Bir kaçış öyküsünün başlangıcı

Bir kaçış öyküsünün başlangıcı

19 Temmuz 2014, Ortaköy, İstanbul

Son derece sıcak bir pazar gününde Ortaköy’deki küçük evimde battal boy yatağıma uzanmıştım. Bunaltıcı havada hiçbir şey yapası gelmiyordu insanın. Bir yılı aşkın her gün soluksuz ve heyecanla emek verdiğim; gelmiş geçmiş en iyi gezi eserlerinden biri olan Güney Amerika Ansiklopedimin (!) basılması için harcadığım gayretler sonuç vermemişti. Daha sonra çevrimiçi (online) yayınlandı ama o günlerde yayıncıların kapitalist dünyasının duvarına toslamıştım adeta. Bu ruh hali içinde kırgınlıklar ve moralsizlikle beklemediği anda yumruk yiyip yere düşmüş bir boksör gibiydim o an. İnsanın kendini anlamsız ve çaresizmiş gibi hissettiği, enerjisiz bir süreç içindeydim anlayacağınız.

Kitabımın basılmamasının acısını derinden hissediyordum. Şimdi ise basılmasının bir mucize olacağını bilecek kadar deneyimliyim. Hayat işte. Ancak o süreçte çok rahatsız olmuştum. Öyle veya böyle çıkmalıydım o ruh halinden.

Ne Yapmalı?…

Hayatımda bir kez daha “Ne yapmalı?” sorusunu soruyordum kendime. Çok anlamlı sandığım bu soru yaş aldıkça geçen her yıl etkisini belli ölçüde kaybediyor. Beyhude bir soru özünde. Kederli anlarda çok kritik önemi haizmiş gibi gözükse de aslında çok anlamlı değil.

Gezmeyi severim ama o an hayal aleminde dahi gezemeyecek kadar halsizdim. Yine de, beni harekete geçirecek bir duyguyu arıyordum. Kafamdan, Fatma büyükannemin sözüyle “İğne deliğinden Hindistan’ı seyretmek” kabilinden düşünceler geçmeye başladı. İşte ne olduysa bu hayallerin başlamasından sonra oldu.

Kaçış…

Evin hemen kapısının çıkışında Ortaköy Muhtarlığı’nın önündeki üç arabalık ayrıcalıklı park yerinde yerini kapmış arabam da benim gibi günlerdir hareket etmiyordu. Bir an yola çıkış duygum kabardı. 10 metre ilerde bekleyen eski de olsa bir arabam, benzin alacak param ve en önemlisi, kısıtlı olmayan zamanım vardı. Bu değerli hazineyi nefes alırken kullanmalıydım. İçimi daraltan bu şehirde olmak yerine yolda olmak iyidir, dedim ve sanki o yataktaki miskin adam ben değilmişim, acil bir haber almışım gibi, aniden yataktan fırladım. Elime geçen eşyaları çantaya doldurdum hızlıca. Nereye gideceğime tam karar vermemiştim ama bu sıkıcı ortamdan kaçacaktım hemen. Baudelaire misali “Nerede değilsem orası bana iyi gelecekti.” o an için.

Bir an evvel İstanbul’dan ayrılıp yola çıkmam gerekiyor-muşçasına evden dışarı fırladım. Nereye olacağını bilmesem de tekrar yola çıkma fikri bana kısa süreli nefes aldırmıştı. Yolun götüreceği herhangi bir yere kaçıyordum. Arabayı çalıştırdım. Tam burnumu yola çıkarmıştım ki birden aklıma pasaportum geldi. Bir tereddüt anı vardır ya hani , “Boşveeer”, deyip devam edersiniz. Çoğu halde üşenilir. Sağlık için, hakkımızı savunmak için, daha sonra ruhsal sıkıntılar yaşamamak, “Aklıma gelen başıma geldi.” dememek için üşenmememiz gerekir oysaki. Öyle bir içsel gidip gelme, duraksama yaşadım bir an. Arabadan inmesem inmezdim. Vitesi geri taktım. Yolu kapatmadan tekrar park yerine geriledim. Son bir gayret tekrar eve dönüp pek de neye yarayacağını bilemediğim pasaportumu aldım.

