Bilim, İlim ve Siyaset

Şahin Filiz yazdı...

Bilim, İlim ve Siyaset

Bilim, Türkçemizde çok genel, kapalı ve sınırları belirsiz anlamlar yüklenerek kullanılan harc-ı âlem bir kavrama dönüşme tehlikesi ile yüz yüzedir. Daha anlam sınırlarının ne olduğu sorununu tartışabilme noktasına gelmeden, aşmamız gereken en baştaki soruna bakalım.

“Bilim” mi, “ilim” mi sorusu, Türk toplumunda başlı başına bir “arayış” sorunu gibi görülür. Arayış bir hakikat arayışı değil, hakikatin bana, sana ya da ona göre nasıl eğilip bükülecek bir kıvama getirilebileceği tartışması çevresinde dönen politik gerginliğin tarafları arasındaki üstünlük yarışıdır. Henüz hangisini kullanacağız sorusunu yanıtlamış değiliz. Belki diyeceksiniz, bu, “ilim” diyenler muhafazakar kesimi, bilim diyenler ise seküler kesimi temsil ettikleri için hakikate “b” harfini ekleyerek mi yoksa kaldırarak mı ad verelim kavgasıyla ilgili eskide kalmış bir politik kapışmadır. Ne ki bu gün hiçbir kesim bilim-ilim tartışmasına girmiyor ve hatta büyük çoğunluk artık bilim kavramını kanıksamış, kabullenmiş ve kullanır durumdadır.

“Gerçeği arayışın ilk aşaması böylece aşıldı”, diyebilirsiniz. “Muhafazakârı, seküleri, dindarı, dindar olmayanı bu tartışmayı anımsamıyor bile, hemen her kesim bilim kavramını tercih etmiş görünüyor” diye düşünebilirsiniz. Öyle ki örneğin “Din Bilimleri ve Felsefesi”, “Manevi Bilimler” gibi, din ile bilimin kurumsal olarak birlikte kullanıldıkları, yan yana belki de iç içe anıldıkları bir aşamadayız” savında bulunabilirsiniz. “Bilim-ilim kavgası, özellikle politik ikilem yaratan geçmişteki ayrışmaya son vermiş; bu örneklerde de bilim kavramında neredeyse uzlaşılmıştır” diye haklı bir dinginliğe kapılabilirsiniz.

Ne var ki fiili durum hiç de sandığımız gibi değildir. Önceden sokakların, sloganların, gemlenemez heyecanların diliyle körüklenen politik ayrışma, günümüzde kamusal ve kurumsal açıdan tescil edilmiş gibidir. Bilim-ilim ayrışmasının kurumsal ve kamusal tescili, eski kavganın özellikle din bilimleri alanında yoğunlaştığına dair örnekleri içermektedir. Örneğin “İslami İlimler” kurum kimliğini ifade eden kurumsal bir tercihe örnektir. İslami İlimler Fakülteleri, yalnız İslam dinine münhasır olan İslam Hukuku, Tefsir, Hadis gibi temel İslam alanlarını öne çıkaracak şekilde adlandırılmıştır. Anılan alanlar dışında felsefe ve din bilimleri mevcut olsa da, tercihini “ilim” den yana kullanan kurumsal adlandırma, felsefenin ve din bilimlerinin ikincil önemde bir yer işgal ettiğini imler gibidir. Bu imlemeyi Gazali 900 yıl önce, “Şerefli ilimler”, “Diğer ilimler” ayrımıyla açıkça ilan etmişti zaten. Bu politik-dinsel tercih, kavganın daha anlam tartışması öncesinden başladığını ve ne yazık ki hala sürdüğünü göstermektedir.

Peki, görünüşte kavramsal ama gerçekte içeriksel olarak politik-dinsel çekişme, hangi tarafı haklı çıkarır?

Hiç birini haklı çıkarmaz bence. Nasıl mı?

“İlim” kavramı Gazali’den beri politik süreçlerin etkisi altında kalmıştır. İlimleri “dini”-“akli” şeklinde ayırmış olması, bu süreçlere başlangıç oluşturur. Bu noktadan itibaren “ilim”, politik bir mensubiyetin dilsel sembolü olmuştur, Arapçadan dilimize geçen bu kavram, dinsel-politik bir sloganın belirgin özelliğini oluşturmuştur. Oysa Arapçada ilim, Türkçedeki karşılığı olan “bilim” ile aynı anlama gelir. “Bir şeyi bilmek”, “anlamak”, “sınırlarını ve doğasını algılamak”, “bir şeyin üstündeki örtüyü kaldırmak ya da keşfetmek” demektir. Bakın, her ikisinde de dinsel ve siyasal ima yoktur. Tümüyle “bilen özne”nin, “bilinen”, “bilinmeyi bekleyen”, “keşfedilmeye hazır ya da hazırlanmış” herhangi bir şeyi bilmesi anlamına gelir. “ilim”e dinsel, “bilim”e salt deneysel anlamlar yüklemek, sonuçta her iki kavramı birbiriyle çatışır hale getirmektedir.

