Bir seminerin notları… Eşyalar ve nesneler

Bir seminerin notları… Eşyalar ve nesneler

BİR

ENTRİKA

Bir-iki istisna şüphesiz vardır. Üzgünüm, genelleyerek konuşacağım. Baştan söyleyeyim sıkıcı bir yazı olacak. On uzun yıldır yasak var, sinema ve edebiyat bölümlerine çağrılıp akademik olarak anlatma şansım da yok. Yazılıp çizilenleri de okuyoruz, yok. Yüz yıldır kalkıp birileri de söyleyemedi. Büyük soru şu: Ülkemizde yazılıp çizilen senaryolar hikayeler, neden çok zayıf, içeriksiz, boş.

Hikaye sürüklemiyor. Diyaloglar tıkanıyor. Bir elli yıl Yeşilçam’ın kasvetli bomboş dakikalarca boşluğa bakan kahramanlarını izledik, ikinci elli yıl da, bomboş kuru gürültü laflarla bağırıp çağırmayla kurulmuş diyaloglarla diziler izliyoruz.

Empati kurup içine giremediğimiz yüzlerce çer çöp hikaye dizi senaryo.

Çeviri ve kuramsal lafların gargarasına getirmeden çok basitçe söylemek zorundayız. Bu memleketin en öküz en aptal milleti neden senaristler hikayeciler diziciler ve entel dergiler çıkartanlar!

Gençler, boş olduğunu biz de biliyoruz, diyor, cevap veriyorum, iyi de, boş olan nedir, bilen söyleyen yazar akademi sanatçı var mı?

İşte bunları söylediğimde sinema bölümü gençleri ağabey bize bir ‘seminer’ verir misiniz, dediler. Seminer için altı başlık hazırladım: l. mekan 2. Tasvir 3. Diyalog 4. Nesneler 5. Entrika 6. Edebi otorite-Edebi mahfiller.

Entrika, Nesneler, ve Edebi Mahfil’in konuşma-tartışma başlığını hazırladım, sonra, yasak koydular, gidip konuşamadım, tasvir, mekan, diyalog için de hazırlıklarım var ancak hevesim kırıldı, olsun, dedim, hiç değilse Entira ve Nesneler ve Edebi Mahfil notlarımı düzeltip yayınlayayım. Çünkü entelimiz cehaletini kuramsal kavramsal konuşarak örtmeye çalışır, oysa, gençlere en temel alfabetik bilgileri, basitçe anlatacaksın.

Entrika başına gelen olaylara karşı kahramanına direniş ve karşı koymayı ayağa kalkmayı test ettirir gücünü sınar ve öğretir. Sinemamız hikayemiz ise bize başına gelen sert olaylara maruz kalıp mağdur olan ama olaylara baş edemeyip altında kalıp ezilmeyi kader kabul eden bir kültürü anlatır. Bu yüzden yazarlar için entrika kahramanlarına hayata karşı direniş öğretmek için bulunmaz fırsattır. Yani, hayatı kabüllenecekseniz niçin senaryo hikaye yazıyorsunuz, oturun evinizde. Entrika ‘stres’ testidir. Gerilim testidir. Artçı depremler gibi kahramana vurur düşürür çökertmek ister.

Hadi bismillah, film, hikaye, boş, filmi çekenler hikaye yazanlar boş, filmi seyredenler hikayeyi okuyanlar boş ve filmi ‘eleştirmenleri’ ve akademisyenler de boş, kuramsal ve kavramsal ağır entel laflarla eleştiriyi boğuntuya gargaraya getiriyorlar.

Bunların hepsi ‘zaman’ kaybı, dünyayla konuşamayan bir yığın insan, eşyayla konuşamayan nesnelerin dilini anlamayan bir büyük entel kitle, çağı, uygarlığı, çevreyi, insan doğasını ve siyaseti hiç bilmeyen avare kasnak gibi ortada yazıp çizen dizi çeken bir yığın talaş köpük cüruf müsvedde insan!

Her hikaye ve senaryonun olmazsa olmazı ‘olay örgüsüdür’. Olay örgüsünü özetleyelim, kız oğlanı sever, hikayemiz bu olsun. Karşımıza iki ana karakter çıkar, biri kız biri oğlan, ve sonra kızın ve oğlanın arkadaşları ailesi çevresini tanırız.

Yüzlerce olay örgüsü izliyoruz, bir başka, diyelim oğlan iş arar bulamaz ve kızın ailesi işsize kız vermez. Başka bir hikaye yazalım, oğlan bir arkadaş kavgasına karışır hapse düşer kızın ailesi üzerinde itibarı sarsılır, yanlış anlaşılır. Böyle yüzlerce senaryo çeşitleyebilirsiniz.

İşte elinizde böyle bir senaryo-hikaye vardır, kaldı, olay’ı açmaya sürüklemeye, işte, burada, bir senaryo ve hikayenin olmazsa olmaz’ı iki şey devreye girer: Bir: Entrika. İki: Nesneler.

