Beşinci kol gücü olarak sanat

featured

Ceyhun Balcı yazdı

İzmir’de henüz açılmış olan bir sergi (Gâvur Mahallesi) bu yazıya konu oldu. Ahmet Güneştekin’in yapıtları sergileniyor. Girişte bavullar karşılıyor sergi ziyaretçilerini. Göç temasının işlendiği sergiye ilişkin Güneştekin’in bir nitelemesi ilgimi çekti:

“…Hafıza odasını en çok dolduran ve iz bırakan da İzmir oldu. İzmir, bir mübadele şehri. Bu, yerinden yurdundan edilme meselesi, sadece burada kalmıyor. Eğer ormanları yakıyorsanız o da zorunlu bir göçtür…”

Ormanları yakma sözü size de tanıdık gelmedi mi? Güneştekin, mübadeleyi orman yakmayla bir araya getirerek belli ki cepheyi genişletmiş.

Mübadele (değiş tokuş) Anadolu’yu paylaşma heveslilerinin geride bıraktığı acıklı tarihsel gerçekliklerden yalnızca birisidir.

On yıllar boyunca bir arada, yan yana yaşayan toplumların nasıl olup da düşmanlaştırıldığını anlamadan mübadele üzerine yorum yapmak doğru olmayacaktır kanısındayım.

Mübadele olgusu hiç kuşkusuz pek çok acıklı öyküyü de barındırmaktadır içinde.

Diğer yandan da, geri dönüşü olmayacak şekilde karşıtlaş(tırıl)mış iki toplum!

Mübadeleye yönelen eleştirilerden sıkça içine düşülen bir hata yinelendiğini görüyoruz. Geçmişi bugünün değerleriyle yargılamak.

Bu hataya bilerek düşülünce mübadele gibi bir olguyu da boy hedefi yapmak olasılaşıyor.

İşin bir de Cumhuriyet düşmanlığı boyutunu da göz ardı etmemek gerek.

Tarihin o sayfasına yazılmış olan mübadeleden bugün Cumhuriyet düşmanlığı üretmek kimileri için çekici olabiliyor.  Tarih bilgisi ve bilinci eksikliği ya da duyarsızlığı o kimilerinin işini kolaylaştırıyor demek de olası.

Mübadelenin yol açtığı acıklı sonuçlara odaklanıp da Anadolu’da gebe kadınların karnındaki çocuğun cinsiyeti için bahse girebilen karındeşen vicdansızlığa kayıtsız kalmak!

Ya da yine Anadolu’da yaşlı, genç, kadın, çocuk demeden bir halkı hedefleyen mal, ırz ve can düşmanlığında sakınca görmeyen emperyal destekli vahşet!

YÜZÜNCÜ YIL

Birkaç yıldır yüzüncü yıllar zaman aralığı içine girmiş bulunuyoruz.

Osmanlı’nın yıkımıyla sonuçlanan on yılı aşkın savaşlar dizisi bizim yüzüncü yıllarımızın köşe taşlarını oluşturmakta.

Savaşlara ve acıklı sonuçlarına odaklananların nedensellik ilişkisi kurmamaları bir rastlantı mı?

Yoksa sıkça rastladığımız bir fırsatçılıkla mı karşı karşıyayız.

Olayları bütünsellik içinde değerlendirmekten kaçınarak, tarihten işine gelen kesitleri alıp duygu sömürüsüne girişme cinliği karşısında sessiz kalmak hangi akla ve vicdana sığabilir?

Milli Mücadele’nin ve İzmir’in kurtuluşunun 100. Yılında coşkulu ve kıvançlı olduğumuz kuşkusuz.

Bu coşku ve kıvanç sarhoşluğa yol açıp bilincimizi köreltmemeli.

Neredeyse 100 yıldır varlığını sürdüren ve hiç hız kesmeyen bir propaganda savaşıyla karşı karşıya olduğumuz göz ardı edilmemeli.

Bulabilen her aygıtın ve gerecin emperyalizmin bu propaganda savaşında kullanılabildiği akıldan çıkartılmamalı.

Uygun zaman ve zeminde “İzmir Soykırımı” nitelemesi bile yapılabiliyor bizim utkuyla sonuçlanan milli mücadelemiz için. Biraz daha yol alırlarsa nur topu gibi bir soykırımımız daha olabilir.

“Namuslu insanların da en az namussuzlar kadar özgüvenli olması gerektiği” gibi “Cumhuriyetçilerin de en az ona saldırmaktan vazgeçmeyenler kadar uyanık olmaları gereği” gün gibi ortada değil mi?

Yunanların 1919’da Anadolu’yu çizmeleriyle kirletmelerinin önde gelen gerekçelerinden birisiydi soydaşlarını/dindaşlarını koruma isteği. Mübadele olmasa ve herkes yerli yerinde kalmış olsa, çatışma yaşanmasa bile 100 yıl sonra bugünlerde Anadolu’daki Rum varlığının koruma isteğinin (irredantizm=kurtarımcılık) devinime geçmeyeceğinin güvencesi var mıydı?

