği kör bir alan var.

Yine de gazetecilerin hakkını teslim edelim. Mesela geçen Cuma Selamlığı’nda Sayın Cumhurbaşkanımız cami önünde ayaküstü sohbet ederken cesur ve meraklı bir gazeteci kendisine şu soruyu yöneltti: “TSK’ya ait araç ve silahların bakanlık emriyle polis tarafından kullanılması hakkında kararname Resmî Gazete’de yayımlandı. Buna neden ihtiyaç duyuyorsunuz, efendim.”

“Sorduğunuz sorunun içeriğini anlamadım,” dedi Sayın Reis. O sırada elindeki mendille burnunu siliyordu. “Zaten gerek polis teşkilatımız, gerekse silahlı kuvvetlerimiz bu tür şeyleri kullanma hakkına sahiptir. Bunun şu anda bir Resmî Gazete’yle yayımlanması Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle olmuş bir adımdır, bundan daha doğal, daha tabiî ne olabilir? Olay bu…”

Çok açıklayıcı sözler! Fakat yine de insan merak ediyor, olay nedir, diye…

Emniyet teşkilatının “gerekli görülen haller”de Türk Ordusu’nun “taşınır malları”nı kendi emir komutasına alarak kullanabileceğini anlıyoruz. Burada “taşınır mal” kavramı önemli. Bu kavramla herhalde koltuk kanepe takımı, aydınlatma araç gereçleri, bando mızıka âletleri, seyyar mutfak, inşaat makineleri gibi mallar kastedilmiyor. Belki bunlar kastediliyordur fakat ordu söz konusu olduğunda, askerî mühimmat, savaş araçları, uçaklar, tanklar, makineli tüfekler de “taşınır mal” kavramına giriyor. Yani devredilecek malın niteliği ve işlevi yeterince açık değil.

Emniyet, ordunun “taşınır malları”nı daha sonra iade etmek üzere ödünç mü alacak, yoksa kendi envanterine mi geçirecek?

Peki bürokratik mekanizma nasıl işleyecek? Sorunun cevabı, ilgili yönetmeliğin 21. maddesinin 2. fıkrasında tuhaf ve karışık biçimde ifade edilmiş. Diyor ki “Millî İstihbarat Teşkilatınca üst yönetici veya yetki verdiği makamın onayı, bu Yönetmelik kapsamındaki diğer kamu idarelerince devri yapacak idarenin üst yöneticisinin teklifi ve ilgili Bakanın onayı ile herhangi bir şarta bağlı olmaksızın …”

Yani diyor ki MİT’in “üst yöneticisi” ya da “yetki verdiği makam” ya da yönetmelik kapsamına giren “idarenin üst yöneticisi,” gerekli gördüğü durumda, Türk Ordusu’ndan mesela iki adet geri tepmesiz top ya da müteharrik makineli iş aletleri ya da birkaç sandık G3 mermisi ya da bir koltuk kanepe takımı, iki kutu savunma tipi el bombası rica edecek ve Bakan’ın (herhalde İçişleri ya da Millî Savunma bakanı ya da ikisi birden) onayıyla “herhangi bir şarta bağlı olmaksızın” bu türden taşınır malı Emniyet Teşkilatı, Türk Ordusu’ndan temin edecek.    

Peki bunu hangi hâllerde yapabilecek? Yine 21. maddeye göre, “Milli güvenlik, kamu düzeni ve kamu güvenliğini ciddi şekilde tehdit eden terör, toplumsal olaylar ve şiddet hareketlerinin meydana gelmesi durumunda veya emniyet ve asayişin zorunlu kıldığı diğer hallerde…”

Çerçeve fazla geniş olmakla birlikte, burada daha berrak bir ifade var. Tehdidin ne kadar “ciddi” olduğuna dair bir ölçü belirtilmemiş olsa da, “asayişin zorunlu kıldığı diğer haller” ifadesi kapsamın sonsuz olduğunu gösteriyor.

Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir? Diyelim ki karakolda yangın çıktı. Komiser itfaiyeye telefon ediyor, itfaiye gelip yangını söndürüyor. Komiserin nasıl olsa yangın çıkacak diye itfaiyenin araçlarını önceden kendi envanterine geçirmek istemesi normal midir? Ancak yangın çıkarmaya kararlı ya da yangın çıkacağına, yangın çıktığında itfaiyenin gelmeyeceğine ya da yangını seyretmekle yetineceğine kesinlikle inanmış bir komiser böyle bir şey yapabilir. İtfaiyeye güveni yoktur.