Çok uzun detaylı anlatılması gerek, bir kaç cümleyle özetleyeyim, entrika olmadan dizi roman hikaye senaryo olmaz. İzlediğim sinema ve diziler ve okuduğum hikayelerde Türk yazarlarının entrika kuramadığını, bunun milli bir sıkıntı, milli bir zeka sorunu, milli bir zihin durumu olduğuna artık iman ediyorum, işte hevesli hikayeciler ve senaristler bu ‘entrika’yı beceremiyor, neden?

Örnek mi istiyorsunuz akşamları her hangi bir diziyi açın, ya da her hangi bir aylık edebiyat dergisi alın, yeter be, sağcısı solcusu liberali İslamcısı diye isyan edeceksiniz, hepsi aynı boş teneke kafa.

Bir senaryoda hikayede olaylar başka şey entrika başka şeydir, olaylar şöyledir, ‘kaza’ bir olaydır, işe girmek bir olaydır, savaş filmlerinde patlayan her bomba bir olaydır, rütbe makam kazanmak bir olaydır, bir insanla tanışmak bir olaydır, etrafınızda böyle gündelik başınızdan binlerce olay geçer, ve bu olaylar sizi ve çevrenizi etkiler dünyaya bakışınızı değiştirir, hikaye ve senaryonuza önce amaç sonra yön verir.

Entrikaya geçelim, entrika olaydan farklıdır, entrikanın içinde gerçekçi ve zekice bir plan, dümen, tuzak, fırıldak, kumpas, dolap, hinlik, karşı hamle, karşı oyun vardır. Yani entrikanın olaydan asıl farkı ‘entrika’ insan eli ve zekasından çıkmadır.

Entrika olmadan hikaye roman senaryo olmaz, entrika, safha safha merhale merhale yufka gibi açılır karakterleri şekiller. Hikayenin heyecanla akmasına yardımcı olur.

Olay örgüsü dediğimiz hem ‘olayları’ hem ‘entrikaları’ içine alır.

Entrikayı şöyle özetleyelim, herkesin bir aile albümü vardır, çocukluğundan beri resimlerin yerleştirdiği. Her sayfayı çevirdiğinizde albümdeki resimlerin biraz daha büyüdüğünü görürsünüz. İşte her entrikayla kahramanların dünyaya ve çevreye bakışları biraz daha gelişir değişir, işte bütün hikaye ve roman ve senaryolar entrika-entrika ilerler, yani Stendal ya da Anatole France romanı okuduğunuzda otuz sayfada bir yepyeni bir evrene gireriz.

Diyelim, kızın annesi ben oğlana kız vermem diye oğlana bir tuzak kurar, oğlanın eski sevgilisini bulur aleyhinde konuşturur. İşte bu ‘yeni durum’. Bu yeni duruma karşı kahramanların şekli söz ve davranışları hayata ve birbirlerine karşı aldıkları ‘pozisyonlar’ değişir. Yazar üst üste binmiş entrikalar sayesinde her durumda karakterlere yeni bakış açıları verir.

Albümün ilk sayfasından sonra yaş ilerledikçe fotoğrafların değişmesi gibi bu entrikadan sonra karakterlerin anneye ve oğlana bakışlarında değişimler olur.

Bu ‘değişim’ söz ve davranışlar ve eşyaların kullanımıyla hikayeye yedirilir. Sonra diyelim anne yaptığından pişman olur, albümün ikinci sayfası açılmıştır. Kahramanımız yine yeni bir durumla karşı karşıyadır, kahramanların söz ve davranışları derinleşir çeşitlenir biraz daha değişir.

Yani entrika hayata karşı ezberinizi bozar, size öğretilenlerin çevrenizin size yetmediğini gösterir, aile ve çevreden çıkıp ‘kişilik’ kazanmanıza ‘kahraman’ olmanıza yardımcı olur. Entrika kurulu düzeninizi ve kalıplarınızı dağıtır, sizi önce çaresiz sonra karşı bir hamleyle plan kurmadan ayakta kalamayacağınızı öğretir.

Diyelim anneye karşı bu sefer oğlan bir dolap çevirir, işte bu yeni entrikayla karakterlerin söz ve davranışları yine değişir ve karakterlerin bilinmedik yepyeni huylarını öğrenmeye başlarız. Diyelim kız annesine yapılanı kabullenmez ve oğlana karşı çıkıp aile ortamında oğlanı azarlar. İşte burada albümün yeni bir sayfasına geçeriz. Bu yeni duruma karşı söz ve hareketler beklenmedik şaşırtıcı tepkilerle gelişmeye başlar. Yani entrikalarla karakterler büyür gelişir ve hikaye ya da senaryo büyük sona-çatışmaya doğru hazırlanır.

