Betonlara gark olan insanlık, güvenlik/özgürlük kıskacında…

Betonlara gark olan insanlık, güvenlik/özgürlük kıskacında…

Geçen yazımı bitirirken, “bu salgından bireyler ve toplum olarak dersler çıkartıyoruz, umarım ülkeleri yönetenler de çıkartır. Çıkartmazlarsa, yönettikleri toplumların onları kabullenmeyeceğini, büyük toplumsal gerilimler yaşanacağını hepimiz göreceğiz” demiştim.

Tüm dünya için geçerli bir durumdur bu!

Görünen gerçek, dünyanın, gözle görülemeyen bir virüsün tehdidiyle kocaman bir cezaevine dönmüş olmasıdır.

Normalde hayat gailesi içinde çoğu insan derinliğine düşünce üretemez.

Düşünmek için zaman, genellikle cezaevlerinde çoktur. Azımsanmayacak kadar siyaset, düşün ve edebiyat insanının cezaevi geçmişi vardır. Oraları, fikirlerinizin olgunlaştığı, geliştiği, serpildiği yerlerdir. Keşke öyle olmasa ama…

Şimdi dünyadaki tüm insanlar evlerinde de olsa bir nevi cezaevindeler. Özgürlükleri evdeki yaşam alanlarıyla sınırlı. Şimdi biliyorum ki insanların büyük bir kısmı muhasebe yapıyor. Düşünüyor. Kendine göre felsefe geliştiriyor, çözüm arıyor.

Görünen o ki, insanlığı biraz daha sıkıntıya sokacağını düşündüğüm, tekrarlama veya farklı formatlarla yeniden ortaya çıkabileceği ifade edilen Kovid-19 sonrası, bambaşka bir dünya ile karşı karşıya kalacağız. Çünkü çok hızlanan yaşam, insanların derinliğine düşünme, sorgulama ve felsefe oluşturmalarının önüne geçmişti. Kovid-19 sebebiyle zorunlu ev hapsine giren insanoğlu bu fırsatı yakaladı.

Söz konusu virüs sonrası ev hapsinden çıkacak olan insanlık, farklı, daha tutarlı ve sağlıklı felsefe geliştirmiş olarak, birçok konuda eskisi gibi düşünmeyecek ve davranmayacaktır. Buna inanıyorum. Bu da mevcut kurulu sistemi, tıpkı tarihteki bazı salgınlar sonrası olduğu gibi, yerle yeksan edecektir.

Doğası gereği bu tür gelişmeler dünyada ve ülkemizde birbirine paralel seyredecek.

Yukarıda yazdıklarımın çerçevesinde bundan sonra neler olabileceğinin en kısasından bir özetini yapmaya çalışayım.

***

Hemen ifade edeyim, insanlar çok daha fazla temizlik malzemesi ve su kullanacaklar. Öyle ki su kaynaklarının sıkıntıya girmesi bile söz konusu olabilir. Onun için insanlar, temizlenirken tasarruflu su kullanmak durumunda. Basit görmeyin, el yıkarken bile çok fazla gereksiz su harcıyoruz.

Daha önceki bir yazımda belirttiğim gibi kültür hayatımızda da değişiklikler olacak. Kişisel ilişkilerimizde eskiden olduğu gibi “dokunmatik” olmayacağız. Bırakın karşılaştığımızda öpüşmeyi, tokalaşmayı bile sınırlandıracağız gibi duruyor.

Yani insanlar arasında fiziksel bir uzaklaşma söz konusu olacak.

Bu arada insanoğlu bir şeyin daha değerini yeniden keşfediyor, arkadaşlığın, dostluğun, muhabbetin. Fiziksel olarak mesafeli olunsa da bireyler eskisinden çok daha fazla birbirine bağlanacaklar diye düşünüyorum. Bu toplumlar için de böyle olacaktır.

