Bir devlet böyle batar!

Bir devlet böyle batar!

Bir devlet nasıl batar?

Cemaat, aile, kabile, mezhep, hemşehri vs. taassubu ‘devletin’ üstüne çıktığı zaman batar.

Dört-beş sene önce cemaat değerlerinin, herkesi hukuk karşısında eşitleyen devletin üstüne çıkmasıyla bir büyük dibe vuruş yaşadık.

Cemaat değerlerinden yerden göğe küp dizdiler ve CIA-NATO en alttakini çekince gümbürtüyü seyrettik, ortada silahlı kuvvetler ve hakim ve savcı kalmadı, yerden göğe dizilmiş bütün kurumlar üst üste çakılırken koskoca ülke bir şeyhin eline geçiyordu.

Hiç mi ders çıkartmadık?

Oysa Türk devlet tarihi ikilik çıkmasın bölünmesin parçalanmasın diye devletin yaşaması için çocuklarının kardeşlerinin dahi gözünün yaşına bakmadan öldüren hanların sultanların tarihidir.

Adamına sahip çıkılarak bir hukuk düzeni inşa edilseydi Mustafa Kemal Atatürk kendisine büyük hizmetler yapmış Topal Osman’a sahip çıkardı, bir şekilde kayırır kollardı. Hayır, Atatürk kendine muhalif Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi üzerine suçlu kimse cezasını görsün diye geri çekildi. Çünkü kurulan Cumhuriyet bir ‘hukuk’ düzeniydi, arkadaş, dost, yakın, aile, bizdendir, kimse diyemedi, demedi.

Halep’te milyonlarca insan ölürken ağlamayan Ahmet Davutoğlu, Şehir Üniversitesi elinden alınınca nihayet sesi çatallaşıp ağlamaya başladı.

Halep’te milyonlar ölürken lahanayı kıtır kıtır yiyeceksin Şehir Üniversitesi’ne sıra gelince ‘meeee’ diyeceksin?

Başkasına yapıldığı zaman görmeyecek susacak ve ekrana çıkıp İslam tarihi evliyaların isimlerini sayacaksın ama kendine yapıldığı zaman Cumhurbaşkanına ‘arsız’ ‘intikamcı’ ‘kinci’ diye saldıracaksın!

Aynı şekilde, milletçe şaşkınlık içindeyiz Devlet Bahçeli bey “ülkücü şehidimizin ağabeyidir” diye kayrılması imasına gelecek Mümtazer Türköne ismini öne çıkartıyor, yetmedi, Türk Milleti’nin değerlerine küfretmiş lanetlenmiş medya isimleriyle dostluk kuruyor.

Kardeşlerim, Ortadoğu uzunca bir süredir bir ‘devlet’ ve ‘hukuk’ düzeni kuramadı, sebep, şeyhlerin ve mezheplerin ve kabilelerin ‘hukuk’ düzeninin önüne çıkartılmasıdır. Şeyh, mezhep, aile, sülale, kabile, soy sop ‘değerlerinin’ hukuku ezip geçmesidir.

Kardeşlerim, başta Kolombiya ve Meksika Orta Amerika ülkelerinin ‘uyuşturucu’ savaşıyla baş edememesinin sebebi bir ‘devlet’ ve ‘hukuk’ düzeni kuramayışıdır.

Karışıklığa sebep uyuşturucu piyasasının kısa yoldan kolay kazanılan büyük paralarıdır demeyin, asıl köklü sebep, başkadır.

Ortadoğu’daki şeyhlerin, kabilelerin piyasası da aynı ve başka tür uyuşturucu.

Mafya ailesiyle şeyhin babadan oğula geçirdiği aynı iktidar kavgasıdır.

Şeyhlik ve mafya ailesi, devlet ve hukuk düzenini hiçe sayan ilkel çağlarda kalmış mensubiyet, bağlılık ve adanmışlık kültürüyle çalışır.

Son kırk senede ortaya çıkan büyük uyuşturucu mafya liderleri Escobar ve El Chapo hakkında hem filmleri hem belgeselleri dünyalılarca çok büyük ilgi gördü.