Senaryonun başında tanıdığımız şekilsiz ham masum diyelim kahramanlar olaylar geliştikçe kişilik kazanmaya başkalaşmaya başlar, kahramanlar feleğin çemberinden (entrikaları yaşadıkça) olayların hakkından gelmeleri, başarmaları ya da yenilgileri rezillikleri ya da yalnızlıkları ya da çaresizlikleri ya da üstün zeka ve becerileri vs. ortaya çıkar.

Kısaca, fabrika bandına giren ağacın öte taraftan karton kutu çıkması gibi, baş taraftan eriyip giren solüsyon bandın sonunda şişelenmiş ambalajlanmış etiketlenmiş şifalı bir yudumda bir dikişte içilecek kıvamda leziz bir içecek olarak çıkar.

Yüzlerce senaryo ve hikayeyi bir bakın, bu tesadüf mü, odun giriyor odun çıkıyor, karakterleri şekilleyecek geliştirecek entrika zekası sıfır, handiyse 5-0 yenilen takımın antrenörünün oyuna müdahale etmeyip seyirci gibi oyunu izlemesi gibi kahramanlarımız da biz seyirciler gibi başa gelen olayları seyretmeye başlar, oysa entrika-dümen-fırıldak kahramanı ‘ayağa kaldırmak’ ‘direnmek için düşmanlarını ortadan kaldırması dağları delmesi imkansızı başarmak için büyük fırsattır.

Yani ‘entrika’ Türk dizi ve hikayelerinde basma kalıp klişe taklitlerin tekrarıdır. Utanılacak derecede basittir, hem izleyeni hem oyuncularını seyirci kılar. Entrika olmadan dramatik yapı kurulamaz filmi manzara gibi seyretmeye başlarız, yani, film nerdeyse iş yeri güvenlik kameraları gibi gelip geçeni kaydeder. Oysa her entrika (karşı oyun) karakterlerin duygu ve zihin durumlarını geliştirir, entrikalar duyulmadık görülmedik şaşkınlık verici zekilikte olmalı. Onlarca kasabadan geçen trenler gibi, entrikalar sizi okuyucunun da bilip tahmin edemediği yepyeni ‘olay ve durumlarla’ yüzleştirir.

Şüphesiz orijinal buluşçu şaşırtıcı sarsıcı ve gerçekliğe uygun entrikalar kahramanların duygu durumlarını tetikleyip karşı hamlelere sebep olur. Yani, albümün ilk sayfasındaki masum çocuk, entrikalarla yavaş yavaş yazarın istediği (sert çatışmacı ya da kaderine razı zayıf vb.) karakter kıvamına ulaşır. İşte burada, tanıdık ve gerçekçi olay ve entrikalarla yüzleşen karakterlere izleyici-okuyucu çok kolay ısınır, hikayenin-senaryonun içine çekilir. Sinema ve hikaye için büyük soru şudur, insanoğlu neden karşı hamle yapan direnen problemleri çözmeye çalışan ‘kahramanları’ daha çok benimser, çünkü, insanoğlu ‘hareketi’ ‘mücadeleyi’ ‘direnişi’ sever, aklınızda kalmış sizi çok etkilemiş bütün büyük senaryo ve hikayelerin kahramanları hayatı kabullenmeyen karakterlerdir.

Entrika, karşı plan’dır, karşı proje, roman-senaryo kahramanının hayata karşı bir projesi vardır, bir işe girmek, bir maceraya atılmak, bir sınavı geçmek, birinin gözüne girmek, bir beladan kurtulmak, vs. gibi. Hayata karşı bir planınız yoksa senaryo ve hikaye yazamazsınız. Ve kahramanın başına gelen olayların romanı-diziyi hareketli canlı sürükleyici kılmak için mutlaka sıradışı, beklenmedik, sürprizli, imkansızı başarmak gibi, olağanüstü çaba gibi. Yazardan yüreğinin beyninin derinliklerinden gelen insanüstü bir hesaplaşma ister. Hayata dünyaya çağına karşı ve ne uğruna kahramanlarını savaştırmak için kendi hayatının trajedilerini isim mekan değiştirerek kullanır, niçin kendi deneyimlerini kullanır, çünkü acılarını çatışmasını sertliğini trajedisini kendi bedeni ve duygularıyla yaşamış test etmiştir.

Kısaca her entrika kahramanların duygu ve zihin durumlarının değişmesine yardımcı olur, entrikayı gençlere en iyi Yedi Kocalı Hürmüz’le anlatabiliriz, yedi ayrı koca sırasıyla sahne alır ve her biri sahne aldıkça ev içinde karmaşanın gerilim dozu matruşka bebekler gibi açıla açıla daha da artar.

Kısa bir özetle bitirelim, şöyle karikatürize edelim, diyelim Ankara’dan bisikletle Hindistan’a giden bir maceracıyı düşünün, çok saf çok masumdur, her kasabada yollarda başına olaylar (entrikalar) gele gele yıpranır yorulur hayal kırıklığına uğrar ve Hindistan’a vardığında artık o masum çocuk değil bir canavardır, ya da insanlığa umudu olmadan depresif duygularla yola çıkar yolda görüp karşılaştıklarıyla insanlığa aşık hayatın anlamını bulmuş bir insan oluverir.