Ayrıca virüsten veya insanlığı tehdit altına alan başka tehlikelerden ancak toplumsal dayanışma, topyekûn mücadele ile çıkılabileceği görülüyor.

Çin’de çıkan bir virüs gelir sizi İsviçre’de Alp Dağlarının üzerinde yaşadığınız bir kasabada veya Artvin’in bir dağ köyünde bulabilir. Yani Çin’deki veya bir başka uzak diyardaki tehdit kısa süre sonra sizi de vurabilir. O zaman uzak diyarlardaki hemcinslerinizle dayanışma içinde olmanız, kendiniz için alacağınız ön tedbirdir.

Yani sözünü ettiğimiz virüs veya şu an öngöremediğimiz başka tehditlere karşı, uluslararası dayanışma bu şekilde gerçekleşecektir, gerçekleşmek zorundadır. En azından toplumların düşüncesi bu şekilde olacaktır, olmak durumundadır.

Olayın küresel boyutu bu şekilde.

***

Ancak bu olay bize bir şey daha gösterdi ki, salgın yayıldı mı bireylerin, toplumların, ülkelerin birbirine yardımı çok kısıtlanıyor. Herkes önce kendini korumaya, kendi gemisini kurtarmaya çalışıyor. Elbette işin doğasında bu var zaten. Öyle bir an geliyor ki insan en yakınına dahi yardımcı olamıyor çünkü kendi de tehdit altında.

Bireyler şunu öğrendi, ben birey olarak sağlıklı olmalıyım, kendime yetmeliyim, ayakta kalmalıyım. İspanya’da gördük, insanlar evlerinde yalnız başına öldü, günler sonra bulundu. ABD’de sokakta ölenler var.

Toplumlar ve devletler de aynı şekilde. İşte İtalya’nın hali. Diğer AB üyesi ülkelerine yalvardı. Ama diğerleri yardım edemedi, çünkü tehdit onların kapısına da dayanmıştı. Doğal olarak onlar da kendi tedbirlerine yoğunlaşmışlardı.

Demek ki zor zamanda kimse kimseye yardım edemeyebilir.

O zaman ne yapacağız? Asgari düzeyde kendi kendimize yetecek bir sistem yaratmaya çalışacağız. Bütün sektörlerde zor zamanda ayakta kalabilecek, dışarıya muhtaç olmayan bir ülke.

Örneğin bir kez daha göze sokuldu ki tarım, en stratejik sektör. Petrol mü ekmek mi sorusunun cevabını petrol diye verecek var mı? O zaman tarım politikalarımızı yeniden ele almak durumundayız.

Tarım yapan nüfus son yıllarda iyice azaldı. Kırsalda hayat durma noktasına doğru gidiyor. İnsanlar şehirlere aktı, betonlara gark oldu. Virüsün zorunlu olarak evlerine kapattığı insanların azımsanmayacak kısmı köyünün özlemini bu zamana kadar hiç böylesine hissetmemişti.

Fırsattan istifade insanların daha özgür ve üretken olarak yaşayabileceği kırsala dönüş projelendirilmeli.

Bu, hem şehirleri kaldıramayacağı yükten kurtaracak, hem atıl durumdaki tarım alanlarımız yeniden işler hale gelecek. Kolay değil elbette, ama zorunlu…

Türkiye, gençliğimizde en azından tarımda kendine yetebilen dünyadaki 7 ülkeden biriydi. Şimdi geçen yıl ki verilere göre 123 değişik ülkeden pek çok tarım ürününü ithal eden ülke durumuna geldik. Bu salgın gösterdi ki ekmeğinin buğdayı kendinden değilse aç kalabilirsin. Çünkü ithal ettiğin ülkenin, zor durumda bunu sana satacağı şüpheli.

En azından ve öncelikle tarım ve hayvancılıkta kendi göbeğini kendin keseceksin! Bunun da ancak kamucu anlayışla, merkezi bir planlamayla yapılması mümkün gözüküyor.

