'Biden şimdiye kadarki en Kürtçü başkan!'

'Biden şimdiye kadarki en Kürtçü başkan!'

Trump ile Twitter-Facebook savaşı, Whatsaptan Telegram'a kavimler göçü filan derken gerçeğin soğuk yüzü ile karşılaşıyoruz.

Netflix dizileri gibi heyecanlı ABD kaosunu izlemek eğlenceli ama, dizinin devamı bizim buralara geliyor.

Biden ekibi netleşiyor.

Neocon bir savaş-kargaşa ekibi bu.

Başımıza belaları sardırmaya hazırlanıyorlar.

Haberi ABD’de bulunan firari fetö'cü ve eski CHP milletvekili Aykan Erdemir’den alıyoruz.

Amerika’daki neoliberal faşistlerin (neocon) ve İsrail’in lobi kuruluşu Foundation for Defence of Democracies (kısaltması: FDD- Türkçesi: Demokrasilerin Savunma Vakfı) için bir yazı kaleme alan Erdemir ve Philip Kowalski, “Biden’ın şimdiye kadar gelmiş geçmiş en ‘Kürt Yanlısı’ Başkan” olacağı müjdesini! veriyor.

Yazının tarihi biraz eski (16.08.2020) ama hala geçerli.

Yazıda ‘Kürt düşmanı’ Trump yerine, Senato’da 15 yıldır Dış İlişkiler Komitesi Başkanlığı yapmış olan Joe Biden’ın başta Irak’takiler (Başkan yardımcısı olarak 24 kez ziyaret etmiş) olmak üzere, bölgedeki Kürtlerin hamisi olacağı ileri sürülüyor.  

Özellikle Biden’ın son olarak CIA şefi adayını açıklamasıyla olaylar daha bir anlam kazanıyor.     

20 Ocak'ta görevi devralacak olan Joe Biden, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatının (CIA) Başkanlığına William J. Burns'ü aday gösterdiğini duyurdu.

Biden'ın ekibinden yapılan açıklamada, Burns'ün ABD'yi ve halkı güvende tutacak onlarca yıllık deneyime sahip örnek bir diplomat olduğu belirtildi.

ABD’nin eski Rusya Büyükelçisi olan 64 yaşındaki Burns, Türkiye’yi de iyi biliyor.

William Burns,aynı zamanda Carnegie Endowment adlı düşünce kuruluşunun başkanı.

Carnegie, Brookings Enstitüsü ve Chatham House'dan sonra dünyanın en etkili üçüncü düşünce kuruluşu (Türkçe meali: etkili emperyalizm tetikçisi) olarak kabul ediliyor.

Obama döneminde Dışişleri bakan yardımcısı olarak Türkiye ile yakın mesaide bulundu. Ortadoğu konularına, özellikle de Kürtlerle ilgili mevzulara hakim bir isim.

Biden’ın görev vereceği bir başka Burns de, eski NATO Daimi Temsilcisi ve Atina Büyükelçisi Nicholas Burns. 

 O da Türkiye uzmanı, PKK ve FETÖ ile iltisaklı sabıkalı bir isim.

1999’de PKK elebaşı Abdullah Öcalan’ın yakalanması operasyonu sırasında ABD’nin Atina Büyükelçisi idi. PKK ve FETÖ ile temasları olan bir kişi. FETÖ’cü NBA basketbolcusu Enes Kanter ile çektirdiği  resmi Twitter’de paylaşmış, altına da “Türkiye’deki insan hakları konusuna bağlılığına ve otoriter bir rejim tarafından eziyete uğrayanların tümü adına konuşmaya gösterdiği cesarete hayranım” yazmıştı.

Joe Biden’ın (Woodrow Wilson da dahil) şimdiye değin gelmiş geçmiş en Kürtçü ABD Başkanı olması ihtimalini güçlendiren bir başka isim de Anthony Blinken.

Blinken, Biden’a çok yakın bir siyasetçi.

Anthony Blinken’ın adı, Dışişleri Bakanı veya Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak geçiyor.

Obama dönemi Dışişleri Bakan Yardımcısı olan Blinken,Suriye’deki kirli savaşın mimarlarından ve ayrıca Türkiye’yi çok iyi tanıyor.