Her anı ferahlatan bir uzaklaşma…

Kısmen boş veya hızlı akan yolları seçiyordum. Artık kanıksanmış olan ama gerçekte rezil bir hal almış trafikte adım adım ilerlerken İstanbul’dan uzaklaştığım her metre sanki arabam arınıyor, ben rahatlıyordum. Kendimi trafiğin daha az olduğu bir yola çıktığımda çocukluğumda anneannemin yazlığı olan Kumburgaz tarafına giden eski yolun paralelindeki otoyolda bulmuştum. Devam ettim. Çanakkale Lapseki’de yazlık’ta olan annem babama gitme kararı kendinden oluşmuştu. Tekirdağ, Malkara, Keşan, Gelibolu derken arabanın camından vuran rüzgar ruhumu temizliyordu sanki. Gelibolu-Lapseki feribotundan inip eve vardığımda yolda kafamda yavaş yavaş filizlenen küçük bir Bulgaristan gezisi fikri oluşmaya başlamıştı. Daha önce arabayla Balkanlar’a hiç gitmemiştim. Köklerimizin çoğunun geldiği anlatılan bir coğrafyaya gitme fikri heyecanlandırmıştı beni.

Oluşturulmuş Algılar ve Gerçekler…

Bulgaristan’a gitme kararı sonucu hemen hazırlıklara başladım. Balkanlar'a gitmenin ne hazırlığı olacaksa? Tabii ki daha önce o yollardan Balkanlar’a çıkmadıysanız kısmen bir muamma oluyor o deneyimsizlikle. Hele bir de Bulgaristan deyince eskilerin anlattığı; Türk plakalara yapılan tacizler, tekerlekleri çalınan arabalar, dolandırıcı petrol istasyonları ve her fırsatta ceza kesen polisler ile rüşvetçi gümrük memuru hikayeleri aklıma geliyordu. İşte bunların hepsinin benim deneyimleyip özümsediğim gerçekler olmadığını anlamak için o yola kendimin çıkması gerekiyormuş. Yoksa onun bunun anlattığı hikayelerden oluşan algılarla yaşanılan bir hayat oluyor. Neyse, yolda neler olduğunu göreceğiz hep birlikte ilerde.

Nerde Trak Orda Bırak…

Şimdi oldukça rahatım ama o anda dünya turuna çıkıyormuş havasındaydım. 13 yaşını tamamlamış arabamın bakımı öncelikliydi. Yaşlı sayılacak dostumun bazı sorunları vardı. Yürüyen aksam kontrolleri ve tamirleri Çanakkale’deki serviste hızlıca yapıldı. Yine de yaşlı dostum yolda sorun çıkarabilirdi. Araba benzinliydi ama 2008 yılında takılmış LPG sistemi de iyi çalışıyordu. Başlangıçta hiç taraftar olmadığım bu sistem epey tasarruf sağlamıştı o güne kadar. Büyük bir sorun da çıkartmamıştı.

Anne ve babayla geçen bir iki gün sonrasında yola hazırdım. Son işlemleri Edirne’de bitirmek üzere Lapseki’den arabamla yola çıktım. Sorun için çok beklemeye gerek kalmadı. Edirne yolunda arabadan gelen vuruntu sesleri nedeniyle Uzunköprü’de tekrar servise girdim. O zamanlar gezilere  isim takma huyuma istinaden “Nerde Trak Orda Bırak” adını verecektim bu ucu açık geziye. Benim tabirimle rahmetli “Kara Şimşek”imin neler yaptığını isteyenler internetteki bireysel sayfamdaki güncemden  (blogumdan) okuyabilirler; https://balkans4gelbek.wordpress.com/

Son adım Edirne…

Edirne’de tarihi Ali Paşa Çarşı’sının çevresindeki ciğercilerden birinde, leziz mi leziz yaprak ciğer yedim. Üzerine yine tarihi ve harikulade badem ezmelerini iştahla mideye indirdim. Ardından Saraçlar Caddesi’ndeki Cafem’de çayımı yudumlarken o zamanki internet sayfama gezi güncemi yazıyordum.

İnsana can veren güneşli bir yaz günündeydik ama ben gölgede oturuyordum. Ferahlatan tatlı bir esintiyle neşeme eşlik eden rüzgar İstanbul’daki üzerime çöken ağırlığı silip süpürmüştü. Kayahan çalıyordu kafede; “Öpüştüm resimlerinle, şarkımız çaldı dinledim, bütün gece bekledim, yine sabah oluyor.” Coşkuluydum. Nerede üç gün evvel yatağında kıvranan terliksi hayvan nerede bu coşku şelalesi? İşte, gezme durumunun böyle bir etkisi oluyor benim üzerimde.

Bu yalan dünyada iyi bir şeyi düşünmek, sadece niyet etmek bile iyi hissettiriyor insana. Öylesine yola çıkma ve ardından Bulgaristan’a uzanan bir gezi düşüncesi bile tüm kimyamı değiştirmişti. Tüm ruhumla duyumsadığım, içinde birçok tanışma, yaşam heyecanı kaynağı keşiflerle dolu heyecanlı günler başlamıştı. Yol ise beklememenin karşılığını, ömür boyu silinmeyecek hatıralarla geri verecekti.