***

Sağlık sisteminin güçlü olmasının önemini belirtmeye gerek yok sanırım. Sistemin gücü yine devletin kamucu bakışıyla ortaya çıkabilir.

Dünyanın bir numarası ABD’de sağlık sisteminin nasıl çürük olduğu ortaya çıktı. Tamamen özelleştirilmiş sağlık sistemi, koskoca ülkeyi salgın karşısında çaresiz bıraktı. Aslında zaten var olan sorun, çıplak bir biçimde ortaya çıktı. İnsanlara 30 bin doların yoksa öl dendi resmen.

Burada da özellikle bazı sektörlerde kamuculuğun olmazsa olmaz olduğu görüldü. Ülkemizde de sağlık sektörü giderek ABD’ye benzer hal alıyordu ki virüs imdada yetişti. Pek çok özel hastane, hükümetçe alınan karara rağmen, Kovid-19 ile ilgili tedavi masraflarını bireylerden almaya kalktı veya pandemi kapsamına alınmak istemedi.

Kamuoyuna yeterince yansıtılmasa da bu tür ciddi sorunların yaşandığı duyuldu. Şükür ki hala sağlık sistemimiz ağırlıklı kamunun yönetiminde. Yoksa ABD’den daha beter olurduk.

Demek ki kamucu anlayış bu süreçte öne çıkıyor. Bir kısım sektörler, bireylerin keyfine, planlamasına, karlılığına bırakılamaz. Merkezi planlamayı gerektiren, keyfiyete yer bulunmayan, stratejik öneme sahip yaşamsal sektörler kamucu anlayışla yeniden ele alınmalıdır.

Başta güvenlik, sağlık ve eğitim olmak üzere bazı sektörlerde, özelleştirmenin yaygınlaşması engellenmeli, hatta özelleşme, bir plan dâhilinde azaltılmalıdır.

Araya şunu da şıkıştıralım: milli yazılım.

Kovid-19 sürecinde anlaşılmış ve tecrübe edilmiştir ki artık resmi, özel tüm işlemlerimizin en azından çok büyük bir kısmı, dijital olarak gerçekleştirilecek. Ayrıca her türlü manipülasyona, kışkırtmaya açık sosyal medya çok önemli. Bu anlamda milli yazılımlar gerçekleştirmek artık beka sorunu haline gelmiştir.

Daha fazla ayrıntı yazının konusu dışındadır.

***

İlk baştaki tartışmaya dönersek, yani küreselciler mi, içe kapanmacılar mı yoksa daha ortalama bir sistem mi sorusunu irdeleyip son birkaç şey daha ifade ederek yazıyı sonlandıralım.

Aslında yukarıdaki seçim, bundan sonrası için insanoğlunun vereceği en önemli karar gibi duruyor.

Küresel boyutu olan ekonomiden, bu tür salgınlara, tüm sorunlarda, yerel tedbirlerin yanı sıra küresel ölçekte de bazı ortak kararların alınması bir zorunluluk.

Örnek, Kovid-19.

Söz konusu virüsü yenmek için de elbette yerel tedbirler alınmalı, güçlü sağlık sisteminiz olmalı vs ama küresel bilgi paylaşımının da önemi büyük. Türkiye’deki virüs ile ABD’deki virüsün insanlara nasıl bulaştığı gerçeği değişmez. Ha keza bu kapsamda bulunacak ilaç ve aşı da bir süre sonra tüm insanlığın hizmetine sunulacaktır.

Bu belirttiklerimiz olması gereken zorunlu şeyler. Yani küreselleşmeye karşıyım diyenler de bu tür küresel dayanışmaya karşı olmazlar/olamazlar. Bu tür küreselleşmeye elbet evet demek zorundayız. Bu nedenle küreselleşmenin sınırını iyi belirlemek gerek.

