Bir zamanlar İslam dünyası

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı...

Bir zamanlar İslam dünyası

İslam dini, 1400 yıllık tarihinde dönüm noktası diyebileceğimiz iki büyük olay ile karşı karşıya gelmiştir. İlki, Emeviler döneminde başlayıp, Abbasilerin ilk asrında doruk noktaya çıkan Helen kültürüyle çok sıkı bir alışverişe girmiş olmasıdır. Yaklaşık 300 yıl süren bu yoğun etkileşim döneminde başta Aristoteles, Platon ve Galen (Calinus) olmak üzere birçok Yunan filozofunun eserleri Arapça’ya çevrilmiş ve bir İslam aydınlanma geleneği ortaya çıkmıştır. Bu gelenek içinde Farabi, İbn Sina, İbn Bacce, İbn Tufeyl, İbn Rüşd gibi hem İslam hem de dünya düşünce tarihinde iz bırakan filozoflar yetişmiştir. Üstelik bu aydınlanma anlayışına itiraz eden başta Gazali ve onun hocası Cüveyni, kendisinden sonra gelen Fahreddin Razi gibi teologlar da kısmen bu aydınlanma geleneğinin düşünürleridir.[1]

İslam düşünce tarihinde IX. yüzyıl ile XII. hatta XIII. Yüzyıllar arasında kalan periyodun önemine hakkıyla vurgu yapmak gerekir. Salt ve mitolojilerinden oluşan zengin ve karmaşık bir mirasla karşı karşıya gelen Müslümanlar, çeviri etkinliği ile başlayan ilişki sürecini bilimsel eserlerin Yunanca’dan Arapçaya tercümesini yaparak başlatmışlardır. Daha VIII. Yüzyılın başlarında Halid İbn Yezid İbn Muaviye (öl. 708) tıp, astroloji ve kimyaya dair bazı eserleri Yunanca’dan Arapçaya çevirmiştir. Yine İslam dünyasının ilk önemli bilim adamı ise bu asırda yaşamış olan Cabir b. Hayyan’dır.[2] Amacımız İslam bilim adamlarını tek tek sıralamak değildir.

Ancak bu dönem, bilimsel tercümelerle başlamış, XIII. Yüzyıla dek sürecek bir İslam aydınlanma çağının ilk önemli işaretleri sayılabilir.

Başta Adam Mez ve Joel L. Kramer olmak üzere çağdaş araştırmacılar[3], İslam tarihinin bu dönemini haklı olarak “İslam Rönesans’ı ve Humanizmi Dönemi” olarak adlandırmaktadırlar. İslam düşünce tarihindeki bu birinci önemli olay, Müslümanların zengin bir felsefi ve dinsel kültürle yoğun ilişki içinde bulunduklarını, sonuçta gerçekten verimli ve orijinal bir düşünce sistemi kurmaya başladıklarını göstermektedir. Bu çağ, İslam Renaissance’ı ve hümanizmi çağı olarak adlandırıldığı gibi, Farabicilik çağı diye de bilinmektedir. İslam felsefesinin ilk sistematik filozofu Farabi ile başlayıp Gazali’ye, hatta İbn Haldun’a kadar devam eden bu tarihi süreç, aynı zamanda, Mutelize’nin büyük katkıları olan bir İslam Rasyonalizmi çağı olarak da isimlendirebilir.

Batı düşüncesinde Renaissance felsefesi ilk olarak insan sorunu üzerinde durmuştur. En temel sorun, insandır ve onun yeniden tanımlanmasıdır. “İnsan nedir?”, “İnsanın bu dünyadaki yeri ve anlamı nedir?” araştırılan, bilinmek istenen buydu. Hıristiyan Ortaçağ felsefesi böyle bir soruyu gerekli bulmamıştı. Çünkü Ortaçağ insanın ne olduğu, yeri ve anlamı aşkın bir yerden, Tanrı katından belirlenmişti. Renaissance’ın kendini dinden bağımsız kılan düşüncesi ise ilkin bu sorunu ele almış ve sorunun cevabını Antik felsefe kaynaklarına dayanarak bulmaya çalışmış olmasıdır.