Ya da mesela müthiş bir şiddet hareketi patlak vermiş, yer yerinden oynuyor. Askerler kollarını kavuşturmuş kışladan çatışmayı seyrediyorlar. Polis canhıraş bir mücadele veriyor fakat mermisi bitmiş ya da hava desteğine ihtiyacı var. “Ver kardeşim şuradan iki savaş uçağı, üç tank, şu kadar sandık mermi!” Askerler hemen paketleri hazırlayıp gönderiyorlar, çatışmayı seyretmeye devam ediyorlar…

Bütün bunlar bana çok tuhaf geliyor.

Anlayışımız kıt herhalde. Bu anlayış kıtlığı bende General Adnan Tanrıverdi’nin SADAT (Uluslararası Savunma Danışmanlık İnşaat Sanayi ve Ticaret Şirketi) ve ASSAM (Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği) olayında da tezahür ediyor maalesef.

Tanrıverdi uzun yıllar güvenlik konularında Cumhurbaşkanı’na başdanışmanlık yaptığına göre, her iki kuruluş da Saray’ın izin ve himayesi altında faaliyet gösteriyor olmalı.

SADAT, Türk Ordusu’ndan emekli 23 subay ve astsubay tarafından 2012 yılında kurulmuş. Şirket Sözleşmesi’ne baktığımızda örgütün “dost ülkeler”e ve “Müslüman milletler”e gayri nizami ordu kurduğunu; internet sitesine baktığımızda ise gayet dayanıklı, atlayan zıplayan, suyun altında ve ormanlarda savaşan, ters perende atarken şarjör değiştirebilen, suikast ve sabotaj yapabilen üstün yetenekli savaşçılar yetiştirdiğini anlıyoruz. Bu “dost ülkeler”in ismini ya da hangi Müslüman milletlerin kast edildiğini doğal olarak bilmiyoruz. Bu müthiş savaşçıların nerede kime karşı savaştığını sanırım yıllar sonra iddianamelerden okuyup öğreneceğiz.

ASSAM çok daha enteresan. Tanrıverdi bu kuruluşu şu sözlerle anlatıyor: “İslam Birliği olacak mı, olacak. Nasıl olacak, Mehdi Hazretleri geldiği zaman. Peki, Mehdi ne zaman gelecek? Allah bilir. Peki, bizim bir işimiz yok mu, ortamı hazırlamamız gerekmez mi? İşte ASSAM bunu yapıyor” (Cumhuriyet, 10. 01.21). Bu sözler üzerine Tanrıverdi Saray’dan kovuluyor fakat ASSAM Mehdi Hazretleri gelene kadar ortamı hazırlamak üzere faaliyetlerini sürdürüyor.

Peki ortamı nasıl hazırlıyor? Müslüman milletler arasında siyasî, askerî ve jeopolitik bir İslam Birliği kurmaya çalışıyor. İslam Parlamentosu ve İcra Heyeti’yle yönetilecek bir Asya Afrika (ASRİKA) İslam Konfederasyonu kurmayı amaçlıyor. Biraz AVRASYA projesini de andırıyor. Avrupa düşmüş, onun yerine Afrika gelmiş, böylece AFRASYA’ya (ASRİKA) dönüşmüş. İran’ın Şia, Çin’in Maocu mandarin, Rusya’nın Ortodoks Hıristiyan inancından oluşan karman çorman kültür dikkate alındığında, Afrasya’nın kültürel/ideolojik altyapısı daha tutarlı görünüyor; Sünni İslam’ı temel alıyor, siyasî ve askerî birlik öngörüyor. Laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı, bölgesel, hatta kıtalararası bir perspektif kazanarak genişliyor.

Veryansıntv yazarı General Nejat Eslen, “General Tanrıverdi Küresel Jeopolitik Dengeleri Sarsıyor” başlıklı   yazısında bu girişimle dalga geçti, çok güldük. (bkz. https://www.veryansintv.com/general-tanriverdi-kuresel-jeopolitik-dengeleri-sarsiyor ). Eslen Paşa’nın da yazıyı kaleme alırken çok eğlendiği, gülmekten kırıldığı anlaşılıyor.

Fakat gülmeli miyiz acaba? Zira gerçek silahlar ve savaşçılar söz konusu. Bunlar muhtemelen gidiyorlar, geliyorlar, ülke içinde ve dışında silahlanarak örgütleniyorlar. Gün gelir, başıboş silahı şeytan doldurur, ne tarafa doğru patlayacağı belli olmaz.

Neyse…

Sonuç olarak, Devlet’i siyasî iktidardan koruyan yeni bir devlet teorisine, hatta kararnameyle yönetilmeyen anayasal bir Devlet’e ihtiyacımız var. Bir ülke için bundan daha tuhaf bir ihtiyaç olabilir mi? yalogan@gmal.com