Bir zamanlar İslam dünyası

Bir zamanlar İslam dünyası

İslam dünyası yüzyıllardır hemen her alanda ağır sorunlar yaşamaktadır. Ne yazık ki bu sorunlar giderek içinden çıkılmaz hale gelmektedir. Oysa sorunların üstesinden gelmek için yapılacak tek şey, Müslümanların akıl ve bilim arasına kendi elleriyle koydukları duvarları yıkmaktır ve bana göre Avrupa Rönesans’ının doğuşunda birincil etken olduğu İslam Rönesans çağına yeniden dönüş için dini, aklın tepesinde Demokles’in Kılıcı gibi tutmaktan vazgeçmektir.

İşte İslam dünyası bir zamanlar iki Rönesans yaratmıştı: İlki kendinin, kincisi de Batının Yeniden doğuşuydu. Şimdi kanıtlarıyla birlikte bu tarihsel sürece ana hatlarıyla göz atalım:

Latin dünyası, Yunan uygarlığının büyük bir bölümünü İslamlıktan miras olarak devralacaktır. İslamlığa karşı doğrudan savaşmakla birlikte Bizans dünyası bile onunla kalıcı bir ilişki içinde gelişecektir.[1]

Aristo’nun eserleri Arapçadan Latinceye çevrildi.

Diğer yönden de doğrudan doğruya İslam ve Yahudi filozoflarının eserleri, tercüme edilmekteydi. Böylece Batı’da Kindi, Fârâbi, İbn Sina, İbn Cebirol, İbn Memun vs.nin birçok eserleri Latinceye çevrilmiş  bulunuyordu. XIII. yüzyılda İbn Rüşd’ün bütün Aristo şerhleri Paris Üniversitesince bilinmekteydi.

En büyük çevirmen Gundissalvi (M. 1151) Fârâbi ve Gazali’yi örnek almıştır. Albertus Magnus (l206-1280)’da İbn Sina’dan etkilenmiştir.

Paris’te İbn Rüşdçülük hâkimdi. XIII. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’da güçlü bir İbn Rüşdçülük (Averroisme) akımı belirdi. Bu hareket, İbn Sinacılık akımı ile rekabet etmek zorunda kaldı. İbn Sinacılık, Augustinizm ile uzlaşarak ve evrilerek gördüğümüz gibi, bir Hıristiyanlık felsefesi halini almıştır.

XIII. yüzyılın sonlarına kadar dolduran ve nihayet İbn Sinacılığın evrilmesinden doğmuş Thomisme felsefesinin zaferi ile sona eren bu fikir mücadelesi, Batı Ortaçağ’ında İslam felsefesi geleneklerinin ne kadar güçlü bir şekilde yaşadığını gösterir.

XIV. ve XV. yüzyıllarda Batı üniversitelerinde büyük bir gelişme görülmektedir. Öklides, Calinos ve Batlamyus’un hemen bütün eserleri bu yüzyıllarda çevrilmişti.

Bu bilimsel çeviriler sayesinde artık deneysel ve pozitif alana girilmeye başlanmıştı. XIII. ve XIV. yüzyılların sırf dini ve tanrıbilimci olan zihniyetine karşı genel bir ayrılık ruhu uyanmaya başladı. Bir taraftan da Platon çevirileri gittikçe çoğalıyordu. Arapça çevirilerin yetersizliğinden dolayı uyanmış olan Helenizm merakı gittikçe güçlenerek nihayet XV. yüzyılda diğerinin yerini tutacak dereceye geldi.

Bundan dolayı XV. yüzyıl İslamizm’e karşı Helenizmin; Aristoculuğa karşıPlatonculuğun; tanrıbilimciliğe karşı deneysel zihniyetin çıktığı ve gittikçe onlara üstün gelmeye başladığı yüzyıldır. İşte Rönesansı açan bu karşı akımdır.

Latince ve İbranice dillerinde İslam felsefesinin Batı’ya tercümesi ve etkisi X. yüzyıldan başlar; Yakınçağ felsefesine kadar devam eder. Ortaçağ ve Rönesans’ta bu etkiler çeviriler aracılığıyla olmuştur.

Aydınlanma döneminde ve Descartes’la başlayan ve Hegel’e kadar süren modern felsefedeki bu etki, doğrudan ve dolaylı olarak sürmüştür.

Batı’da bu yüzden felsefe geleneğinin başlamasında en önemli etken, İslam felsefesidir.