Renaissance’da bu kaynaklar üzerinde bu amaçla yapılan filolojik çalışmalara, arama ve araştırmalara da hümanizma denir. Bununla birlikte hümanizma çok daha geniş bir anlamı ihtiva etmektedir. Yeni bir insanlık kültürünü gerçekleştirmeyi, insanca bir yaşayış ve düşünceye ulaşmak çabası, hümanizmanın temel amaçlarındandır.[4]

Bu değişimi kendi amaçlarına yararlı duruma getirmek için, bireyin bir kılavuza ihtiyacı vardı; o kılavuz da, eski Yunan ve Roma edebiyatında bulundu. Bunun içindir ki, daha sonra, İtalya’dan Kuzey Avrupa’ya değin yayılan bu değişikliğe toptan Renaissance, yani İlkçağ klasik kültürünün ‘yeniden doğuşu’ adı verildi. Ancak, klasik edebiyata karşı uyanan ilgi, yeni ülküler gösterip yeni görüşlere yol açarak, o harekete renk ve büyümesine hız vermiş olmakla beraber XIV. Yüzyılda başlayan düşünce ve anlayış değişikliğinin kendisini belirtmek için aldığı bir tarzdan başka bir şey değildi. Bu değişmenin asıl adı, işte bu hümanizmdir.[5]

Tanrı ve insan kavramları, daha sonra varlık, bilgi ve ahlak gibi felsefenin temel problemlerine yeni bir insan anlayışı getirecek şekilde, birbirini tamamlayan kavramlar olarak Ortaçağ’dan Renaissance’a geçerek hümanist tutum içinde bütünlüğe kavuşmuştur. Dolayısıyla Batı’da bile Renaissance ve Hümanizm, belki dinden bağımsız, ancak yine de dinle birlikte ortaya çıkmıştır denilebilir. Buna karşılık, bu hareketler, sanıldığının aksine, dine, Tanrı ve kutsala karşı kurgulanmış yapay düşünceler değildir.

Din ile otorite arasındaki gerilim, sistemli bir biçimde ancak XVII. Yüzyılda başlayacaktı. Hümanistler, ilahiyatçı otoriteye hasım olmadıkları gibi, dini dogmaların egemenlik iddiasına da karşı değildiler. Onlar, yalnızca, dünyaya karşı salt insani bir meraka gönül vermiş kişilerdi ve bütün ilgilerini o yöne çevirmişlerdi. En büyük önem eğitimin dünyevi yanına verilmişti; din ve ilahiyat ise, ayrı birer daireye konarak orada saklanıyordu.[6] Din ile yeni düşünceleri uzlaştırma çabaları, Renaissance dönemi düşüncesinin, bunları ayrı alanlarda tutmadaki ısrarı karşısında çözülüyordu.

Sanat tarihçisi Erwin Panofsky (1892-1968) bu noktayı şöyle belirlemektedir:

‘‘Hümanizm, Hümanitas sözcüğünün bu belirsiz anlamında doğmuştur. Bir akım değildir, daha çok bir tavırdır: İnsanın üstün onuruna olan inanç olarak tanımlanabilir. Bu inanç ve kanaat de bir yandan insan değerlerinin (akılcılık ve özgürlük) altının çizilmesine, öbür yandan insanın sınırlarının (yanılabilirlik ve zayıflık) tanınmasına dayanmaktadır. Bundan istenen iki şey sonuç olarak çıkıyor: Sorumluluk ve hoşgörü. İnsanı hayvandan ayıran olumlu yan, insana, akli düşünmeyi ve doğal zorunluluğun üstüne çıkarak özgür olmasını sağlıyor, ama aklı ve özgürlüğü aynı zamanda insanı sorumlu kılıyor. Buna karşılık, yanılma nedir bilmez Tanrı karşısında daima yanılabilir olarak kalması ve Tanrı’nın sonsuz gücüyle karşılaştırıldığında daima ‘zayıf’ gözükmesi, kendi soyunu hoşgörüyle yargılamasına yol açıyor. Ahlak felsefesinin önemli bir kavramı olan sorumluluk ile Hümanist felsefeden örneğin Rotterdam’lı Erasmus (1466-1536)’dan bu yana, Yeniçağ’da John Locke’a kadar gelerek tartışma konusu olan dini hoşgörü kavramı işte kaynağını burada bulmaktadır.’’[7]