Suriye'nin Kuzeyinde ana omurgasını PKK/YPG’nin oluşturduğu Demokratik Suriye Güçleri'ni (DSG) destekledi. 

Suriye Cumhurbaşkanı Esad’ın ‘kimyasal silah saldırıları düzenlediği’ yalanını da güçlü biçimde dillendirenlerden.

Biden’ın ekibi, Türkiye’nin başını derde sokan Obama dönemi Neocon-PKK ve İsrail yanlılarından oluşuyor kısacası.

Yani FETÖ’cü Aykan Erdemir’in yazdığı gibi, bizi yeni bir açılım girişimi bekliyor olabilir.

Ama köprülerin de altından çok sular aktı be azizim.

Papaz aynı pilavı yer mi bilinmez.

26 Amerikan üssü hala topraklarımızda duruyor ve ekonomik durum fecaat. 

Aynı zamanda bölgemizde ilginç gelişmeler oluyor.

Bunlara da bir göz atmak lazım. 

SUUDİ ARABİSTAN, İSRAİL, KATAR VE İRAN

İsrail’in son dönemde Birleşik Arap Emirlikleri ile ‘normalleşen’ ilişkisi, Orta Doğu ve Batı Asya’da önemli değişikliklere gebe.

Trump’ın gitmeden önce yaptığı en önemli iş bu oldu.

Suudi Arabistan zaten çaktırmadan İsrail ile stratejik ortaklığını sürdürüyordu.

Ama metreslikten nişanlılığa geçen BAE oldu.

Ardından Fas ve Sudan geldi.

Fas, Mısır, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Sudan İsrail ile normalleşmeyi kabul eden 6 Arap ülkesi oldu.

Türkiye’den de bazı örtülü adımlar atılmaya başlandı.

Azerbaycan ile iyi ilişkileri olan İsrail, Karabağ savaşında Ankara ile sıcak temaslara başladı.

Şimdi yeni bir Büyükelçi de atanıyor.

Sürpriz gelişme ise Türkiye’nin bölgedeki tek müttefiği minik Katar’dan geldi.

Yeni yılın ilk günlerinde, Türkiye, İran ve Müslüman Kardeşler destekçisi Katar, abisi Suudi Arabistan tarafından affedildi.

3 yıldır uygulanan katı ambargo kaldırıldı.

Böylelikle Ankara’nın Biden ve İsrail ile başlayan ‘yumuşama’ süreci Suudi Arabistan ve BAE ile de sürebilir.

İsrail güdümündeki ABD’nin ‘olağan hedefi’ İran’ın tavrı bu noktada büyük önem taşıyor. 

Hatta denklemin içine Suriye de girebilir.

Katar ablukasının sona ermesi ve Türkiye ile olası bir yakınlaşmanın ardından Suudi Arabistan yakında Suriye ile uzlaşmaya gidebilir.

Basra Körfezi ülkelerinin İran’ın bölgedeki rolüne muhalefeti, Türkiye’nin nüfuzunu sınırlarken Suudi Arabistan ve Körfez’i Şam’a geri getirebilir.

Körfez monarşileri, Özgür Suriye Ordusu ve diğer El Kaide bağlantılı teröristler gibi Suriye'de Müslüman Kardeşler ideolojisini desteklemedi. Bununla birlikte, 2011'de "rejim değişikliği" için Suriye'ye yönelik ABD-NATO saldırısının mimarı Obama'ya itaat ettiler.

Trump'ın kamuoyuna langadanak açıkladığı gibi, Basra Körfezi kralları ve prensleri yalnızca ABD'nin emri ve müsaadesi ile iktidardaydılar.

Obama da Müslüman Kardeşleri sadece Suriye için istemişti. 

İran ve Basra Körfezi komşuları sadece coğrafyayı değil, aynı zamanda Müslüman Kardeşler’e karşı  nefreti de paylaşıyor.

Bununla birlikte, biri ABD'nin düşmanı, diğerleri ise dünyadaki en büyük ABD üslerine ev sahipliği yapıyor.

Minicik Katar’da ABD’nin bölgedeki en büyük askeri üssü yer alıyor. O üssü “Küçük Sparta” lakabı takılmış.

Ultra petrol doğalgaz zengini Katar’ın ekonomisi Rotschild’lara, ordusu ise Amerika’ya endeksli.

Ama Ortadoğu siyasetini anlamak öyle kolay iş değil.