Arkadaşlar, entrikanın felsefesine gelelim, moda, yeni olan şeydir. Biraz sonra ne olacağını her insan evladı merak eder. En heyecanlı şey ‘sonradır’, bunun için rüyaya yatar hatta fal dahi açarız. Yeni bir şans yeni bir çıkış her insan evladının beklentisidir. Kahvede kağıt oyunu oynayan seksenlik ihtiyarlar bile Yeni’nin ‘tiryakisidir’. Yeni’nin heyecanından kurtulamadıkları için kağıt oynarlar. Her karılıp açılan el, yeni bir şans getirir. Her dağıtılan kağıt yeni bir ‘konum’ getirir, zayıf kağıt gelenin morali de bozulur, eline iyi kağıt gelince tavırları da değişir.

Yani, her kart dağılışında YENİ BİR DÜNYA kurulur, yeni bir DÜZEN. Entrika romanda dizide senaryoda her on sayfada ya da her bölümde yeni bir dünya ve düzen kurar, roman ve senaryoya en büyük katkısı öncelikle ‘sıkıcılığı’ ve ‘tekrarı’ önler. Türk roman ve dizilerinde eleştirmen ve akademisyen ve okuyucunun bir devasa sorun olarak teşhis edemediği budur.

Bu kadar can sıkıcı tekrar cümleleri lafı siyasete sosyolojiye getirmek için söylemiyorum, ancak, ülkemizde siyasi komplo ve operasyonların gücü ve niteliği de bu dizi ve romanlardaki kadar basit acemi ve zayıftır. Mesela bir milyon sayfalık kumpas hazırlayan FETÖ’cüler dahi gerçekliği olan sahici tek bir sayfalık dümen-dolap çevirmeyi başaramamıştır. Sahte ve uydurma olduğu ilk bakışta ortaya çıkan basitçe düzenlenmiş belgeler ellerinde patlamıştır.

Ya da liberallerin düzmece oldukları ilk bakışta aşikar bu denli basit belgelerle FETÖ’yle işbirliğine neden girdiklerinin cevabı da buradadır, düşük zekaları, düz kafaları, karmaşayı kompleksi çözüp anlayamayacak kadar aptaldılar. Çok kolay sıkı ve karmaşık ve kompleks doktora tezleri senaryolar romanlar okuyup kendilerini geliştirebilselerdi bir sümüklü şarlatanın oyunu’na gelmezler kendilerini de rezil etmezlerdi.

Şimdi burada, herkes, yirmili yaşlarıyla kırklı yaşlarını bir kıyaslasın. Dünyaya çevreye sevgiliye bakışı yirmi yaşında gibi hiç değildir, yaşadıkları tecrübeleri onu beslemiş gün görmüş bilgeleştirip başka bir insan yapıvermiştir.

Bir de şöyle hayatlara bakın, yirmi yaşında neyse kırkında altmışında da aynı. Bu hiç değişmeden gelişmeden yaşayan tipleri sadece cemaat ve tarikat yapılarında değil sol meyhane ve mekanlarda da ‘aynen’ bulabilirsiniz.

Mesela bugün Karar Gazetesi ve yazarları, T 24 yazarları, ve bir çok liberal İslamcı yazar, hala aynı düşük zekalarıyla aynı basit entrikalara yaslanıp sanki hiç bir şey olmamış gibi sanki hepimiz aptalmışız gibi aynı basit entrikayı sündüre sündüre suyunu çıkarta çıkarta kaldıkları yerden sahne almaya çalışıyorlar. Oysa, her yeni güne her yeni sayfaya her yeni bölüme her yeni safhaya beynimizi duygularımızı zorlayacak tetikleyecek heyecanlandıracak ‘yeni sözler’ ‘yeni durumlar’ lazım, sanat eseri bunun için vardır.

İKİ

NESNELERİN DURUŞU

Hızla konuya geçelim. Türk senaryo ve hikayelerinde basma kalıp basit taklit vasat lezzetsiz zeka belirtisi göstermeyen düz entrikalar ne kadar eleştirsek de vardır, ancak, hiç olmayan, eşya ve nesnelerle ilişkiler.

Roman, film, senaryoda, eşyalar ‘kahramanlar’ kadar önemlidir, hikayeyi üzerinden sebepleyip anlatacak nesneler yoksa hikaye tamamen kahramanlarının suratlarına kalır. Ve kahramanlar, acı ve sevinçleri nerdeyse .ötlerini yırtarak çok abartılı ifadelerle suratlarıyla anlatmaya başlar, ki, bir senaryo için en büyük felaket budur. Yani nesnelerle ilişkiler kurulamıyorsa kahramanların gülme sevinme konuşma bağırma gibi mimikleri ister istemez hikayeyi ‘suratlara’ yıkar ve abartır.