Ancak Orta Amerika’nın aydınları-yazarları 1970’li yıllardan beri ‘çete’ kültürünün devletlerini yıkacağını ta o günlerden görüp sert yazılar, romanlar yazıp teşhis ettiler.

Sinema tarihinin en sert hapishane filmi Türkçeye ‘Şeref Bağı’ ismiyle çevrilmiş Blood In Blood filmi henüz 1980’li yıllarda Orta Amerika’yı kasıp kavuran ‘çete’ savaşlarına odaklanır. Olağanüstü acımasız bir filmdir ve bugünlerin habercisidir. Filmin konusu, aynı aileden bir çocuk çete lideri, diğeri ‘polis’ olur.

Ve polis olan çocuk film boyunca ‘devlet ve hukuk’ adına kardeşinin peşine düşer, ancak, filmin sonunda ‘aile’ ve ‘çete’ ve sokak ve mafya değerleri baskın çıkar ve devlete değil, bağlı olduğu çeteye çalışmaya başlar.

Çünkü sokakta ailesiyle yaşadığı ‘çete’nin kendi ruhu ve bedeninde ‘romantik’ bir bağlılık kültürü vardır, ailesine çetesine kendi sokağına kendini devletten daha yakın hissediyor.

Orta Amerika’da uyuşturucu mafya ve şiddetin önlenememesinin sebebi budur, devletin askeri polisi ‘çetelerin’ adamı olur, bilgi sızdırır, devleti değil ‘mafyayı’ kollar.

Nasıl oluyor da mahalle, sokak, aile, çete, mafya değerleri ‘devletten’ baskın çıkabiliyor? Çünkü modern devletin hukuk toplumu bir insanlık aşamasıdır, aile, çete, mafya, şeyh, geçmiş çağlarda kalmış ilkel arkaik ‘değerlerdir’.

Soralım, yakın tarihte hem gladyoyu hem de IŞİD’i büyük trajedileriyle yaşamadık mı? Peki hem gladyo hem IŞİD bu kadar derin gücü, bağlantıları hangi geleneksel zaaflarımızdan, hastalıklarımızdan kolaylıkla buluverdi?

Biri Ortaçağ’da kalmış kör ‘milliyetçilik’ten diğeri vahşi İslamcılık anlayışından kendine büyük ‘yakınlıklar’ ‘arkadaşlıklar’ ‘bizim adam’, bizim çocuklar’, ‘bizim tarla’ buldu. Onarılmamış, modern çağa modern siyasete geçiş yapamamış en hastalıklı zayıf yerimizi bir kültür olarak içimizde capcanlı buldu.

Ve bu ilkel bağlılık ve taassupları kullanıp, ‘devletin’ işgal edilmesi gibi büyük felaketler yaşadık!

Niçin bir tedbir alamadık niçin önleyemedik? Çünkü arkadaşlık vefa sadakat gibi duygularımız siyasal evrimini geçirmemişti, devlete hukuka bağlılıkla kişiye aileye bizim adama bağlılığı henüz aşamamış, çürümüş ideolojilerin bataklığına saplanıp kalmış bir yerdeydik.

Soğuk Savaş yıllarında CIA ve NATO gibi büyük örgütler bizlerin bu hastalıklarını iyi teşhis etti ve gladyonun bir ucunu aşırı milliyetçilik üzerinden, diğer ucunu radikal İslam üzerinden örgütleyip kolayca inşa etti. Çok geçmedi devletin ve hukukun değil mübarek addedilmiş ve kabadayı hamasi insanların peşinde kurban olduk.

Ve sonunda düşman güçlerin bu büyük operasyon ve büyük kumpaslarını geç de olsa belgeleriyle teşhis ettik, en hayati kurumlarımız paramparça oluverdi ve milletçe şok geçirdik!