Bu yanıyla bile, mübadele o günün koşullarında bulunabilecek en kusursuz çözümdü.

Bilenler bilir.

Bilmeyenler için bildirmiş olalım!

Yunan işgali sırasında Hrisostomos İzmir metropolitidir.. Dinin yalnızca din olmadığını, siyasetin de kullanışlı bir aygıtı olduğunu düğün bayram edercesine şu sözleriyle kanıtlamıştır :

“Türk kanı içmek kutsal görevdir.”

Keser gibi hesabın da dönmesi sonrasında İzmir’den Atina’ya gitmek zorunda kalan Rumlar orada Nea Smirni’yi (Yeni İzmir) kurmuşlardır. Orta yerine de Hrisostomos anıtı kondurmuşlardır. Mübadelenin yurt özlemi yanına vurgu yapanların ağlamaklı yapıtlarında ve yazılarında bu bilgiye pek rastlanmaz. Çok açıktır ki, gidenlerin özlemini çektikleri yalnızca geride bıraktıkları topraklar değildir. Hrisostomos’u anıtlaştırdıklarına göre başkaca özlemlere sahip oldukları kesindir.

Bir yanda Yunan bayrağını çiğnemekten kaçınan, tutsak aldığı Trikupis’e konumuna ve onuruna uygun davranış gösteren Mustafa Kemal diğer yanda İzmir’in kurtuluşunu kara gün olarak gören ve hatta işgal sayan “Büyük Düşünce” tutkusu. Burnumuzun dibinde boy gösterebilen karşı propaganda.

Bu coğrafyada bilinçli ve uyanık olmayı bir an elden bırakmamak en iyisi değil mi?

Beşinci kol gücü olarak sanat

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

5 Yorum

  1. 3 hafta önce

    Yazınızın her kelimesine katılıyorum. “Beşinci Kol Gücü Olarak Sanat” başlığı çok uygun olmuş. Yunan mezalimine ve saldırgan yayılmacılığına ses çıkarmayanlar iş mübadeleye gelince aslan kesiliyor. Konu sadece Yunan ordusunun ve yerli Rumların yaptığı katliamlarla ilgili değildir. Ticareti elinde bulunduran Rumlar, Türk köylüsünün elindeki inciri, pamuğu, tütünü, üzümü yok pahasına alıp Avrupa’ya satarak servetlerine servet katarken, Türk ahali gittikçe fakirleşmiş ve açlığa, yoksulluğa, tifüse, sıtmaya mahkum olmuştur. Yani, Türk Milletine yapılan soykırımın, katliamın iki boyutu vardır. Bu konu ile ilgili olarak belirtilmesi gereken bir husus da Yunan mezalimini anlatan kitapların piyasada zorlukla bulunmasıdır. Bilgiler ve belgeler toplumun her kesimine gerekirse ücretsiz ulaştırılmalıdır. Elbette halkımıza da bu konuda düşen görevler vardır: “Ege’nin iki yakasında barış” tarzında tuzak söylemlere kapılmamak, tavernalarda tabak kırıp, sirtaki oynamamak, Ege Adalarına Yunan adası dememek, bu adalara seyahat etmemek, sahte mübadele ağıtlarına kapılmamak bu görevlerden bazılarıdır. Tunç Soyer’in bu tür faaliyetlerde düzenli rol alışı da manidardır.

    • 3 hafta önce

      yunan mezalimini anlatan sağlam bir kitap ben de alıp okumak istiyorum..öneriniz varmıdır…

      • 3 hafta önce

        “İzmir Fecayii” adıyla bir kitap yayımlandı. 2022 basımı. E kitabevlerinde bulunabilir sanırım. İşgal dönemi basınından seçkilerden oluşmakta. Öneririm.

      • 3 hafta önce

        Ege Bölgesi’nde Yunan Zulmü (Ark Kitabevi), Batı Anadolu’da Yunan Mezalimi (Zekeriya Türkmen), Manisa ve Yöresinde İşgal Acıları (Kamil Su) şu anda bulabilecekleriniz. Ayrıca Türk Tarih Kurumu tarafından gerçekleştirilen Mora Katliamı ve Anadolu’da Yunan Mezalimi konulu sempozyumun videolarını Youtube’dan izleyebilirsiniz. dergipark.org.tr adresinde de benzer yazılar mevcut. Saygılar.

  2. 3 hafta önce

    Ceyhun Kardeşim,
    Çok yerinde bir yazı.
    Bugünlerde ben de “Dostluk,ama nasıl?”adlı bir yazıyı kaleme alacağım.Tek taraflı bir dostluk olmaz Bilindiği üzere,Yunanistan Kurtuluş Savaşımızı “Küçük Asya felaketi “olarak adlandırıyor ve önümüzdeki günlerde “Küçük Asya Soykırımı” adıyla dünya gündemine taşımayı planlıyor Diğer yandan Batı Trakya ile Rodos ve İstanköy Türklerine bir kültürel soykırım uyguluyor.Bilmeyenlere bunları anlatmak gerekiyor Sevgi ve selamlarımla

    Cevapla
Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!