“İlim”i değil “Bilim”i tercih edenler de benzer bir politik kıyıya vurmuşlardır. Onlara göre bilim, insana dair ne varsa, deneysel süreçleri işletir. Maneviyat, ahlak, tinsellik, metafizik, sevgi, tutku, aşk, nefret…ne varsa hepsi ya bilimin deneysel yöntemine uyarlanarak “bilinir”, ya da, yapılamıyorsa, tüm bu tinsel şeyler, bilim dışına itilir. Evrim kuramı, bu yüzden ülkemizde en az dinsel söylemler kadar politikleşmiştir. Bilimsel kuram sınırları içinde ve yine ancak bilimin deneysel yöntemiyle “bilinebilecek” şeyler, “ilim”cilerin politize ettiği ilime karşı bir tez olarak yeniden üretilir. Evrim kuramı bilimsel koşullar dışına taşırılır; konu günlük siyasetin temel paradigmalarına ya karşı ya da taraftar olarak işlenir. Kuram, tıpkı ilimcilerin dini gibi, sonunda siyasallaşır. Buna karşılık ilimciler ise, her şeyi tinselleştirir; doğanın ilkelerine, fiziksel yasalara meydan okurlar. Doğa ve içindekilerle kendileri ilgilenmek ve onları kendileri bilmek yerine, bu işle Tanrı’yı “görevlendirirler”. Deneysel anlamda bir Tanrı olmadığına göre, elleriyle kendilerine göre somut bir tanrı yaratırlar. Yani deyim yerindeyse “ağız tadıyla” ne ilmi ne de bilimi anlam olarak çözümlemeyi başarmaya yanaşmıyoruz.

Mademki artık bilim kavramı her şeye karşın yaygın olarak kullanılıyor, bu fırsatı aydınlarımızın, akademisyenlerimizin iyi değerlendirmesi gerekir. Başka türlü dersek, bilim hem sözcük hem de içerik olarak yeniden ele alınmalıdır.

Bunun için şuna dikkat etmelidir: Kavramlar, tarihsel süreç içinde bir takım anlamlar yüklenerek bize ulaşır. Her bir anlam, o kavramın ya da sözcüğün, çağın paradigmalarına göre bir şeyi, bir olayı, bir varlığı ya da bir bilgiyi etiketler. Bunlar kavramın anlaşılmasına engel olmaz, aksine zengin olanaklar taşır. İlimi, akıl-nakil (yani din-akıl) ikileminden; bilimi de beden-ruh, zihin-beden dualizminden yani Kartezyen bakıştan kurtarmak kaçınılmazdır. Kartezyen felsefeyi dışlayarak değil, yeniden eleştirip ruh-beden dualizmi ile önümüze koyduğu sorunların çağımızda bilim kavramını nasıl etkilediğini, biçimlendirdiğini anlamakla işe başlamak zorunludur. Batı felsefesi bu işe çoktan başlamış durumdadır. Biz de başlamalıyız.

Siyaset, bilimi de ilimi de belirleme hak ve salahiyetine sahip değildir. Bilim siyaseti emri altına almak zorundadır. Evet, bilim de değişebilir; bilimsel gelişmeler, yeni keşifler, yeni bulgular hatta dünkü teorileri bu gün tekrar gözden geçirmeye mecbur kalan bilimsel yöntemler bize ilelebed dogmalar sunmaz. Bilim değişebilir. Ama siyaset daha çok değişkendir ve yöntemi, insan topluluklarının gereksinimlerine ve ideallerine göre yön değiştirebilir, bir de ilerlemeci değildir. Öyleyse, siyasetin emri altına giren bilim, bilim olmaktan çıkar; kendi yöntem ve koşullarına göre değil, dönemsel cari siyaset tarzlarının kalıbına girer. Oysa siyasetin temelinde bilim vardır ve böyle de olmalıdır. Bilim kavramını burada, ne muhafazakar tavrın “ilmi” ile ne de seküler tavrın “bilim”i ile sınırlandırmıyorum. Tarafların protest tutumlarını simgelemekten başka bir anlam derinliği yoksa siyaset her ikisini de kendisine benzetir. Sonuçta ne insan maneviyatını ne de deneysel yöntemin gereklerini anlayabiliriz.

Bilim, atlanan bu anlamları içerecek şekilde yeniden anlamlandırıldığında siyaset işte o zaman bilimin emrine girecektir.

Bilim-ilim ayrışması Batı’ya çok pahalıya mal oldu. Bu gün Batı, örneğin psikiyatriyi, salt deneysel metotla sınırlandırılan bilime emanet etmenin içinden çıkılamaz tinsel buhranlarıyla savaşmakta ve işe felsefenin müdahale etmesinin yollarını aramaktadır. İşte böyle bir bilim ile felsefenin yenide.n birleşmesi, bizi bilim kavramını yeniden anlamlandırma zorunluluğu ile karşı karşıya bırakıyor.

Bilimin siyaseti belirleyip yönlendirmesi için önce akademik çevrelerin bilimi kanıksayıp ona sahip çıkmaları gerekir.

Bilim ya da ilimin insan içindir; dini veya din-dışı diye nitelendirilemediği gibi, siyasetin biçimlendirebileceği bir bilim ya da ilim de olamaz.