Dizilerimizin basitliğini her kareyi insan suratlarıyla tıka basa doldurmalarından hikayelerimizin vasatlığını hikayeyi sürükleyecek eşyayla konuşmayı beceremeyişinden anlarız. Ekrana baktığımızda, kahramanların suratlarından başka bir şey görmeyiz, bu yüzler ne kadar ifadesi bol yakışıklı ve güzel artistler olursa olsun aynı suratlara baka baka bir zaman sonra kasap vitrinindeki pişmiş kelleye dönüşür, sırıtır.

Eşya nedir, havlu, sigara, küllük, perde, silgi, çakı, cep telefonu, araba, tornavida, duvar kağıdı, koltuk, battaniye, giysi, ütü, diş fırçası, fermuar.. etrafınızda ne varsa…

Hikaye ve senaryoda bu ‘nesnelerin’ duruşları ve düzenleri çok önemlidir, çünkü, asıl hikayeyi nesnelerin yerleşimi onlarla ilişkimiz onların duruşları anlatır, mesela, çok bilinen basma kalıp bir ifade: kahramanın çok düşünceli olduğunu ağzına kadar izmaritle dolmuş küllükle anlatılır.

Asıl hikayeyi anlatan nesnelerdir.

Nesnelerle ilişkiler dilimizle gizlediklerimizi açığa vurur, nesnelerle ilişkiler bilinç dışımızı gösterir. Nesneler de düşünür. Nesneler de üzülür. Nesneler de duygulanır. Nesneler de konuşur. Diyelim solmuş bir çiçek diyelim kırılmış bir kalem diyelim yıpranmış bir ayakkabı diyelim tam sevgiliyle buluşacakken patlamış bir fermuar, diyelim, işleri rast gitmeyen kahramanın bir türlü çakmayan çakmağı. Daha ötesi, nesnelere dokunuş hikaye ve senaryoda her şeydir. Nesnelerle dalga geçiş sanat ister. Nesnelere tutkuyla bağlılık hafif delilik ister. Nesnelerle eşyalarla yaşadığımız hatıralar geçmiş derin nostaljik duygular ister.

Nesnelerle ilişkiler büyük bir ‘kültür’ ve ‘beceri’ ister, uygarlığımızı kuran sapandır, tornavidadır, kalemdir. Hikaye ve senaryo nesnelerle gizli bir dille konuşur ve konuşturur.

Nesnelerle ilişkiler hikayenin akmasına-sürüklenmesine yardımcı olur, diyalogların kurulmasına yardımcı olurlar. Bütün senaryoyu surat ve diyalogla doldurursanız değeri düşer izleyici yorulur. Kahraman giymekte zorlandığı ya da beğenmediği kazağı çekiştirmesi o günkü ruh halini ortaya koyar ve kahramanın nesnelerle ilişkisi sizi hikayenin içine çeker. Mesela iki sevgili kapı önünde birbiriyle kavga ediyor, bu kavga bağrışmaları izleyiciyi yorar, ama, diyelim anahtar kapıyı açmadı ve iki sevgili çilingire gider, çilingir dükkanının içine kadar birbirleriyle kavga ederler, bakın, çilingir dolayımıyla hikaye daha teknik ve akıcı anlatılır.

Nesnelerin kullanımı hikayeye gerçeklik duygusu katar, çünkü aynı nesneleri her gün biz de kullanırız.

Nesnelerle insanlar arasında ‘derin bağlar’ vardır, bilgisayar olmadan yazamayız koltuk olmadan oturamayız, bunların varlığı bozulması kırılması eskimesi vs. hepsi gündelik hayatın içindedir. Uygarlık ve hepimiz her gün nesnelerle uğraş-kavga-çatışma halindeyiz.

Peki senaryo ve hikayelerde etrafımızı kuşatan bu kadar nesne duruşları duyguları davranışlarıyla neden hikaye ve senaryolarımızda hiç derecesinde yoklar.

Bizler uzay boşluğunda mı yaşıyoruz? Nesneleri niçin ciddiye almıyoruz! Onlarsız hayat mümkün mü? Peki neden yoklar!

Elli yıldır izlediğiniz Türk sinema ve dizilerine dikkat edin, kahramanların suratları ve diyalogları dışında eşyalar sadece ‘dekor’ malzemesi olarak kullanılıyor.