Hıristiyanlığın 311’de Konstantin tarafından yayınlanan Milan fermanıyla diğer dinler arasında bir din olarak serbest bırakılması, 382’de de Theodocios tarafından resmi din olarak tanınması ve VI. yüzyıldan itibaren Batı’ya yayılmasıyla, kilise ve din adamları, felsefeye tepki gösterdiler. Skolâstik çağ başlamış oldu. Bu durum felsefe için XI. yüzyılın sonlarına doğru yavaş yavaş değişti.

Batılılar, bu yüzyılın ikinci yarısından sonra İslam bilimine ilgi duyarak bu alandaki eserleri Latinceye çevirdiler. Müslüman filozofları ve onlar aracılığıyla ilgi duydukları Aristo ve Platon’u araştırdılar. Sonuçta bilimsel eserlerin yanı sıra sırf felsefi içerikli eserleri de Latinceye çevirmeye başladılar. Bu, daha önce İslam dünyasıyla Yunan-Helenistik dünyası arasında vaki olan kültür alış­verişi ve aşamalarının, bu defa benzer şekilde Batı dünyasıyla İslam dünyası arasında cereyan etmesi anlamına geliyordu.

Fransiskenler, Yeni-Eflatunculuk ile Augustinciliği birleştirirler.

Dominikenler, Fârâbi, İbn Sina ve bunların Aristoculuğunu örnek alırlar.

İbn Rüşdcülük ve kiliseye darbe, bu dönemin baskın düşünsel karakteridir.

XII. yüzyıl, Fransiskenlerle Dominikenlerin İbn Rüşdçülükle mücadelesine sahne olmuştur.

Albertus Magnus ve Saint Thomas ve sözü edilen iki mezhep, Gazaliciliği, İbn Rüşdçülüğün karşısına çıkardılar. XII. yüzyıl felsefesi, İbn Rüşd ile Gazali’nin çarpışmasıdır.

XIII. ve XIV. yüzyılda Gazalicilik egemen felsefi görüş olarak varlığını sürdürürken, XV. yüzyılda İbn Rüşd ve onun doğmasını sağladığı akımlar daha baskın gelerek Rönesans ve Reform hareketlerinin doğmasında büyük rol oynadı.

İbn Rüşdçülük – Kartezyanizm – Rönesans – Reform sıralaması İbn Tufeyl ile XVII. yüzyıl ve Aydınlanma Dönemi arasındaki ilişkiyi de anlamlı kılmaktadır.

 İSLAM FELSEFESİ AVRUPA’DA RÖNESANSI NASIL ETKİLEDİ

VII-X. yüzyıllar arasında gelişmiş göz doldurucu çalışmalar bu dönemde yapılmış ve bugünkü Batı uygarlığının temelini oluşturan Rönesans yolunun açılmasını sağlayacak kadar XI. yüzyıldan XIII. yüzyıla dek Batı’ya büyük ölçüde etki etmiştir. Sicilya ve Endülüs yoluyla İslam, IX. ve XI. yüzyıllarda olgunlaşarak Batı’yı etkisi altına almaya başladı. XII. yüzyılda Batı, İslam dünyasına ait eserleri tercüme etme faaliyeti içine girdi. Abu Kasım Allaf b. Abbas (Albucasis)’ın tedavi edici yöntemleri Batı’da uygulanmıştır. Don Jose Antonio Banqueri, Ebu Zekeriya’nın Kitabu’l-Hulasa’sını, tarımsal alanda yaptığı çalışmalara temel olması bakımından, Latinceye çevirmiştir. Latin dünyası İbn Zuhr (Aben Zohar)’u eczacılıkta en büyük bilgin olarak tanımıştır. Matematikte, Batı dünyası sürekli şekilde İslam eserlerini tercüme etmişlerdir. Arkasından felsefi eserleri Latinceye çevirmişlerdir. Kilise ilahilerinin dar alanından kurtulmaları, musiki ile ilgili İslam eserlerini Latinceye kazandırmalarıyla mümkün olmuştur.

Salerno okulunu ilk kuranlar Müslümanlardır. Sonra bu İtalyanların eline geçmiştir.

