Biraz dertleşelim

Biraz dertleşelim

CHP'nin özerklik sözü üzerine iki sert yazı yazdım, HDP'li ve Fetöcü troller Ekşi Sözlük üzerinden saldırıya geçti. Arkadaşın biri üşenmemiş bana yapılan küfürleri başlıklar altında toplamış, beş-on tanesini sıralayayım: Deli. A Haber Kafası. Derin Devletçi. Yavşak. Paranoyak. Faşist Solucan. AKP yalayıcısı. A Haberde Çalışmak İçin Rol Yapan Meczup. Salya Saçan. Şuursuz. .iklenmeyen Adam. Kuyruğu Hükümete Kaptırmış.

Böyle gidiyor.

Binlercesinden sadece beş on tanesinin başlığını verdiğimiz bu laflar 2020 tarihinde iki-üç gün önce söylendi.

Şimdi dönelim 2011-2012, çözüm süreci Habur-Oslo-Akil adamlar günlerine. Çözüm sürecine karşı çok sert yazılar yazıyor Halk TV'de konuşma yapıyor karşı çıkıyordum, inanın ve yine çok yalnızdık.

Fetöcü ve HDP'li bu tröller O ZAMANLAR AKP'nin yanındaydı, sıkı durun.

Bu saldırılarda bugün kullandıkları iftira linç dilinin daha katmerlisini ve daha fazlasını o yıllarda yine bana karşı kullandılar.

Bugün bu küfürleri yapan HDP'li tröller o zamanlar AKP'yi yere göğe koyamıyor, AKP'ye ve çözüm sürecine karşı çıkan bizleri de akıllarınca yine bugünkü gibi itin .ötüne sokmaya çalışıyorlardı.

Akıllarınca sizden dünyada kalmadı, deyip aşağılıyor, liberaller-AKP'liler-Fetö'cüler ve HDP'liler birlikte ekranlarda Habur çadırlarında eğleniyorlardı.

Üstelik o zaman sayıları daha kalabalıktı çünkü AKP'liler de bu tröllerle beraberdi.

Aradan 8 yıl geçti, açılımcı'lar taraf değiştirdi gelip CHP'ye yerleştiler!

Ama iftira karalama küfür ve saldırıları hiç değişmedi.

Dikkat edin, yıllar önce AKP de aynı .oku yediği için AKP medyası da CHP'nin açılım sözüne karşı sesini çıkartmıyor, şöyle okkalı bir karşı çıkış yapmıyor, yapamıyor.

O halde?

Toplayalım hem CHP hem de AKP 'çözüm süreci' ihanetine imza attı!

O halde 'açılım' belasına karşı kim ses çıkartacak?

Çünkü sekiz yıl önce güya çözüm sürecine karşı çıkanlar da o günkü Cumhuriyet Gazetesi, ODA TV, vs. bugün sessiz kalıp destekleyince şahit olduğunuz üzere meyhanede yalnız kaldık.

Üzülecek bir şey yok, yazarlık budur, AKP de olsa CHP de olsa, feriştahı olsa, demokrasi ve sosyal fikirlerimiz değişir ama toprak bütünlüğü konusunda asla zırnık fikrimiz zikrimiz değişmez.

Toprak bütünlüğü hassasiyeti değişenler ancak çıkarla parayla suç ortaklığıyla ya da bulundukları yer ve zemin ve bina ve işyeri ve zamanla fikirleri değişenlerdir.

Saldırıda bulunan genç arkadaşlar hızlarını alamayıp sormuşlar: Sen kimsin?

Üstüne bastın, lafı tam da buraya getireceğim, Hadi bol keseden kıyaslayayım ülkenizde toplam beş on tane bulmanız mümkün değildir, bağımsız yazarım.

İlk kitaplarımı yazdığım günleri baz alırsak kırk yıla giren yazarlığım sürecinde 'metinlerime' kimseye dokundurtmadım.