En ilkel islami ve milli değerleri kullanan gizli örgütler ‘çocuklarımızı’ kurban seçip, bizleri birbirimizi düşmanlaştırıp kırdırırken, ne dedik, “bir daha olmasın, bir daha oyuna tuzağa gelmeyelim, bir daha çocuklarımızı kullandırtmayalım”, ne dedik, “Cumhuriyet’in ve hukukun değerlerini anlayalım, sınav sorularını bir cemaati kayıranların eline vermeyelim, tecavüz ve sapıklar hangi şeyhin adamı olursa olsun, korkusuzca yargılayalım.”

Bir yirmi yıl önce dünyanın en komik adamı bilinen Jim Carrey’nin bütün filmleri kapalı gişe oynardı. Çok ilgi gören bir filmi ise hiç komik değil ‘romantik bir aşkı’ konu ediniyordu. Jim Carrey aşık olur ve kendini baş edemeyeceği derin duygular içinde bulur. Gelin görün ki bir aşık olarak yaşadığı bu taşkın duyguları kaldıramaz ve hafızasını sildirmek ister. Anlayabildiğimiz sevdiği kız da aşkı kaldıramaz o da hafızasını sildirmek ister.

Bence de bir dönem gladyoya, bir dönem aşırı İslam’a aşık olan bu siyasi kültür bunca ağır felaketler sonrası ‘hafızalarını sildirmeliydi’ değil mi?

Hayır, asıl trajik soru şimdi geliyor, hafızasını sildirdikten sonra yeniden neden aynı kıza aşık oluyorsunuz?

O halde sorun hafızanızla değil ideolojinizin genetik kodlarıyla ilgili! Cumhuriyet nedir, hukuk toplumu nedir, aşırı dinci ve aşırı milliyetçilik nereye düşer sorusuyla ilgili!

Çünkü bu ülkenin aşırı İslamcısı, aşırı sağcısı dünkü felaketleri dünkü yanlışları dünkü sızmaları dünkü kullanılmalarını eleştirecek, masaya yatıracak güçlü kalemler aydınlar bulamadı.

İhanete düşen kendi mensuplarını kolunu keser gibi kesmedi diyetini hiç ödemedi. Kullanılmış mensuplarını lanetleyen, dışlayan bir dil kullanmadı, cumhuriyet nedir ne değildir, anlayamadı.

Yani, ne kadar hafızamızı sildirsek dahi Soğuk Savaşlar bitip yeni gladyolar kurulup yine aynı tuzaklara düşeceğiz.

Dünya yeniden kurulacak ve gizli örgütler sizi yine ‘aynı hastalıklarınızdan’ yakalayıp bir daha kullanacak.

Yine devletinizi ve hukuk düzeninizi çökertip birbirinize düşmanlaştırmak için yine şeyh, aile, sokak, çete, mafya, yakınımdır, bizdendir, vs. değerlerini fırsat bilecekler. Cumhuriyet aşamasına sıçrayamamış içimize kemiklerimize işlemiş dünde kalmış ilkel vefa, bağlılık, sadakat, arkadaş, aile, geleneksel hastalıklı kültürümüzü devletimizi yine bizim çocuklarımıza, bizim adamlarımıza, bizim hemşehrilerimize, bizim cemaatlere vs. parçalattıracaklar.

Şimdi, sakın olmaz demeyin, Madımak’ın katilleri kimdir kim yapmıştır? Necip Hablemitoğlu’nu kim öldürmüştür ya da Papa’yı kimler vurdurtmuştur? Nicesini dahi hala bilemiyoruz. Ancak okuma-yazma bilen her insan pekala Alman istihbaratının bölücü, etnik ve mezhep yapıları üzerindeki gücünü bilip ağzında gezdirir. Ve içerde yatan CIA mensubu Enver Altaylı’nın Alman istihbaratıyla yakınlığı ortadayken ya Enver Altaylı ya da bir yakınının konuşmasını Alman Devleti kendine dert etmez mi?

Gerçek ortada, bu satırları yazarken hayal mi görüyoruz?

Gerçek ortada, şizofren miyiz, bir yerimizden mi uyduruyoruz?

Ünlü Gladyatör filminin baş oyuncusu Russell Crowe’un ‘Beautiful Mind’ (Akıl Oyunları) adında bir filmi var, Nobel ödülü almış bir matematikçi dehanın hayatını konu ediniyor.