İslam uygarlığı Endülüs ve Sicilya’ya doğru yayılırken, Batı topraklarına sınır olan yeni bölgelerde sayısız ilahiyat fakülteleri, felsefe ve bilim merkezleri kurulmuştur. Nitekim bunlar içinde Nizamülmülk’ün kurduğu Nizamiye Medresesi, Bâtıni ve İsmaililere cephe almıştır. Arkasından Mustansırıye ve Kemaliye Medreseleri kurulmuştur. Batı yakınındaki İslam topaklarında kurulan fakülteler bunları takip etmiştir. Granada, Cordoba, Seville, Toledo gibi her bir fakülte büyük birer üniversite idiler. Bu fakültelerde Yahudi ve Hıristiyan öğrenciler öğrenim görmüştür. Bir Avusturyalı monark olan Sancho I. kuduz hastalığının tedavisi için XI. yüzyılda Cordoba’ya gitmiş, oradaki İslam fakültelerini ziyaret etmiştir. İslam bilimlerini okutmak ve yaymak üzere Batı’da kurulan başlıca üniversiteler İtalya’da Salerno, Fransa’da Bologne ve Montpellier’dir. Arapçadan Latinceye ve İbraniceden yapılan tüm çeviriler, işte bu bilim merkezlerinde yapılmıştır.

Endülüs ve Sicilya fakülteleri, nüfus yoğunluğu ve sosyal karmaşa ile ilişkili olarak eski batının skolâstik ve bilimsel yetersizliği, İslam dünyası ile ilişki kurmayı zorunlu hale getirmişti. Fransa’da ve özellikle Normandiya’da bilimsel eğilimler papazlar arasında görülmektedir. Capet krallığının Fransız kralı Roben bir zamanlar Gilbert’in öğrencisiydi ve içtenlikle bilimsel uğraşılara yönelmişti. Güney İtalya’ya, Calabria ve Sicilya’ya saldırdığı sırada, İtalyan fakültelerini görmüş ve onlardan pek çok şey almıştı. Bu yolla, Sicilya ve Naples fakülteleri İslam biliminin batıya aktarılışında aracı rolü üstlenmiştir.

Birinci aşamada İtalya, İspanya ve Güney Fransa’dan pek çok öğrenci eğitim ve için İslam üniversitelerine devam etmişlerdir. Bu üniversitelerde matematik, felsefe, tıp ve kozmografya gibi dersler alan batılı öğrenciler, kısa süre içinde kurulacak olan ilk batı üniversitelerinde, dalında söz sahibi bilim ve düşünce adamı adayı olmuşlardır.

İkinci aşamada, ilk batılı üniversiteler İslam üniversiteleri örnek alınarak kurulmuştur. Binaların mimari stili, ders müfredat programları, izlenen yöntemler tam olarak İslam üniversitelerininkine benzemekteydi.

XII. yüzyıldan XIII. yüzyıla kadar İslam dünyasındaki bilimsel kitaplar arasında, ancak bulunabilenleri çevrilmiştir. Yine de İslam filozoflarınca el yazması ile meydana getirilmiş yeterli sayıda nüsha yoktu. Latinler onları elde edemediler. Zaten pek çoğu yakılmış savaş esnasında yok edilmişti. Bunlara ek olarak, İslam dünyasına ait kitaplar içinden Latinlerin seçtikleri, kendi inanç ve ideallerine uygun oldukları ölçüde dikkate alınmıştır.[2]

İslam felsefesinin olumlu ya da olumsuz yönden Hıristiyan düşüncesine nüfuzu, şimdi tarihçiler arasında yaygın bir kabul görmektedir. İslam felsefesi Aristo’nun hemen bütünüyle Batı’ya tanıtıldığı en önemli kanallardan biridir. Ancak Ortaçağ İslam’ının İbn Sina ve İbn Rüşd gibi büyük filozofları, sırf bir nakilci veya hatta yorumcu olmaktan daha öte kişiliklerdir. Onlar Aristo felsefesini az ya da çok yeni Plâtonculuğun ruhuna göre değiştirmiş ve geliştirmişlerdir. Birkaçı da Aristo’yu, doğru veya yanlış olarak Hıristiyan teoloji ve inancıyla uzlaşmaz bir şekilde önemli noktalarda yorumlamışlardı. Bu yüzden Aristo, Ortaçağ Hıristiyan düşünürlerine, İbn Rüşd’ün verdiği biçimde, göründüğünden doğal olarak geniş anlamda Hıristiyan felsefesine, Hıristiyan hikmetine bir düşman gibi yorumlandı. Bu gerçek Augustin, Anselm ve büyük Hıristiyan filozoflarının ayak izi olarak papaz filozofu izleyen pek çok Hıristiyan geleneği taraftarlarınca Aristoculuğa XIII. yüzyılda geniş çaplı muhalefetin nedenini açıklar. Oldukça kaba bir memnuniyetsizlik ve yenilik korkusundan, St. Bonaventura gibi bir düşünürün makul muhalefetine kadar farklı tonlardaki karşı çıkışlar, çeşitli derecelerde kendini göstermiştir. Ancak, İbn Rüşd gibi Müslüman bir filozofun Aristo’yu doğru yorumlamış olduğunu iddia etmesi ve bu yorumun (tefsirin), önemli sorularda, Hıristiyan inancı ile çelişkiye düşmesi göz önüne alınırsa, muhalefeti anlamak daha da kolaylaşır. Bu durum yine, Aristocu sistem içinde, sadece Hıristiyan teolojisinin diyalektik ifadesini değil, aynı zamanda doğru bir felsefi görüş keşfeden Hıristiyan filozofların, özellikle St. Thomas Aquinas tarafından İslam filozoflarına neden bu denli eğildiklerini de açıklamaktadır. Çünkü böylesi düşünürler Aristoculuğun, ille de Müslümanca ortaya konan tefsiri zorunlu olarak içermediğini göstermek durumunda kaldılar. Açıkçası onlar kendilerini İbn Rüşd’den ve Aristoculuklarını da onunkinden ayırmışlardı.[3]