Yani patron, genel yayın müdürü, örgüt, parti, arkadaş grubu, baskı grubu, site yöneticileri, editörler, vs. hiç kimse kırk uzun yıldır yazdığım tek yazıya karışamadılar. Sıcağı sıcağına kırk yılın her haftasına ayına düşen yazılarım kişiliğimin gelişmenin siyasi fikirlerimin birebir karşılığıdır. Silinmemiştir, kimse çıkartmamıştır, değiştirilmemiştir, üzerinde oynanmamıştır, hatası eksiği, güzelliği, bazen canımı sıkan gözümden kaçmış oturmamış çirkin cümleleriyle, dobralığıyla meydan okumasıyla hepsi benimdir. 

Parayla holdingle şirketle reklamla işim hiç olmadı ve en ağır sansür ve yasakları yememe ve en çok kovulan yazar olmama rağmen mesela toprak bütünlüğü ve bir çok konuda yazdıklarımdan tek bir gün geri adım atmadım.

Fetö ve Çözüm Süreci gibi ihanetlere sessizliğimle ya da bulaşmayarak ya da oralı olmayarak ya da uzaktan izleyerek ya da bana ne diyerek ya da zaman değişti diyerek ya da bütün ülke AB'ye girmeyi yüzde 80 çoğunlukla desteklediği günlerde vb. dahi toprak bütünlüğünden Fetö'ye karşı yazmaktan zerre geri adım atmadım.

Mesela Süleyman Şah Türbesi taşındığı günlerde başbakan Davutoğlu'ydu, Kılıçdaroğlu türbeyi taşıyanlara o günlerde 'vatan haini' diyordu?

 Innn ınnn, gelelim bugüne, bugün Davutoğlu'na 'dostlarım' diyor.

Kardeşlerim, 2012'li yıllarında da söyledim, küreselleşmeye tapıyorlardı, bazı müslümanlar İngiltere'ye gidip camilerde kimse karışmadan namaz kıldıkları için 'özgürlük' işte bu deyip yüksek demokrasisinden dolayı İngiltere'yi kendilerine 'hür vatan' kabul ediyor, küreselleşme işte müslümanları böyle coşturuyor konuşturuyordu.

Oysa bizim Kabemiz topraktır. Toprak yoksa, esirsiniz, onurunuz gururunuz kişiliğiniz insanlığınız hiç yoktur. Mesela Kabe düşman işgalinde kalırsa Kabe düşmandan alınmadan müslümanların kıldığı namaz olur mu?

Başına vurulup elinden toprağı alınan insanların haysiyeti kimliği tarihi hiç yoktur. İngiltere'de camiiye gidip İngiliz demokrasisine övgü düzenlere karşı bugüne kadar söylediğim çok açıktır: Seccadenizi serecek toprağınız yoksa, iman ve inancınızın ilk hedefi ilk savaşı bağımsız yaşayacak bir toprak parçasına kavuşmak için mücadele etmektir.

İngiliz Kraliçesi'ne and içip kıldığınız ya da vatan haini PKK'nın gölgesinde kıldığın namaz, namaz değil, esarete köleliğe rıza göstermektir, vatan bölünmez, Mete'den beri ruhumuza işlemiş, o yıllarda da bunları defalarca yazdık.

Bir Cumhuriyetçi olarak bugün de yarınlarda da aynı yerdeyiz.

Ancak seçim-ittifak-demokrasi-barış vs. başlıkları altında Cumhuriyet Gazetesi, ODA TV, Tele 1, Halk TV, Sözcü vs. gibi gazeteler toprak bütünlüğünü kumar masasına-ittifak'a-seçim matematiğine göz göre göre alet edebiliyorlar ya da bu el altından dizayn-proje siyasetine sessiz kalabiliyorlar.

Çünkü yazıp-çizdikleri gazete ve siteler bir güç'ün kontrolü-baskısı altında, isteseler de yazamazlar, isteseler de bağımsız kimliklerini böyle kritik-acil zamanlarda ortaya koyamazlar, bir çok dürüst ve onurlu yazarın buralarda sıkışıp kaldığı baskı yiyip ağzını açamadığı açıktır.

Kardeşlerim, dünyanın en zor şeyi bağımsız yazabilmek, bağımsız kalabilmektir, çünkü yazıp çizdiğiniz her şey ya patronaj ya manipüle (kasıtla yönlendirme) çetelerinin baskısı altındadır.