Ortadoğu Uzmanı Arap-Amerikalı gazeteci Steven Sahiounie’nin son yazısından bir alıntı yapmak istiyorum bu noktada.

Böylelikle bazı noktadalar daha iyi anlaşılır hale gelebilir:

“Dr. Saad Al-Jabri, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Salman'ın, Rus silahlı kuvvetlerinin Ekim 2015'te savaş alanına girmesinden iki ay önce, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i Suriye'ye müdahale etmeye teşvik ettiğini ve bu da herhangi bir askeri zafer şansını fiilen sona erdirdiğini açıkladı. Silahlı Suriye muhalefetini daha önce destekleyen Krallık bir anda dönüş yapmıştı.

Aynı zamanda, daha sonra Trump tarafından suikasta kurban giden İranlı General Kasım Süleymani, Suudi Arabistan ve İran arasındaki bir başka ortaklık örneğinde, Şam'da bir İslam Devleti kurmak için savaşan teröristlerle savaşmak için Ruslardan Suriye'ye askeri olarak girmelerini istiyordu.”

Çok ilginç değil mi?

Aynı Suudi Arabistan, yine 2015’te İsrail’e, Irak, Türkiye ve İran topraklarında bağımsız bir Kürt devleti kurulmasını öngören 7 maddelik bir plan sunmuştu.

Bunun anlamı şuydu: Suudiler ve diğer Körfez Arapları, Radikal İslam yerine ABD ve İsrail’in kontrolü altında bir Kürdistan’ı fazlasıyla yeğliyordu.

Suudi Arabistan ve BAE, bölgedeki her türlü demokratik harekete karşı çıkıyor. Mısır, Tunus, Filistin veya Libya'da, Basra Körfezi monarşileri Suriye Devlet Başkanı Esad gibi seküler otokratları tercih edebiliyor.

Özellikle Müslüman Kardeşler’i destekleyen Recep Tayyip Erdoğan gibi bir lider istemiyorlar.

2017'de Trump, dinci teröristleri destekleyen CIA programını kesti ve Suriye'deki Obama projesini bitirdi. Suudi Arabistan da, Suriye'deki terörist grupları finanse etmeyi tamamen bıraktı.

Suudi Arabistan, Suriye'nin kuzeydoğusundaki ABD birliklerine, Kürt SDG ve YPG'yi korumaları için 500 milyon dolarlık destek sağlıyor.

Suudi Arabistan'ın amacı, hem İran, hem Türkiye’nin Suriye'deki etkisini bitirmek.

Özellikle de Müslüman Kardeşler'in varlığı, Suudi Arabistan ve BAE için kabul edilemez.

Trump'ın 'maksimum baskı' stratejisi, İran'ın Orta Doğu sahasındaki ilerlemesini tersine çeviremedi. Suudi Arabistan, Trump'ın planına güvenerek etkisini kaybetti ve eskisinden daha güçlü olan İran'a karşı koyamadı.

Şimdi gelen Biden yönetimi onlarla bir anlaşma yapma sözü verdi.

Böylelikle Körfez liderleri, 5 Ocak'ta Suudi Arabistan'da düzenlenen zirvede Katar'la diplomatik anlaşmazlığı sona erdirmek için bir “dayanışma ve istikrar” anlaşması imzaladı.

Suriye ile ilgili 5 madde vardı: BM'nin 2254 sayılı Suriye’de acil ateşkes ve siyasi çözüm kararını teyit; Suriye Anayasa Komitesi'ne destek; mültecileri ve yerlerinden edilmiş Suriyelileri evlerine geri döndürmek; Suriye Arap Cumhuriyeti'nin toprak bütünlüğünün korunmasına destek; İran'ın Suriye'deki varlığı ile Hizbullah ve tüm Şii milis varlığının evlerine dönmesi talebi.

2016 sonundaki Halep savaşından bu yana, Körfez Arapları Suriye hükümetinin iktidarı kaybetmeyeceğini anlamıştı. Bu, birçok Körfez ülkesini politikalarını değiştirmeye ve Suriye'deki İran ve Türk nüfuzunu kısıtlamaya öncelik vermeye sevk etti.

Şimdi Türkiye, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan'a yaklaşarak, Türk mal ve ürünlerinin Körfez boykotu sonrasında ekonomiye yardımcı olacağını umuyor.