O halde, St. Thomas Aquinas ve ötekilerin polemiklerini tam olarak anlayabilmek için, Ortaçağ İslam felsefesini bilmek zorunludur; ancak sistemli düşünen bir akıl için, ad vermek gerekirse, baskın özelliği St. Thomas’ın muhalefetinin kutlanması -ki başında Siger of Brabant bulunuyor- olan bütüncü (integral) Aristoculuğu temsil ettiğini söyleyen bir filozoflar okulunun Paris’te ortaya çıktığını da bilmek zorunludur. Bu “bütüncü” Aristocular, kendilerini gerçek Aristocu sayan bu grup, gerçek Aristoculuk derken İbn Rüşd tarafından tefsir edildiği şekliyle bir Aristo sistemini kastetmiştir. Bu yüzden, bu okulu ve Paris’teki karşıt hareketlerin önemli bir safhasını anlamak için, İbn Rüşd’ün ve doktrininin felsefe tarihi içindeki yerini yakından tanımak gereklidir.

İkinci aşamada Süryanice çeviriler Arapçaya çevrilmiştir. 750’de Emevi hâkimiyetinin yerini Abbasilerin almasına dek, Araplar arasında özellikle fizikçi olarak çalışan bir grup Nesturi Hıristiyan’ı bulunmaktaydı. Süryani bilginler Bağdat’taki Arap sarayına davet edildiler. Tıpla ilgili çalışmalar, öncelikle tercüme edildi. Ancak bir süre sonra felsefi çalışmalar da bu çeviri faaliyetleri kapsamına girdi. 832’de Bağdat’ta Aristo, Alexander of Aphrodisias, The Mistius, Porphyry ve Ammonius’un Arapça versiyonlarının üretildiği bir enstitü, bir mütercimler okulu kuruldu. Platon’un “Cumhuriyet ve Kanunlar”ı da çevrildi. Aynı dönemde yani IX. yüzyılın ilk yarısında, yanlışlıkla Aristo’ya nispet edilen Plotinus’un Enneadlar’ından oluşan bir derleme diyebileceğimiz Aristo Teolojisi adlı eser de çevrilmiştir. Yine Aristo’ya atfedilen ama gerçekte Proklus’un Institutio Theologica’sı olan Liber de Causis’i de anmak gerekir. Aristo’nun Yeni Platoncu yorumcularının Arapça çevirilerindeki yanlışlık kadar bu tür atıflar da, Araplar arasında Aristocu sistemin Yeni Platoncu yorumunu ünlendirmiştir.