Siz bağımsız değilseniz ülkeniz bağımsız olamaz, siz bağımsız değilseniz bağımsızlık mücadelesi veremezsiniz.

Leman Dergisi'nde yüzbinlere varan trajla 12 yıl ödün vermeden tek kelimemi editöryaya kestirtmeden fırtınalar gibi taşkın sular gibi yazdım.

SKY'de izlenme rekorları kıran eyvallahsız 130-140 program yaptım, tek birine makas attırmadım.

ART'de Balyoz sürecinde konuşulacak hiçbir yer yokken 160'ın üstünde her biri bir buçuk saat program yaptım, tek bir kelimemi sansüre makasa teslim etmedim.

Halk TV'de meydan okuya okuya150'nin üstünde programıma dokundurtmadım, ama, Gezi Günleri'nde kendini artık güçlü hisseden HALK TV yönetimi onlarca programımı yarıda kesti ya da yayınlamadı.. Ve Sarıgül ve Ekmeleddin'i eleştirdiğim için kovdu.

Ulusal Kanal'da seri tutuklamalar gaz bombaları altında ikiyüz'ün üstünde program yaptım, tek birine karışılmadı.

ODA TV'de üstelik Fetö işgali sürecince 10 yılı aşkın edebiyat tarihinin en ağır yazılarını yazdım, tek bir satırıma dokundurtmadım.

Ve hiç birinden ben şu parayı isterim diye pazarlık hiç yapmadım. Ve hepsinden aldığım para kapıdaki güvenlik görevlisinden fazla hiç birinde olmadı.

Neden?

Bağımsızlığımı korumak için!

Başta Fetö süreci ve çözüm sürecinde AKP'ye yazdığım ağır kaldırılmaz yazıları bugüne kadar yazabilecek kimse çıkmadı, benim kadar da mahkeme kapılarına kimse gitmedi, kullandığım jargonu bugün dahi korkudan kimse ağzına alıp tek satırını yazamaz.

Kaba bir hesap yapalım, CHP'li tüm vekillerin alayından daha çok konuştum ve yazdım, TV programları bine yakın, yazılarım otuz cilt kitaptan fazla.

Hepsini, şaşırmayın, ülkem adına değil vatanseverlik kahramanlık adına hiç değil, kişisel gururum adına yaptım.

Çünkü, 'gururu' olmayan insanların ülkesi de olamaz. Onurunuza düşkün değilseniz bağımsızlık mücadelesi veremezsiniz.

Onuruna düşkün insanlar düşman gücünü silahını büyüklüğünü hesap etmez.

Onuruna düşkün insanlar 'para' hesabı yapmaz.

Çıkar hesabı ittifak hesabı matematik iyi geçineyim hesabı hiç yapmaz.

Evren döneminde aynı yazıları bugünden daha sert ifadelerle yazdım, Özal döneminde dillere destan daha ağırlarını yazdım, Demireller, Tansular döneminde daha fecilerini yazdım, mafya tehdidinden aylarca evimden çıkamadım ve AKP dönemi aralıksız yirmi yıl tek bir gün hafta geri adım atmadan uçsuz bucaksız seriye bağlanmış şekilde yazdım, ve iktidarın 2007 yılında ilk kovduğu yazar oldum.

Ne oldu, zoru gören bir çok arkadaşım yıldı, geri çekildi, kayboldu, ne oldu, kendimize yakın bildiğimiz bir çok site dergi gazete aman bize birşey olmasın deyip yön değiştirdi, dönüştü, ne oldu, etrafımızda korkudan arkadaş yakın kalmadı. 

'Hepsi' demek ne kadar genelleyeci bir gerçek! Bu 'hepsini' test etmek için o halde bu arkadaşlar çıkıp 'toprak bütünlüğünden yanayız' desinler ya da İmamoğlu'nun Ziraat bankası genel müdürünü geçmişini ve hesaplarını açıklasınlar.

Kardeşlerim, bir yazar bir insanın kendine soracağı en büyük felsefi-varoluş sorusu şudur! Dünyaya bir kere geldik. İkinci bir game-over şansımız yok. Neysek o'yuz. Neysek o olacağız.