Türkiye-Suudi ilişkileri, Suriye'yi doğrudan etkileyebilecek bölgesel bir diplomatik sıfırlamaya da yol açabilir.

Ancak işte bu aşamada, yani Türkiye, İran ve Irak’ın iyice zayıfladığı bölgede büyük bir PKK devletini öngören Büyük Ortadoğu projesi de sandıktan çıkabilir.

İRAN’IN RUHANİ HÜKÜMETİ ÇELİŞMESİ

Malum İran da şu son dönemde ciddi sorunlarla uğraşıyor.

Erdoğan’ın Emevi Osmanlı İmparatorluğu hayali gibi Safevi İmparatorluğu rüyası gören İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, içerideki güç odaklarıyla bire bir uyumlu sayılmaz.

Kasım Süleymani suikastı mesela ilginç bir şekilde onun elini de güçlendirdi.

Suriye’de yaşayan Gazeteci Yazar Thierry Meyssan bunu son yazısında şu ifadelerle anlatıyor:

“Hasan Ruhani hükümeti, Devrim Muhafızları’na karşı derin bir düşmanlık beslemektedir. Devrim Muhafızları onun emri altında değildir ve doğrudan Yüce Rehber Ayetullah Ali Hamaney’e bağlıdır.

Şeyh Ruhani, Ayetullah Hamaney gibi Şii din adamları sınıfından gelmektedir, ancak asker olan Devrim Muhafızları öyle değildir.

Devrim Muhafızları, İmam Ruhullah Humeyni’nin takipçileridir. Onun anti-emperyalist devrimini ihraç etmeyi ve dünyayı, ülkelerinin çok acı çektiği Anglosakson imparatorluğundan (ABD + İngiltere + İsrail) kurtarmayı amaçlamaktadır. İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanına bağlı olan ve yalnızca ülkeyi savunmayı amaçlayan İran düzenli ordusuyla hiçbir bağlantıları yoktur.

Şeyh Ruhani, Irak’ın Amerika Birleşik Devletleri adına ülkesine karşı ilan ettiği uzun savaş sırasında bir parlamenterdi. Lübnan’daki ABD’li rehinelerin serbest bırakılmasını karşılığında ABD silahlarının alınması konusunda Washington’a baskı yaptı. Daha sonra İsrail, ülkesini güçlü bir şekilde silahlandırması için onunla temasa geçti. Bu oyuna akıl hocası, Parlamento Başkanı Haşimi Rafsancani’yi de dahil eden oydu. İkisi birlikte Nikaragualı devrimcilerin felaketine yol açan ve zaten çok zengin olan Rafsancani’nin servetine servet katan İran-Kontra silah ticaretini birlikte örgütlediler.

Çok daha sonra, Umman’da Amerika Birleşik Devletleri ile yapılacak yeni bir gizli müzakerede Ayetullah Hamaney tarafından Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın yerini almak üzere seçildi. Bu seçim kampanyası sırasında, kendini yeni doğmakta olan mali kapitalizmin destekçisi olarak ortaya koydu ve İran’ın, Lübnan Hizbullah’ı gibi Şii de olsalar, yabancı devrimcileri mali olarak desteklemeyi bırakması gerektiğini ilan etti. Bunu yaparken Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’e güvence vermiş oluyordu.

Seçildikten sonra, Rehber Ayetullah Hamaney’in talimatıyla hemen Washington ile müzakere etti. Anglosakson imparatorluğunun Şah Rıza Pehlevi’ye (daha sonra Saddam Hüseyin’in Irak’ına ve ardından da Suudi Arabistan’a) atfettiği “bölgenin jandarması” rolünü yeniden kazanmak arzusundaydı. Bu hedef, İmam Humeyni’nin mirasıyla tamamen çeliştiği için, iki devlet kamuoyuna müzakereleri İran’ın nükleer programını sona erdirme amaçlı olarak sundu. Güvenlik Konseyi’nin diğer daimi üyelerini ve Almanya’yı Cenevre’deki toplantılara dahil ettiler ve bu da kısa süre içerisinde bir nükleer anlaşmayla sonuçlandı (2013). Almanya, Çin, Fransa, Birleşik Krallık ve Rusya buna şaşırmadılar çünkü hepsi İran’ın 1988’den beri kitle imha silahları konusundaki tüm araştırmalarına son verdiğini biliyorlardı. Sonra Tahran ve Washington arasındaki ikili görüşmelerin sürdürülmesi için bir yıllık aradan yararlanıldı. Hasan Ruhani, bu dönemde büyükelçisini ve ödeneklerini Suriye’den sessizce geri çekti. NATO ve cihatçılara karşı burada sadece Devrim Muhafızları kaldı. Sonuç olarak 5 + 1 ile müzakere edilen anlaşma 14 Temmuz 2015’te Viyana’da kamuoyu önünde imzalandı.