Bu yazıda teknik ayrıntılara girmeyeceğim. Yeşil Sigorta ve Uluslararası Ehliyeti nasıl aldığımı ve hangi hazırlıkları yaptığımı merak ederseniz gezi güncemden (blogumdan) okuyabilirsiniz. https://balkans4gelbek.wordpress.com/

Edirne güzel bir şehir. Meriç Kıyısında dolaştım biraz. Yunanistan sınırına yakın Karaağaç Mahallesi’nde Lozan Müzesi’ni gezdim hızlıca. Daha sonra Anadolu’nun Balkanlar’a açılan bu eski, heybetli, hüzünlü tarihli kentini birlikte dolaşacağız. Şimdi bu ivmeyi almışken kopmadan bu kaçışın ilk anlarına dönelim.

Dostlarla son gece...

Gerçek dostlar ruha ve bedene can veren en sağlıklı etkileri yaratıyor hayatta. Sevgili arkadaşlarım Turgut ve Olcay’ın aileleriyle birlikte çok güzel bir akşam geçirdik. Beni yola çıkmadan önceki gece konuk ettiler. Akşam yemeği sonrasında, Karaağaç’daki Fazlı’nın Kahvesi’nde kahvelerimizi yudumladığımızda artık yola çıkmaya hazırdım.

Kapıkule ve Bulgaristan’a Giriş…

Resmi işlemleri halledip Türk tarafını arkamda bıraktığımda gezi başlamıştı. Bulgar sınırında değişen bir şey yoktu. Yıllar sonra İran sınırında da göreceğim gibi neredeyse herkes Türkçe konuşuyordu. Yeni bir ülkeye girdiğimi o soğuk gümrük yapıları ve güvenlik kontrollerinden anlıyordum. Gümrüğü de geçince heyecanlı bir şekilde çevreyi izleyerek ilerledim. İlk durağım Filibe olacaktı. Bugünkü adıyla Plovdiv.

Yol kenarında akan yaşam…

Yolda önce bizimkiyle aynı bitki örtüsünden ve yeşil arazilerin yanından geçtim. Ne olacaktı ki? Haritaların üzerine çizilen çizgiler mi belirleyecekti, coğrafyayı, doğal bitki örtüsünü ve hayatı. Ama yine de insan bir farklı hissediyor. Kendi memlektinde bakmadığı şeylere daha bir dikkatle bakıyor burada. Bakınca da başka farkındalıkla görüyor coğrafyayı, yaşamı. Kendi evindeki afyon yutmuş halinden çıkıp cin gibi bakıyor etrafa. Ya da bende öyle oluyor diyelim.

Bir süre sonra bir benzinlikte durup ilk kez benzin aldım. Gaz da vardı. Üstelik paramız o tarihlerde çok kıymetliydi. Her şey yolundaydı yani. Yollardaki sürat sınırı levhalarına ve tüm trafik kurallarına azami bir dikkatle uyuyordum. Ama yanımdan geçip gidenlerin bu levhalar ve sınırlarla alakaları yoktu.

Yol kenarlarındaki “Taze Kaşar”, “Ucuz Mazot”, “Çay var” ve birçok Türkçe yazı içeren levhaları okuyarak ilerliyordum. Tarihin son 500 yıldan fazla zamanını birlikte yaşamış insanların topraklarındaydım. Bu birlikteliğin ortak izlerini daha ilk adımdan itibaren hissetmeye başlamıştım.

İlk kez görmeme karşın Sovyet filmlerinde görmüş olduğum soğuk doğu bloku mimarisini tanımıştım. Terkedilmiş gibi fabrika benzeri kübik binalar, dökülmüş boyalar, kırık camlarla buralara kadar inen Rus etkisi “Merhaba!” diyordu.

Yollarda Türkçe yer adları görüyordum. Heyecanlanıyordum bu halden. Harmanlı ve daha birçok yer adı vardı. O ilk deneyimsizlikle doğrudan Filibe’ye yol alıyordum. Şimdi olsa her yerde biraz durur sohbet eder, çay içerim. ,

Bu yazıda fotoğraf olmayacak. Polis dahil yıllardır duyduklarım sonucu kafamda oluşan önyargılar epey bir çekingenlik oluşturmuş anlaşılan. Korkak tavşan uzun yaşar, misali tehlike olarak gördüğüm şeylere karşı dikkat çekmemek adına uzak durmuşum. Bu yazıyı yazarken fotoğrafları kontrol ettiğimde Filibe’ye kadar geçen yol görüntülerine rastlamadım. Demek ki dikkat çekmemek için fotoğraf bile çekmemişim. İlk fotoğraflar gezinin ikinci, Filibe’yi gezmeye başladığım birinci günden itibaren olacak. 