Bu tek mucizevi şansınızı ölümüne dibine kadar kovalamak zorundasınız, size verilen kaderi-imkanları sonuna kadar dört nala kırbaçlamak zorundasınız.

Taşıdığınız hayatın ve bedenin mucizelerini tanımak zorundasınız; önünüze bilmediğiniz korktuğunuz tırstığınız ama geri atmadığınız hayretler mucizeler içinde kapılar içinde kapılar açılır ve o kapılara kafa omuz vura vura kişiliğiniz değerleriniz sanatınız insanlığınız başkalaşır dönüşür ve gelişir.

Yoksa onun bunun kulu kölesi müridi adamı tayfası kahyası olursunuz.

Ama bir insan olarak 'kendiniz' olamaz ve insanın biyolojik gücünü varlığını azmini hırsını durdurulmazlığını pes etmezliğini geri adım atmazlığını şahsınızda ortaya çıkaramazsınız, çıkartamayınca insanı tanıyamazsınız. Size anlatılan ve dayatılanlara sessiz kalıp yaşadığınız dünya hayat coşku neşe olmaktan çıkar, işkenceye sefil teslimiyete dönüşür.

Bir mucizevi örnek! Bu tarihler bilmem niye size başka türlü okutulur?

Osmanlı Orduları topyekün teslim olmuş, İngiliz ve Yunanlar ülkeyi işgal etmeye başlamış. Sekiz yıldır Trablusgarp Hicaz Kafkasya Çanakkale ve Balkan Savaşları'ndan beri savaşan Anadolu halkının gücü takati kalmamış, üstüne padişahları da bırakıp kaçmış.

Ve İngilizler İstanbul'a yerleşmiş ve 390 binlik Yunan ordusu İzmir'e çıkıyor.

O güne gidin ve siz Anadolu'nun bir yerindesiniz.

Dünyanın ve tarihin en büyük güçleri, gemileri, askerleri, silahlarıyla ülkenize çıkartma yapıyor.

Ve siz de normal akılda normal zekada güçte bir insansınız!

Bu durum karşısında ne düşünürsünüz?

Kardeşlerim, bugünden, sonuçtan bakmayın olaya, bu kadar büyük düşman gücü karşısında her normal insanın vereceği ilk tepki kaçmayı düşünmektir.

Elde yok ayakta yok, askerleriniz üniformaları sökmüş silahları teslim etmiş teslim olmuş, cephane yok, ordu yok, devlet yok, ailenizin bütün erkekleri ya Hicaz'da ya Çanakkale'de ölmüş..

Bu durumda en normal en sağlıklı en insani verilecek tepki, kaçmak'tır.

Ya da insanlarımız kaçsa ya da teslim olsaydı bugün bu insanları bugün korkaklıkla suçlayamazdık, çünkü, düşmanın devasa gücü ve harabe Anadolu'nun vahim manzarası ortada?

İddia ediyorum, kaçmak ve teslim olmak, ucuz ve kolay olduğu için değil, başka hiç bir şans olmadığı için o günler için o vaziyet içinde 'normaldi'.

Yani düşman gücünü hesap edip akıllı ve mantıklı davranan Vahdettin'di, devasa düşman gücünü gördü hiç bir umut kalmadığını anladı ve gitti.

Peki bu insanlar komutanlar neyine güvenip bu devasa düşman gücüne karşı direnmeyi seçtiler?

Mesela Atatürk ve silah arkadaşları kaçıp Yeni Zelanda'ya yerleşseydi bugün ne diyebilirdik?

Direnmeleri savaşmaları karşı çıkmaları bu büyük düşmanı bu fakru zaruretle durdurmaları imkansızdı, diyecektik, zaten I. dünya savaşını kaybetmiş ve mağlup olmuştuk, diyecektik.

Bugünden baktığımızda kabul edelilim düşmana bu yokluk içinde karşı koymak büyük bir delilik hali, akıl mantık hesap dışı hakikaten mucizevi bir insan direnişidir!

Daha ötesini konuşalım, bu insanların hepsi istiklal savaşının ilk günlerinde kazanacaklarına dair umutları da hiç yoktu, ama hepsi istisnasız ya İstiklal ya ölüm yani  'vatanı savunacağız'  diyordu.