Oysa, sinema dili denilen şey, insanların ne düşündüğünü ne yaptığını onları hiç konuşturmadan anlatır. Hatta konuşmaları hiç gerekmez. Senaryo mu hikaye mi yazıyoruz yoksa Hapishane ve tımarhaneye mi giriyoruz, çünkü hapishane ve tımarhaneye girerken insanların kayışları ayakkabıları aletleri alınır. Senaristimiz de aletleri eşyaları nesneleri bize hiç göstermiyor, vurgulamıyor, ki ekranda sadece kahramanlar var, konuşan düşünen aydınlatan üzen arkadaş olan size temas eden sizi okşayan ya da kışkırtan nesneler siz de sorun kendinize neden hiç yok. Çünkü o senarist ya da hikayeci arkadaş bir çakmak hiç tamir etmemiş ya da annesinin bir kazağı nasıl ördüğünü hiç görmemiş ya da o kazağın ipliğini yumuşaklığını hiç merak etmemiş, ya da kendisi başarısız malzemesi çok eksik bir yemek hiç yapmamış, eksikliğini açlığını kullanımını uğraşını hiç tatmamış. Eksiklik duygusu yaşamamış insanlar hikaye roman senaryo yazmasın. Hayatta her şeyi ‘verili’ insanlar hikaye roman senaryo yazamaz. Sanat, açlık çeken insanların işidir, hayatla savaşırken hepimizin ilk insanlar gibi ‘aletlere’ ihtiyacımız vardır.

Kuşlar havayı koklar ve gelecek fırtınayı okur, izleyici de eşyaların diliyle senaryoda yaklaşmakta olan gerilimi eşyaların düzenlenişiyle hisseder.

İnsanların duyguları; iştigal ettikleri işleriyle, sevdikleri objelerle, takıntı haline getirdikleri nesnelerle, eksikliğini hissettiklerini, sahip olmak istedikleri, kişiliklerini gösterdikleri, yeteneklerini ortaya çıkartan, yalnızlıkları süsleyen, tutkuyla bağlandıkları, hayatları için değerli olan, ya da her gün zorunlu olarak gündelik ihtiyaç için tükettikleri-kullandıkları eşyalara bakışları-ilişkileri-yorumlayışları ve hepsinin ekranda sırasıyla rol alışlarıyla ortaya gizlenmiş duygularımız heyecanlarımız neşemiz ya da çaresizliğimiz çıkar.

Yani bizimle ilişkiye giren giysiden yemek tabağına kadar babadan kalan hatıra hırkaya kadar her eşya eskiliği yorgunluğu ya da parlaklığı ya da güzelliği ve işe yararlığıyla ‘davranışlar’ sergiler.

Oyunun kahramanlarına ‘rol’lerini vermenin ötesinde senaryo için asıl zorluk ‘nesnelere’ davranışları için rol verip oynatabilmektir, biraz konu dışı bir örnek olacak ama bir yüzük’ten adam kalkmış yüzüklerin efendisi gibi seri kitaplar yazabiliyor.

Nesneleri kullanmayı beceremezseniz konuşmalar-diyaloglar fazlasıyla soyutlanır, sıkıcı hal alır. Nesneleri kullanmayı başaramazsanız hikayenin ağırlığı suratların ve diyalogların üstüne yıkılır. Ve ekran, dalaşma hırlaşmaya çekişme boğuşma harala güreleye kargaşaya itiş kakışa dönüşür.

Nesnelerin kullanımını öğrencilere anlatabilmek için en abartılı örnek Hirakazu filmleri (Kimse Farketmiyor, Arakçılar, vs.) izlenip üzerinde tartışabilirsiniz.

Zevksiz hünersiz lezzetsiz diyaloglar suratların boş kavgaları izleyici yormakla kalmaz hayattan bezdirir.

Nesneleri kullanamazsanız bomboş suratlara kalırsınız.

Yani siyasi tartışma programlarında hırlaşan kafalar gibi. Siyasi tartışma programları da olgular ve nesneler üzerinde tartışmaz, tartışma programında da ‘iş’ ve ‘üretim’ ve ‘program’ üzerinden siyaset tartışılmaz. Tıpkı dizilerdeki gibi o onu dedi, bu bunu dedi, gırtlakları yırtılırcasına avazları çıktığı kadar, dizilerdeki sevgililerin saatlerce süren kavgasının tıpkısının aynısı. Boş kafalar boş diyaloglar hem dizilerde hem siyasi tartışma programlarında bu kadar birbirine benziyorsa, burada aynı psikoloji aynı sosyoloji aynı ‘zihinsel’ iklim var, demektir. Sanat, bu vasat iklimden çıkabilmenin uzaklaşabilmenin kaçabilmenin adıdır. Aynı siyasi iklime hizmet edeceksiniz yaptığınız şey ‘sanat’ değil, vasat, tekrar, çer çöptür.

Entrikasız-zekasız nesnesiz-dünyayla ilişkisiz aynı koşullar aynı aynı siyasi ve zihni durumu ifade ve empoze ederler.

Arkadaşlar, dizilerdeki ve tartışma programlarında mekanlar ve sevgililer ve tartışmacılar aynı sığ karakterlerdir ve ortalık çer-çöpten geçilmiyor. Ucuzluk neden salgın hastalık gibi, çünkü, ahlakın sanatıyla yaşamayan yazarlar bir virüs gibi sanatın ahlakını yeyip çürütüp bitirir. Ahlakın sanatı sizden kendine güven duyan bir yalnızlık ister, sanatın ahlakı ise sizden istikrarlı odaklanmış peşini bırakmayan asla yorulmayan yoğun bir marifet ve gayret ister.