Varlık, bilgi, değer, sanat, adalet, hakikat… gibi bütüncül kavramlar, felsefenin üç temel meselesi içinde hep tartışıla gelmiştir. İnsanlığın leh ya da aleyhinde olsun, bu kavramlardan hiç biri bugün ve yarın da tartışılmaktan uzak kalmayacaktır. Bütüncül kavram olmaları onların din ve metafizikle mutlaka iç içe ele alınıp anlaşılması ve değerlendirilmesi zorunluluğunu ortaya koymaktadır. Yani, felsefe ve din, ancak birbirleri ile doğal, zorunlu ve sürekli ilişki içinde bulunduğu müddetçe, insan, sözü edilen kavramlara belli anlamlar yükleyebilecek; her birini en azından kendi içinde bir bütün olarak görebilecektir. İslam’ın IX.-XIII. Yüzyılların arasındaki dönemde benzer bir sürecin yaşandığını söylemek mümkündür. İslam filozofları, Yunan felsefesinden etkilenmekle birlikte, gerek işlenen konuların zenginliği, farklılığı ve gerekse izledikleri yöntem bakımından, orijinal bir felsefe yaratmışlardır. İslam filozofları varlık, bilgi ve ahlakı, teolojinin sağladığı metafiziksel imkânlarla açıklamaya girişmişler; peygamberlik, öte dünya, Tanrı’nın varlığı ve birliği, Tanrı’nın evreni yaratması gibi, Yunan felsefesine yabancı konuları da bu imkânlara katmışlardır.

İslam Renaissance’ı diye bilinen bu dönemde, şiirden sanata, hitabetten gramere, mistisizmden hukuka ve nihayet dinden felsefeye uzanan fikri çabalar ve arayışlar, esasen insan meselesinin yeniden ele alınması; insanın dünyadaki yeri ve anlamının araştırılması ile yakından ilişkilidir. Batı Renaissance ve Hümanizmasına ancak XIV. Yüzyılda zemin hazırlamış olan insanın anlamı ve insanın dünyadaki ilgilerini temel alan araştırmalara, İslam düşünce tarihinin işte bu erken dönemine rastlamaktadır. Bu dönemin başlangıcında, henüz başka kültür ve medeniyet bloklarında bulunmayan bilimsel çalışmalar yapılmış, Meşşailik Mutezile’den gelen İslam Rasyonalizmini sistemleştirmiş, sufi yaşam pratikleri, başlı başına bir İslam ahlak medeniyetinin temellerini atmış, İhvan-ı Safa adı verilen İslam ansiklopedistleri, her türlü din ve mezhebe, İslam’ın insaniliği ve evrenselliği boyutundan bakarak hümanistik bir kültür yaratmıştır.[8] Ilımlı ve hoşgörülü bu kültürel ortam, İbn Mukaffa (v. 759), Beşşar İbn Bürd (v. 783), Ebu İsa el-Verrak (v. 909), İbn Ravendi (v. 911) ve Ebu’l-Ala el-Mearri (v. 1057) gibi özgür ancak aynı zamanda da fütursuz filozof ve ediplerin, yaygın dini anlayışı tahkir edecek raddeye kadar varan görüşleri, risaleleri ve söylemleriyle daha da renklenmiştir.[9]