Adam şizofren. Yani beyninde yarattığı hayali kahramanları ‘gerçek’ sanıyor ve bu hayali kahramanlarla ‘istihbarat’ adına çalışıyor.

Matematik dehası şizofrenin bu kahramanların gerçek olmadığına inanması otuz-kırk yılını, bir ömrünü alıyor. Tedavi edilse dahi beynindeki hayali kahramanlardan kurtulamıyor. Hayali kahramanlarıyla güya gizli serviste çalışıp ailesini arkadaşlarını kariyerini mahveder ve dehamız bir deliye dönüşür.

Ancak bizim yaşadıklarımız ‘hayali’ değil! Çünkü Uğur Mumcuların, Madımakların, Hablemitoğullarının gerçek katilleri ortada hala yok, bu suikastler bu iç savaş tetikçiliği gerçek, yaşandı, oldu.

Bizim hastalığımız her olayda yabancı istihbarat arayan şizofreni hiç değil, nicesinin katillerini hala bilemeyen, merak etmeyen kafalarda, siyasetlerde yatıyor.

Hayalleri gerçek değil tam tersine gördüğümüz yaşadığımız hissettiğimiz ‘gerçekleri’ hala ‘hayal’ ya da hiç olmamış farz ediyor, sanıyoruz!

Bizimki şizofreniden de ağır hastalık, siyasi ideolojilerimizi kasıp kavuran kırdıran derin gaflet, büyük ve bitmeyen bir uyku. Aydınlarımız öldürülmüş devletimiz paramparça edilmiş biz hala bizim dükkanın başına bir iş geldi mi, bizim aileden bir kayıp var mı derdindeyiz.

Şizofren matematikçi dehanın perişan olmuş karısı kocasına yalvarır, ona dokunur, şöyle der, bak bu dokunuş ‘gerçek’, bu el gerçek, ama o beyninin içindekiler onlara dokunamıyorsun onlar gerçek değil.

Şizofrenin karısı gibi biz de duyulan görülenle gerçekle hayali ayırt edip anlatamıyoruz. Sonunda şizofren matematikçi aklının kendine oynadığı oyunu şöyle fark eder, hayalindeki istihbarat adamları onlarca yıl geçse de hiç yaşlanmıyor. Evet Cebrail, İsrafil melekler de yaşlanmaz. Delirmiş meczup akıllar, ideolojiler fikirler evet hiç tekamül-ilerleme yok.

Bakın bu katiller gerçek, aydınlarımızı öldürdüler, gerçek, iç savaş kışkırtısı yapıp ülkemize kastettiler, gerçek.

Siz, Hablemitoğlu’nun öldürülmesini hala hayali bir şey, siz hala gerçekleri hayal, hayalleri gerçek sanıyorsunuz, hafızanızı sildirseniz dahi aynı kıza yeniden bir daha aşık olursunuz, 1960 yılındaki çocuk haliniz, çocuk kafanız, çocuk saflığınız hiç değişmez, bunca felakete rağmen aynı yerden kullanılırsınız! Felaketler başınıza gelmiş hala bu büyük trajedilerin acısını duymuyorsunuz, asıl, delilik işte bu uyuşturulmuş ideolojiler, asıl delilik, hiç bir şey olmamış gibi aileye sokağa mafyaya çeteye şeyhe cemaate imtiyaz, ayrıcalık isteyen kafalarımızda.

Yani aklınız filmin sonunda hep oraya aynı kullanışlı yerine dönüyorsa bu akılla bu topraklardaki hukuku ve devleti yaşatabilmemizin imkanı yoktur.

Oysa Cumhuriyet başka bir akıldır, hukuka kasteden babanız oğlunuz eşiniz dahi olsa, hukuk karşısında herkes eşittir.

O halde, bu iklimi bu bedeni bu aklı değiştirmenin kolay bir tarafı var. Din, millet, arkadaş, cemaat, bizim adam, demeden adam kayırmayacağız, devlet ve hukuk değerlerini, her şeyin üstünde tutacağız.