Bu süreçte Şeyh Ruhani, Rusya’nın çıkarlarına aykırı bir şekilde, İran gazını Avrupa’ya ihraç etmek üzere Avusturya ile bir mutabakata vardı. Ancak bu mutabakat hiçbir zaman uygulamaya konulamadı.

Hasan Ruhani, ancak 2017’deki ikinci cumhurbaşkanlığı seçim kampanyası sırasında planını açıkladı: Safevi imparatorluğunu yeniden kurmak. Bunu kendisine bağlı bir düşünce kuruluşunun yayınında açıklayarak hala ihtiyatlı davranmakla birlikte, İmam Humeyni’nin söylemini kullanarak kendini ifade etmeyi sürdürmektedir. Safevi İmparatorluğu Şii dini etrafında inşa edilmişti. “Büyük İran”, Devrim Rehberinin yetkisi altında, Lübnan, Suriye, Irak, İran ve Azerbaycan topraklarını kapsayacaktır.

CUMHURBAŞKANI RUHANİ'NİN PROJESİNİN SONUÇLARI

Bu metin, Enis Nakkaşi tarafından hemen Arapçaya çevrildi. Ortadoğu’yu sarstı. Nitekim Azerbaycan’ın çoğunluğu hemen hemen Şii iken, belirlenen diğer devletler için aynı durum söz konusu değildir.
 Lübnan’da Hizbullah, Lübnan milliyetçi çizgisini savunan genel sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah ile onun aksine Şeyh Ruhani’yi yüksek sesle alkışlayan yardımcısı Şeyh Naim Kasım arasında derin bir şekilde ikiye bölünmüştür.
 Şiilerin azınlıkta olduğu Suriye’de, Devlet Başkanı Beşar Esad (kendisi de Şii ama son derece laik olan) öfkesini bastırdı ve her şeyi görmezden geliyormuş gibi yaptı.
 Şiilerin çoğunlukta ancak her şeyden önce milliyetçi olduğu Irak’ta, Sünnilerin büyük çoğunluğu –Mukteda el-Sadr da dahil olmak üzere– Suudi Arabistan’a yöneldi.
 İran’da Devrim Muhafızlarından General Kasım Süleymani, Cumhurbaşkanı Ruhani’nin başlıca rakibi oldu.
 Hem Şii, hem de aynı zamanda Türkçe konuşulan bir ülke olan Azerbaycan’da egemen sınıf, yüzünü Türkiye’ye döndü ve sonunda Ermenistan’a karşı savaş başlattı.

Başkan Donald Trump, 5 + 1 (JCPoA) nükleer anlaşmasını bu bağlamda bozdu. Olaylara ilişkin Batı Avrupa okumasının aksine, selefi Başkan Barack Obama’nın “barışçıl” çalışmasının yok edilmesi değil, Ruhani’nin projesinde yer alan ve İran’a Levant bölgesini, Türkiye’ye Kafkasya’nın verilmesini öngören bölgesel yeniden yapılanmaya karşı çıkılması söz konusuydu. Beyaz Saray’ın tek kriteri, yeni ABD birliklerinin konuşlandırılmasını gerektiren yeni savaşların önüne geçmekti.

Ruhani hükümeti mensuplarının aileleri ile halkın yaşam tarzları arasındaki çok belirgin uçurum, 2017’nin sonunda yaygın sokak çatışmalarına neden oldu. Eski cumhurbaşkanı Ahmedinejad, hem Ruhani’ye, hem de aynı zamanda rehbere karşı bu olaylara bulaştı. Olaylar korkunç bir şiddetle bastırıldı. Tahminen bin kişi olmak üzere çok sayıda kişi öldü, Ahmedinejad kabinesinin eski üyeleri gizlice yargılandı ve açıklanmayan gerekçelerle ağır hapis cezalarına çarptırıldı.