Kötü eserler gençlere eblehlik hastalığı bulaştırır, cinsel istismar gibi beyin istismarıdır.

Empati kuramadığınız katarsis sağlamayan kötü eserler içinizde çirkin ve kontrolsüz öfke ve baskıyı sıkıştırır, sizi hayattan bezdirir. Patates yetiştiriyorsanız sorun yok, insan yetiştiriyoruz. Kötü sıkıcı eserler beyinleri dondurucu bir buzdolabına kaldırır. İnsanımızı gri kasvetli soğuk korkunç sıkıcı ve kolayca ikna ve kolayca kandırılabilir kıvama getirir. Kötü sıkıcı vasat eserler çöplüğünün sonuçları toplu intihardan daha beterdir, çünkü gerçekten ‘kütük’ yetiştirirler, kütükler aynı siyasi iklimi besleyerek uzun vadede ülkenizi rantçılara emperyalistlere işbirlikçilere satın alınabilir hain alçak kişiliklerin siyaseti ele geçirmesine her dönem aracı olurlar.

EDEBİ MAHFİL-OTORİTE

İşte bu kütüklere yalan-yanlış vasat eserleri empoze etmek, bu kütükleri kötü niyetli birilerinin kendi ideolojileri gereği istedikleri kıvamda yontmaları kolaydır. Çok uzun bahistir, onlarca hatıra biyografi okunması şarttır, bir küçük dokunuşla birazcık olsun, anlatalım.

Mesela bir takım ‘entel’ görünümlü liberaller, aynı rakı sofrasında aynı mekanlarda kırk uzun yıldır aynı siyasi koşulları üretir, aynı ucuz kitap ve vasat yazarları hepinize kabul ettirirler. Mesela bu grubun en makbul zevki HDP desteğidir. Aynı meyhanede kırk uzun yıldır aynı terminolojiyi geliştirmişler aynı yazarları şişirmişlerdir.

Üstelik HDP desteğini ‘üst kültür’ zevki olarak takdim etmişlerdir, yani, insanlık barış hümanite adına. Evrenselcilikleri sahtedir ve hak etmedikleri bir ‘yukarıdan bakışları’ vardır. Şayet, aynı meyhaneye bağlıysanız… Piyasadaki şu şu dergiler gibi aynı dergileri okuyorsanız mesela eskinin Radikal 2 ve Milliyet kültür eki gibi bir beyin yıkama kulübü Ekşi Sözlük gibi, aynı meyhaneye takılıyorsunuz demektir. Israrla her hafta aynı isimleri zikrederler. Tekrar tekrar beyin yıkarlar. Ortada eser yok, adı sıkça geçirilen yazarlar vardır. Yani içerik olmadığı halde tekrar tekrar kitabın ismini ve yazarını yani ‘kabuğu’ konuşurlar. Size hep aynı hayat tarzını aynı kitapları aynı mekanları empoze ederler, ve her defasında sizi aynı siyasi koşullara mahkum ederler.

Entellektüel bir ‘vesayet’ grubu oluştururlar, yayınevlerinde ve meyhanelerde ve kültür eklerinde ‘otorite’ iddiasıyla katır kutur çeviri alıntı ağır felsefi kavramlarla göz boyarlar, oysa tek yaptıkları, tekrar dilinin hakimiyetiyle sizi esir alırlar. Değerli eser değerli edebiyatçı değerli sanatçıyı ‘tanıyamaz’ hale gelirsiniz ve çok geçmeden o mahfile kendinizi beğendirmek için onların sevdiklerini sever onların ismini anmadıklarını ağzınıza alamaz hale gelirsiniz.Böyle böyle önce beğenilerinizi seçimlerinizi sonra kişiliğinizi oluştururlar, yani edebiyat hevesiyle yakınlaştığınız insanlar ‘iradenizi’ kemiklerinizi kırıp elinizden alırlar.

Vesayet grubu sırası zamanı gelir siyasi iktidarı kuşatmak için sizi de kullanır, yetmez evet anayasasında olduğu gibi Demirtaş’a saz çaldırıp barajdan çıkartmak gibi. Geçici bir durum değildir, bu. Gerçekte birer şarlatandırlar. Ve iktidar günlerini de gördük anında gestapolaşıp kendinden olmayan herkesi sadist bir zevkle köşelerinden savcılığa yazılar yazıp tutuklatırlar. Bu entel grup oluşturduğu yukarıdan bakma her şeyi biliriz havalarıyla aşağılamayla genç akademisyenleri genç yazarları hızla kontrol etmeye başlar. Onları akademide korurlar, dergilerinde yazdırırlar, onların bomboş kitaplarını över parlatır öne çıkartırlar. Büyük holdingler onları besler öne çıkartır. Bir zaman Paris’te ‘oğlan kerhaneleri’ vardı, kitabını romanlarını okumuştum, Cezayirli patron ve arap çocuklardan, zengin Parisli aristokratlarına sunulan. Bu meyhanenin kitaplarını bu holdinglerin yazarlarını yıkacak gücünüz yoksa bu mekanlar aynı dergiler sizi de aynı kerhanenin oğlanı yapıverirler.