Yoksa hayal değil gerçek düşmanların aynı zaaflardan yol bulup ülkeyi bir daha aynı felaketlere taşıması pek kolaydır, belki de kumpas yani gizli yollar açmanın peşindedirler.

Arkadaşım değil misiniz, hadi laflayalım biraz, diyelim bugünlerde FETÖ’yü de yöneten Alman istihbaratı kendi .ötünü kurtarmak için hepinizin hafızasını yeniden silip yeniden yapılandırmak için şok geçireceğiniz yeni bir ‘operasyon’ dizisi başlatamaz mı?

Birinin yakınını birinin arkadaşını birinin merhametini birinin aile arkadaş değerlerini eski günlerde olduğu gibi yine kullanamaz mı? Hukuk duvarında bir küçük gedik açılır, sonra o delik Yüksek Mahkemeye gider, eşitlik ilkesine aykırı denip Rahşan Affı’nda olduğu gibi genelleştirilip büyük bir affa pekala dönüştürülemiz mi?

Ve en önemlisi toplumdaki hukuk ve adalet değerlerine güven sarsılır, içerde yatanlar boşu boşuna niye yatıyor ki anlayışı toplumda hakim kılınır.

Ya da hadi rahat konuşalım biraz, tabii önce FETÖ operasyonlarındaki hakim atmosferin inşası için, delilsiz kanıtsız bir yığın iftira suçlama yine devreye girer, aklın mantığın almayacağı bir yığın dürüst temiz adam yine suçlanır, yine hafıza karışır, yine ‘acaba’ dedirtilmez mi?

Yine soğuk savaş yıllarının gladyo yöntemleri kullanılarak hepimizi hepinizi bir daha ters köşeye yatırmazlar mı ve ortaya hiç ders çıkartmamışız gibi yeni bir kaos ortamı çıkartamazlar mı? Daha dün olmadı mı? Şimdi bugün sizce de olamaz mı? Hafızanızı sildirmiş katillerinizi, kumpasçıları, kasetçileri hayalmiş sanıp unutmuşsanız pekala olur!

Bunu önlemenin tek yolu vardır, bir, yakın akraba bizden deyip hafızamızı sildirmeyeceğiz, iki, gerçekle hayali karıştırmayacak devlet ve hukukun aklı olacak, üç, başımız kesilse de devlet ve hukuku her şeyin, bütün değerlerimizin üstünde tutacağız.

Sır vermemek konuşmamak en büyük mafya değeridir, o halde, devlet ve siyaset adamına yakışan içinde yaşayıp kullanıldıkları yapıları ifşa etmesidir. Mesela Halep’e hücum edenlerin IŞİD’le irtibatlarını neden bilmiyoruz, aksine, devlet adamlarına düşen ilk görev, ötmeyenleri öttürecek, görülmeyenleri gösterecek, hukuk ve adaleti saat gibi çalışır hale getirmeye çalışacaklardır. Yoksa sıra babanın dükkanı Şehir Üniversitesi’ne gelince ayağa kalkıp bağırarak diğeri adamına merhamet çağrısı yaparak devlet ve adaleti yaşatmak mümkün değildir.

Tekamül etmemiş aşırı kabilecilik, tekamül etmemiş aşırı vahşi İslamcılık yüz yıllar geçse de melekler gibi hiç yaşlanmıyor. Aynı aklı, aynı filmi, istediğin kadar sil baştan, aynı gladyo, aynı istihbarat tuzakları ülkeni ve devletini seriye takar bir daha ve sonra bir daha kullanır!

Bizler ölür gider peşimizden gelenleri de aynı hastalıklı yerimizden bir daha kullanırlarsa, cemaat, tarikat, mafya ve kabadayı baskısı ve korkusuyla yazıp çizemeyen bizler de aydınmış, yazarmış hiç olamayız.

FETÖ operasyonlarında nasıl yaptılar? Kafanızın içini hayali düşmanlarla doldurup, gözünüzün önündeki ailenizin içindeki, sığınıp iman ettiğiniz fikirlerinizdeki gerçek düşmanları, hastalıkları göremez hale gelirsiniz.