Alkışlar ve Kornalarla Karşılandığım Şehir, Kasaba Geçişleri…

Kapıkule’den itibaren kullandığım yollar tek şerit gidiş tek şerit gelişli yollardı. Yerleşim yerlerinde hız sınırı 40 km idi ve aslında kimsenin umrunda değildi. Genetik mirasa sahip bilgiyle ve büyük bir dikkatle bu hız sınırını takip edince geçtiğim yerleri rahat rahat izleyerek ilerliyordum. Benim bu kurala bağlılığım TIR şoförleri başta olmak üzere büyük bir heyecanla karşılandı ve beni kornalarıyla dakikalarca selamladılar. Korna ile yetinmeyenler de sevgilerini alkışlayarak el kol hareketleriyle ifade ediyorlardı. Bu yoğun sevgi seline bazen yolun sağına şoseye yanaşıp yol veriyordum. Ancak 10 dk sonra tekrar arkamda bir sevgi konvoyu oluşuyordu. Beş, altı kez yol verdikten sonra Filibe’ye akşamdan önce varmak için yol vermez oldum. Kutlamalar sürdü tabii ki. Ancak bu düşük süratle Kapıkule-Filibe arasındaki yaklaşık 160 km yol bir türlü bitmek bilmiyordu. Yolda polis arabaları görüyordum ama hiçbiri 34 plakalı bu Türk arabasını durdurmuyorlardı.

Yıllardır bir şekilde öğrendiğimi sandığım “Bu böyledir!” diyerek kabullendiğim otomatik kabullenmeler gerçekliğini yitiriyordu. Acaba görmeden, yaşamadan kabul ettiklerim arasında daha neler farklıydı? Denileni kabule yakın, birazdan fazla uyumluydum sanırım. Bunu bile yolda fark ediyordum.

Filibe’deki Pansiyona Ulaşma Bilmecesi…

Yola öyle apar topar çıkınca bir seyir yardımcısı konumlama sistemi (navigasyon) almayı düşünmemiştim bile. Zaten çok da içimi ısıtan aletler değiller. Metalik bir konuşma, etraftan ziyade sizi bir ekrana bağımlı kılan algılar. Teknolojinin körleştiren etkisini veya buna esir olmayı sevmiyorum. 2014 yılında araba teybimden Tanju Okan, Fikret Kızılok, Grup Gündoğarken, Füsun Önal kasetleri dinliyordum yolda. Bu yapıdan büyük zevk aldığıma göre, siz düşünün artık eskiyle dostluğumu.

Filibe’de kalacağım ilk yeri internette belirlemiş ve bir kağıda not etmiştim. Tabii ki Kiril Alfabesi pek okunaklı ve anlaşılır olmuyordu benim için. Yine de bir şekilde şehrin içine dönmeyi biraz his biraz okuma yardımıyla başardım. Çok eski yılların Ankara’sında Varlık mahallesi veya Yenimahalle gibi bir semtti ilk girdiğim yer. Mahallenin sokaklarında dolaşırken bir büfenin önünde sohbet eden üç genç irisi gördüm. Yanlarına yanaşıp adresi yazdığım kağıdı gösterdim. Bu arkadaşlarda ne Türkçe ne de İngilizce vardı. Bu ritüel iki üç kez tekrarlandığımda kalacağım adrese ulaşmıştım.

Bu şekilde, insanlara sorarak yol bulmayı hep sevdim. İlginç insanlarla da tanışıyorsunuz. Bu durum çok doğal geliyor bana. Ben seviyorum bu tip temasları, ama sevmeyenler olabileceğini de biliyorum.

Filibe’de İlk Gece…

Merkezde çok kısa bir tur yaptıktan sonra eve geldim. Hava oldukça sıcaktı. Rahatça kalacağım  evin bulunduğu mahalleye geri geldim. Sokak müsaitti, araba park yeri için sorun yoktu. İlk gece Türk plakalı arabamın başına neler gelecekti acaba dışarda? İçinde, dışarıdan bakıldığında görünecek birşey bırakmaksızın arabayı kitleyip ayrılırken son kez Kara Şimşek’ime tebessüm ettim. Umarım sabaha görüşürüz.

Akşam için yanımda yeterli kumanyam vardı. Sokağımız içindeki eski bakkaldan içecek bir şeyler alıp odada karnımı doyurdum. Tertemiz çarşafları mis gibi kokan yatağıma uzanmış, güçlü klimalı, küçük odamda televizyon izlerken uyumuşum. 

Artık Filibe’yi haftaya dolaşacağız.

Sağlık ve sevgiyle kalın.