Washington’un artık Sünnileri Şiilere, Arapları da Perslere karşı kullanmayacağını göstermek isteyen Başkan Trump, her bir kampın iki önde gelen askeri liderine suikast emrini verdi: IŞİD’in Sünni halifesi Ebu Bakr El Bağdadi ve Kudüs Gücü komutanı Şii general Kasım Süleymani.

Bunu yaparken ABD’nin hala bölgenin tek hükümdarı olduğunu gösteriyordu. İstemeden İran’da Şeyh Ruhani kampının işini kolaylaştırıyordu. Ruhani “Büyük Şeytan”ı kınamak için hiçbir çabadan kaçınmadı ve Irak gizli servisinin başındaki Mustafa el-Kazimi’yi Amerikalıların suç ortağı olmakla suçladı. Ancak, birkaç hafta sonra Bağdat’a başbakan olarak atandığında, Cumhurbaşkanı Ruhani kendisini tebrik eden ve bununla övünen ilk kişi oldu.

Şeyh Ruhani’nin İsrailli arkadaşları bunun üzerine nükleer bilimci ve Tümgeneral Süleymani’nin arkadaşı General Muhsin Fahrizade’ye suikast düzenledi. Böylece Humeynici eğilimin başı kesilmiş oldu.

CUMHURBAŞKANI RUHANİ VE İSRAİL

Cumhurbaşkanı Ruhani, Levant bölgesi kendisine bırakılırsa Azerbaycan’ı Türkiye’ye teslim etmeye hazırdır. Bu konuda, Batı’daki yaygın inanışın aksine, düşman olmaktan uzak, uzun süredir ortak olduğu İsrail’in yardımına güvenebilir.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, İran-Kontra sorununda İsrail ile ilk temas kuran kişi o olmuştu.

Halen Eilat-Aşkelon boru hattının yarısını ve İsrail ekonomisi için vazgeçilmez olan iki terminalini yöneten odur. 2017’nin sonunda, Knesset’in Dışişleri ve Savunma Komitesi, bu konuyla ilgili yapılacak herhangi bir yayını, 15 yıl hapis cezası öngörerek engelledi.

Halen, kalıcı ikametgahının bulunduğu üç ülke olan ABD, İsrail ve İran arasında yaşamını geçiren, fazla iddialı olmayan bir oyun yazarı olan Binyamin Netanyahu’nun kardeşi İddo’yu düzenli olarak Tahran’da kabul eden kişi odur.

Şeyh Ruhani, Joe Biden’in ABD Başkanı olarak atanması durumunda planını gerçekleştirmeyi ummaktadır. Aldatmacadan ibaret olan nükleer anlaşmayı eski haline getirmek gerekmeyecek, sadece Tahran’ın bir kez daha “bölgenin jandarması” olmasına izin vermek yeterli olacaktır.”

Meyssan oldukça cüretkar yazısında tartışma yaratacak iddialar ortaya koyuyor.

Biden Hükümeti’nin kararı, bunların doğrulanmasında etkili olacak.

Hatırlayanlar olur, Rafsancani döneminde Türkiye-İran ilişkileri kötüydü.

İran o dönem PKK’yı bize karşı destekler konumdaydı.

Rafsancani ve sonrasında gelen Hatemi, Batı ile pazarlık konusunda ustaydı.

Şimdi Ruhani de o çizgiden geldiğine göre pazarlık masasına oturabilir.

Tabii Erdoğan ve AKP daha önce oturmazsa!

Son söz olarak şunu tekrarlamakta fayda var.

Biden ve arkadaşları ne plan yaparlarsa yapsınlar, Clinton, Bush, Obama ve Trump döneminden daha zayıf bir konumda olacaklar.

İç karışıklıklar onları bekliyor.

Onların asıl avantajı Türkiye, İran ve bölge ülkelerinin görece zafiyetleri olacak.

Biden’ın yeni yönetiminde yer alan eski kaşar elemanları bunun gayet iyi farkında.

KAYNAKLAR:

https://www.mideastdiscourse.com/2021/01/10/will-syria-benefit-from-the-recent-gulf-unity/

https://www.voltairenet.org/article211899.html