Küreselleşmeyi sömürünün aracı kılan anlayışı yok etmek, ona karşı olmak zorundayız, küresel dayanışmaya değil.

Küreselleşme; insanlığın faydasına olan, dayanışmanın zaruri olduğu konulardaki işbirliğinin ötesine geçmemelidir.

Küreselcilikten kasıt böylesi bir dayanışma değil zaten, emperyalizm…

Devam edelim…

***

Bundan önce UA terör saldırılarında, sınır aşan büyük göçler vb. sorunlarda küreselciler doğru tavır almadı, umursamadı. Birilerinin canı yanarken onlar saç taradılar. Ne kadar güvenilemeyeceklerini defalarca ortaya koydular.

Bundan sonra sadece güçlü devletlerin ne diyeceğine bakan ulusüstü çatı örgütlerin yapısı, başta BM olmak üzere, çok daha sert biçimde tartışmaya açılacaktır.

Bu virüs, süregiden bölgesel savaşların devamında insanları ciddi bir yol ayrımına itti. Güvenliği önceleyen devlet anlayışı mı, liberal devlet anlayışı mı? Görünen ilkinin çok öne çıktığıdır. Güvenlik olmadan refah toplumu olabilir misiniz?

Tüm dünyada yoğun göçlerin de tetiklemesiyle, yabancı düşmanlığı artıyordu. Buna paralel radikal milliyetçiliğin -faşizm diyebiliriz- gözle görülür yükselişi vardı. Bu rüzgârın hız kazanacağı görülüyor.

Salgın söz konusu olunca elbette zorunlu olarak, hükümetler sınırlarını kapattı. Pek çok batılı ülkede polisin yanı sıra asker de sokağa inerek insanların sokağa çıkmasını engelledi. Herkes zorlayıcı tedbirler alarak ülkesini, insanlarını koruma telaşına kapıldı.

Bunların kalıcı olma ihtimalini göz ardı edemeyiz. Çünkü sağlık ve güvenlik her zamankinden çok öne çıkmış durumda.

Tabi güvenliği önceleyen devlet anlayışının öne çıkması, daha önceki yazılarımda değindiğim üzere insanların her şeyinin takip edilmesi ve verilerinin depolanmasını da beraberinde getirecek. Bunu da özgürlükleri ciddi biçimde tehdit eden bir durum olarak görmek gerekir.

Daha önce de belirttiğim gibi bu veriler insanların aleyhine kullanılabilir, bu verilerden yararlanarak insanlar çok daha kolay manipüle edilebilir. Burada özel hayatın gizliliği ile kamu yararı, bir başka ifadeyle özgürlük ile güvenlik arasındaki denge önemlidir. Hele de tüm dünyada otoriter liderlerin giderek çoğaldığı bir ortamda bu denge çok daha fazla önem kazanacaktır.

Sanırım bunu dengeleyecek, güvenlik, özgürlük sarkacını iyi ayarlayabilecek devletler öne çıkacak, halkları da daha mutlu olacaktır.

Bunun olmazsa olmazı güçlü demokrasilerdir. Mevcut hükümetlerin, iktidarın olanaklarından yararlanarak insanların özgürlüklerini haksızca kısıtlamaları veya topladığı verileri amacı dışında kullanmaları durumunda, muhalefet partileri ve sivil toplum örgütleri buna engel olabilecek yeterlilikte bulunmalıdır.

Bu da demokrasinin sağlıklı işletildiği ülkelerde gerçekleşebilecektir ki her yönden güçlenen ülkeler de bu ülkeler olacaktır.

Betonlara gark olmuş, üretimden kopmuş, boşlukta yuvarlanan insanlık ve özgürlük-güvenlik kıskacında bulunan demokrasi.

İnsanlığı yeniden üretime yöneltecek tedbirler alınırken; demokrasiler de, özgürlük-güvenlik sarkacında akılcı bir denge kurularak bu kaostan güçlenerek çıkmalıdır.