Aynı tarihi dönem içinde büyük edebiyatçı ve filologların da yetişmiş olduğunu görüyoruz. Cahız ve kendisini ‘ikinci Cahız’ diye nitelendiren Ebu Hayyan Tevhidi (v. 1023) bunların en önde gelen örneklerindendir. Özellikle Tevhidi, bir edebiyatçı ve filolog olarak dikkatleri çekmektedir. Tevhidi’yi anarken onun filozof ve edip olan hocası Ebu Süleyman Sicistani’yi de hatırlatmak gerekir. Sicistani de İslam hümanizmi ve akıl çağının en önemli mimarlarındandır.[10] Tevhidi’nin kendi yaşam pratikleri, hayat görüşü ve nihayet insan meselesine yaklaşımı, onu sıradan bir edip, yüzeysel bir filozof olmaktan çıkarmaktadır. Kısacası İslam Renaissance’sı olarak adlandırılan bu dönemde din, ahlak, siyaset, edebiyat, gramer, linguistik bilimler başta olmak üzere, Tanrı, akıl, vahiy, nefs, bilgi, varlık… gibi temel felsefe sorunları hiçbir sınır tanımadan irdelenmiş; insan varlığı ve onun Tanrı ile ilişkisi üzerinde durulurken bu bilimler ve kavramlara yüklenen külli anlamlar yol gösterici olmuştur. Bu dönemde bir Farabi’yi filozof olmak yanında aynı zamanda bir edip ve filolog olarak görmek mümkündür. Örneğin Ebu Hayyan Tevhidi de “filozofların edibi, ediplerin filozofu” diye adlandırılarak[11], dönemin, insan ve ona ilişkin meselelerinin nasıl bütüncül bir hakikat olarak ele alındığı vurgulanmak istenmiştir. Bu çağlar edebiyat, şiir ve insan bilimlerinin yoğun olarak işlendiği kesitin adıdır.[12]

İslam düşünce tarihinde akılcı ve hümanist karaktere sahip bu dönemin diğer bir adı da ‘Farabicilik’ diye bilinir. Gerekçeler aynıdır. Ian Richard Netton, Farabi’yi Ortaçağ İslam düşüncesinin tüm gelişim süreci içinde yer alarak entelektüel bir öğreti geliştiren kişi olarak tanımlamaktadır. Ona göre, Farabi’nin doğduğu yıl olan 870’den, Tevhidi’nin öldüğü yıl olan 1023’e kadarki dönem, ‘‘Farabicilik Çağı’’dır.[13] Ancak bize göre Farabicilik Çağı, XI. Yüzyılda değil, İbn Haldun’un yaşadığı XIII. Yüzyılda sona ermektedir.

Bu çağda bağımsız fikirler ve ilgiler bulunur. Edebiyattan sanata, felsefeden dine ve filolojiden astrolojiye kadar tüm çeşitliliği ve aykırılığı ile felsefi kültürün yaygınlığı göze çarpar. Tek tek fikir sistemlerinden ziyade bağımsız ve bireysel düşünce dünyaları vardır. Bunun için de, en Hıristiyan’ından Yahudi’sine, peygamberliği gereksiz görenden vahyi saçma kabul edenine kadar her türlü fikir ve inanç mevcuttur. İslam Rönesans çağı, özgürlükler ve insan merkezli bir çağdır.

Bağımsız düşünce ve ilgileri isteklendiren etmenler ise ‘akla teslimiyet’ ve ortak bir ‘antik ilimler’ sevgisidir. Dolayısıyla İslam Renaissance’ındaki felsefi araştırmaların programı geniş ölçüde hümanistiktir. Kindi’nin insani ilimler (el-Ulumu’l-İnsaniyye) adını verdiği ilimler, el-Ulumu’l-Evail yani antik ilimler, insanlığın ortak malı olarak görülmüştür. Örneğin felsefe ve özellikle mantık insanlık içindi. Sicistani ve Tevhidi’nin de belirttiği gibi, gramer belli bir millette ait olabildiği halde mantık, her ırk ve milletten, herkesin ortak malıdır. Nitekim bu çağdaki felsefe meclislerinde Müslüman, Hıristiyan, Yahudi vs. her din ve ırktan insanlar vardı.[14] Meclisler hem ilim ve ilgiler, hem de farklı din ve kültürlere mensup insanlar bakımından türdeş olmayan bir yapıda idiler.