Geçmiş yazılarımda bu vasat eserlerden çokça söz ettim, şimdilik bir örnek kafidir. Hani kitap kulüpleri vardır, işte bir örnek, İstanbul’da bir edebiyatçı tayfası, 18 yıl her ay toplanarak klasik edebiyat okuyup aralarında değerlendiriyorlar. Yazarımız bu heyetin bir çok kitap değerlendirmesini Edebiyat Zevk Yargısı eserinde takdim ediyor. Ancak sıra bir kitaba geldiğinde edebi heyet kitabı fazlasıyla şişirilmiş balon ve hayal kırıklığı olarak değerlendiriyor. Yazarımız Oğuz Cebeci Murathan Mungan’ın Şairin Romanı kitabına karşı arkadaşlarının bu derin nefretini anlamaya çalışıyor. Kitap kulübünden biri, kitabı, bilgelik yerine çok bilmişlikle suçluyor, diğeri, yazarın boyunun yetmediği işlere kalkıştığını söylüyor, diğeri daha ileri gidiyor şair olamadığını, diğeri zamanının çalındığı için fazlasıyla öfkeli olduğunu, diğeri, roman yazarının yazar ve şair olamayacağını, bir diğeri kitabın hiç beğenmediğini, bir diğeri, okumaya devam edemeyecek kadar basit bulduğunu, diğeri sevmemiş, okuyamamıştı, diğeri özentili bir dili olduğunu.. Değerlendirmeler böyle gidiyor. Ve yazar kitabı ‘kisch’ başlığı altında değerlendirmek için yüzlerce sayfa batıdan çeviri kisch’in tarihi kisch nedir yorumlarına girişiyor. Kisch, ucuz, sanat eseri olamamış, piyasa işi, vasat, çirkin demek.

Burada soru şu, peki ama, yukarıdaki (otorite) edebi meyhaneler-mekanlar kitabı yere göğe sığdıramamıştı, siz de kitapla ilgili bir yoruma ulaşın, övüldüğünü baş eser ilan edildiğini göreceksiniz. Ancak 18 yıl aralıksız kitap okuyup değerlendiren bu kitap kulübü kitabı hiç sevmemiş hatta kitaptan saymamış, bu kadar farklı görüş olabilir mi?

Çünkü bu kitap kulübü ‘otorite’ dışı bağımsız bir mekan kurmuş ve kendi değerlendirmelerini kendi aralarında biraz da mahrem ve gizlice yapıvermişti. Edebi mahfiller kültür ekleri ve yayınevleri ve holding gücüyle öyle kuşatılmıştır ki sizlerin tek başınıza kalkıp entel meyhanenin vesayetindeki yaygın medya dışında bir yargıya varmanız hayır beğenmedim diyebilmeniz mümkün değil.

Yani, bir eser nasıl inşa edilir ne içerir nasıl değerli hale gelir bilen tanıyan anlayan eleştirebilen yoktur, ama bir yazar nasıl parlatır maşallah FETÖ’cüsü liberali hepsi bu konuda çok mahirdir. Size de bir okuyucu ya da genç yazar olarak düşen ilk görev bu entel meyhanenin dergilerine takılıp onların övdüklerini övmek, onların yazar dediğine yazar demek.

İşte bu yüzden her yazar kendine bir çevre bulur ve kendi dergisi kendi yayınevini yani kendi bağımsız yargılarını hayata geçirmek için kendi arkadaş grubunu kendi ‘mahfil’ inşa eder. Ancak, böyle seslerini duyurabilirler, yani sadece senaryo hikaye yazmak yetmez, edebiyat ve sinema tarihi yazarların kendi mahfillerini oluşturmak için senaryo ve hikaye yazmaktan daha çok gayret gösterdiklerini bize anlatır. Ve, edebi mahfilin size yardımcı olabilecek en büyük işlevi, henüz okuyucuya ulaşmamış ilk müsvedde çalışmalarınızı arkadaşlarınız arasında değerlendirmektir, oysa, günümüzün meyhane holding mahfillerinin tek büyük işi, kendilerinin siyaseten de kullanabileceği isimleri parlatmak, onların çer çöp boş eserlerini övmek, şimdilik bu kadar, dünyaca ünlü hikaye ve senaryolardaki çok meşhur ‘mekan kuruluşu’ ve ‘tasvir’ sahnelerini örnekleriyle anlatmayı çok istiyorum, bakalım, notlarımı düzeltir yayınlarım, belki de başka tür makalelerim içine yediririm, saygıyla.