İbn Sina’nın eserlerinin bir kısmı XII. yüzyılda Latinceye çevrildiğinde Hıristiyan dünya, kendisini ilk defa, kalıplaşmış zihinlerde güçlü bir uyarıcı etkisi yapan son derece karmaşık bir sistemle karşı karşıya buldu. Nitekim Gundissalinus (Ö. 1151). İbn Sina’nın Joannas Hisponus tarafından İspanyolca çevirdiği eserlerini Latinceye aktardı ve faal akılı (aktive intellect), aydınlanma (illumination)nın kaynağı olarak Tanrı ile özdeş saymak suretiyle İbn Sina’yı bırakıp Augustine yönelmesine rağmen, De Anima’sında İbn Sina’cı Psikolojiyi (onun “uçan adam” allegorisini alıntılayarak) İbn Sina düşüncesinden yararlandı. Dahası De Processione Mundi’sinde, bu alana verdiği örnek takip edilmiş olmamasına karşın, İbn Sina kozmogonisi ile Hıristiyan doktrini uzlaştırmaya girişti. Aristo’nun Metafiziği, tam olarak elde edilmezden önce hangi doktrinin Aristo’ya, hangisinin İbn Sina’ya nispet edileceği şeklinde bir belirsizlik hâkim oldu. Bu nedenle Roger Bacon sonuçta bu varsayımın doğru ya da yanlış olduğunu kontrol edememekle birlikte İbn Sina’nın baştanbaşa Aristo’yu izlemesi gerektiğini düşünmüştür. Sonuçta, İbn Sina’nın ilk güçlü muhalifi olan William of Auvergne (Ö. 1249). İbn Sina’nın kozmogonisini bizzat Aristo’ya izafe etmiştir. William bu kozmogoninin, yaratış sürecinde bir takım aracılar kabul ettiğini, böylece yaratılmış şeylere ilahi bir güç atfederek ilahi özgürlüğü (Tanrı’nın iradesini) inkâr ettiğini, dünyanın ezeli ve ebediliği düşüncesini savunduğunu, maddeyi bireyleşmenin prensibi haline getirdiğini ve ayrı ve dağınık aktif aklı, insani ruhların etkin nedeni olarak değerlendirdiğini öne sürerek, onun hatalı olduğunu söylemiştir.[4]

Bilgi felsefesi, işrakilik (illumination), özvaroluş ilişkisi ve maddeyi bireyleşmenin prensibi olarak değerlendirmek gibi en az üç noktada İbn Sina’nın Latin Skolastisizmini etkilendiği söylenebilir. İbn Sina’nın bir Latin Skolastiği tarafından eleştirilmesi, tabi ki o skolastiğin İbn Sina’dan hiçbir şey öğrenmediği anlamına gelmez. Örneğin St. Thomas bunu, İslam filozoflarının imkân (possibility) sorununu (treatment) eleştirmek için zorunlu görmüştür. En büyük skolâstiklere ilişkin son yazılarında görünen etkinin tam olarak derecesini tayin etmek zor olsa da, ancak bu durum St. Thomas’ın kendi kanununu kısmen İbn Sina doktrinini göz önüne almak yoluyla geliştirmediği anlamına gelmemektedir. Scotus, kesin bir şekilde İbn Sina’nın tam anlamıyla bir öğrencisi sayılamasa da, yine de Thomas’a nazaran İbn Sina’nın etkisinde daha çok kalmıştır.[5]

635’de Suriye, 652’de Sicilya, 7l0’da İspanya, 834-845’de Napoli, Roma seferleri, İslam düşüncesinin Batı’ya geçiş yollarındandır.

  1. yüzyılda Güney Fransa’dan Alpler’e kadar olan Müslüman akınları, Batı Hıristiyan dünyasıyla İslam dünyasını yüz yüze getirdi.

Arapça, Latince bilen Yahudiler Sicilya’da Polermo ve İspanya’daki Tuleytula’da kurulan çeviri okullarında görev almışlardır.

Avrupa Rönesans’ını İslam Rönesans’a bağlamak, hamasete değil, tarihsel bir gerçekliğe dayanır. Oliver Leaman, Adam Mez, Dimitri Gutas, Franz Rosenthal, Joel L. Kraemer gibi çağdaş araştırıcılar, Oryantalizmi felsefi ve bilimsel alana çekerek bu gerçeği kendi araştırmalarında açıkça dile getirmektedirler.

Bir zamanlar İslam dünyası kendi Rönesans çağından Avrupa Rönesans’ını doğuracak felsefe ve bilimin ana yurdu olmuştu. İslam Rönesans’ı XV. Yüzyıla kadar, gerileyerek sürdü. Ama başkasının Rönesans’ını doğururken, kendisi medeniyete veda etmiştir. İslam dünyası aleyhine, Batı’nın lehine olan yol ayrımı, iki yüz yıl öncesinden başlamıştır. Yaklaşık beş yüz yıldır ayrıldığımız yoldayız.

O halde çare nedir? Batı, İslam dünyası üzerinden Antik Felsefeye dönerek kendini yeniden kurduysa, İslam dünyası da kendi Antikçağı olan yitirilmiş Rönesans’ına tekrar bakarak kendini yenden kurmak zorundadır.

[1] Remi Brague, Age, s. 23.

[2] Bkz. H. Ziya Ülken, The Influence of Islamic Thought on the Western Civilization, A. Ü. İ. F. D., s. 1-30.

[3] Bkz. Friedrick Copleston, A History of Philosophy, s. 211-226.

[4] Friedrick Copleston, Age, s. 224-226.

[5] Friedrick Copleston, Age, s. 224.