Görüldüğü gibi, İslam düşünce tarihi bu özellikleriyle geçmişin ‘İslam Renaissance’sı adını almaktadır, yargısı abartılı olmasa gerektir. Bugün ise, günümüz İslam düşünce anlayışının ‘Antik çağı’ olabilecek konumda bulunmaktadır. İşte İslam dünyasının 14 asırlık tarihi süreci içinde karşılaşmış olduğu bu ilk önemli olay, XIII. Yüzyıldan bugüne ve yarına, İslam düşüncesinin tarihinin sürekliliği boyunca hep referans kaynağı olarak yaşamayı sürdürecek gibi görünmektedir.

Siyasal İslamcılık, İslam Rönesans’ına sırt çevirerek redd-i miras yapmaktadır. Dincilik, insan merkezli bir düşünceyi yapay bir tanrısallık propagandasıyla gölgelemekte; redd-i mirasın boyutlarını, Türk tarihi ve kültürünü yadsıyacak, Türklüğe yabancılaşacak kadar genişletmeyi yeni bir referans kaynağı olarak dayatma yolundadır.

[1] Bkz. Yasin Ceylan, Yeni Yüzyılda Müslüman olmak, Doğu Batı, Yıl: 3, Sayı: 10, Şubat 2000, ss. 53-162.

[2] Daha geniş bilgi için bkz. Şafak Ural, Bilim Tarihi, Kırkambar Y., İst. 1998, s. 161-208.

[3] Örneğin bkz. Adam Mez, Onuncu Yüzyılda İslam medeniyeti İslam Rönesansı, Çev. Salih Şaban İnsan Y, İst. 2000; Joel L. Kraemer, Philosophy in the Renaissace of Islam, Leiden E.J. Brill, 1986; yine Kraemer’in Humanism in the Renaissance of Islam, Leiden 1980.

[4] Macit Gökberk, Felsefenin Evrimi, MEBY., İst. 1979, s. 39.

[5] John Burry, Düşünce Özgürlüğünün Tarihi, çev. Durul, Bartu, Erdini Yayınevi, İst. 1978, s. 65.

[6] Bkz. John Burry, a.g.y.

[7] Önay Sözer, Felsefenin ABC’si, Kabalcı Y., İst. 1995, s. 31; Şafak Ural, Bilim tarihi, 211-254.

[8] Daha geniş bilgi ve değerlendirmeler için bkz. Şahin Filiz, İhvan-ı Safa risalelerinde İnsan Problemi, Konya 2000.

[9] Bkz. Macit Fahri, İslam Felsefesi Kelamı ve Tasavvufuna Giriş, Çev. Şahin Filiz, İnsan Y., İst. 2000, s. 54-57.

[10] Joel L. Kraemer, Philosophy in the Renaissance of Islam, Leiden E.J. Brill 1986, s. 10, 43-44; 311.

[11] Bkz. Ebu Hayyan et-Tevhidi, el-Mukabesat, thk. Ve neşr. Hasan es-Sendubi, Kahire 1929, s. 11 (Sendubi’nin Girişi)

[12] Ahmed Emin Zuhru’l-İslam, D. Kitabi’l-Arabi, Beyrut, tarihsiz, I/132-133.

[13] İan Richard Netton, Al-Farabi and His School, Routledge London and New York 1951, s. 1.

[14] Hanifi Özcan, Ebu Hayyan et-Tevhidi Bir Ateist midir?, D.E.Ü. İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı: VI, İzmir 1989, ss. 485-503.