Nasıl? 'Öleceğiz', ölmekten başka şansımız yok, diyerek, bu mantık hesap kitap işi mi?

Ya İstiklal Ya Ölüm düsturu buydu, çünkü toprağınız işgal edilirse zaten öleceksiniz.

Yani bu tarih felsefesinden çıkartacağımız ders söz konusu vatansa hesap kitap mantık matematik olmaz, ölümüne savunacaksın.

O günlerin ruh halini bugüne bağlamak için savaşın başka bir cephesine geçeyim.

İngilizler Süveyş'te Çanakkale'de ve Kurtuluş Savaşı'nda cephelerde askerlerimizin üstüne uçaklardan savaştan soğutmak yıldırmak kafalarını çelmek için propaganda bildirileri attılar.

Ne yazıyordu bildirilerde! Özetle şunları diyorlardı: 'Sizi esir değil misafir edeceğiz. Bakın misafir ettiğimiz arkadaşlarınız (fotoğrafta esir kampından Türk askerlerinin nargile içtiği, yan gelip yattığı, keyifli pozlar gösteriliyor). Hepiniz ailelerinize kavuşacaksınız.

Şunlar da yazıyordu, bakın misafir ettiğimiz arkadaşlarınız neler yiyor (fotoğraflarda esir Türk askerleri et kuzu pirzola çikolata yiyor).

Ne yazıyordu bildirilerde, içecek suyunuz giyecek elbiseniz kalmadı, (fotoğraflarda çok temiz giyinmiş esir Türk askerleri ve suyu bol havuzlarda yüzen esir askerlerimiz)...

Yani İngilizler savaşan Türk askerine yemek, içmek, kuzu, nargile, temiz giysi, esir kamplarını misafir gibi ağırlandığı oteller, ve adlarına 'esir' değil kasten 'misafir' tanımları, ve ballı börekli vaadler, vaadler, vaadler... sunuyorlardı.

Tarih işgalci İngilizler'in bu bildirilerini İngiliz propagandaları başlığıyla kitaplarını yazıyor: (Birinci Dünya Savaşı'nda İngiliz Propagandası.)

Bu bildirilere göz gezdirince bugünkü çözüm süreci ve özerklik vaadi karşısında CHP'li seçmenlere söylenen vaadlerle ister istemez kıyaslıyor insan, sanki hiç bir şey değişmemiş.

PKK'ya özerlik verirsek, ne mi olacak, barış gelecek, demokrasi gelecek, ülkenin en büyük sorunu bitecek, ekonomimiz büyüyecek, yabancı yatırım gelecek, ülkenin önü açılacak...

Oysa İngilizler Süveyş'de esir aldıkları Türk askerlerinin gözlerini Mısır'da esir kamplarında köreltti ve on yıl gibi uzun süre hatta yirmi yıl kalanlar var esir kamplarında bin türlü bulaşıcı hastalığa kurban oldu. 

Gerçek bu, çözüm süreciyle yeniden palazlanan PKK'nın etnik temizliğine şahit olacaksınız, İstanbul'a kadar varan iç savaş görüntüleri sahne alacak, ama, CHP içindeki 'propaganda' hiç de böyle değil.

PKK'ya ülkenin bir yarısını verirsek, oh gel keyfim, nargilemizi alacağız, etler kuzular yiyeceğiz, Kandil'den başımıza demokrasiler özgürlükler yağacak, havuzlarda birbirimizin yüzünü sular sıçratıp eğleneceğiz.

Şöyle diyorlar, ey CHP'li vekil ey CHP'li seçmen, toprak bütünlüğü gibi Tek Parti dönemi hastalıklarını bir kenara bırakırsan, milli gelirimiz kişi başına otuz bin dolara yükselecek, yabancı yatırımcılar her birinizin kasabasında fabrikalar açacak, bir ağaç gibi hür bir orman gibi kardeşçe yaşayacağız, herşey güzel olacak.

CHP'nin kendi seçmenine söyledikleri cephelerimize İngilizler'in attığı karşı propaganda bildirilerine, neden bu kadar benziyor?

Çünkü bu süslü yalanlarla düşman bizden yine toprak istiyor, yine etnik iç savaşa tutuşup gücümüzü kırmak halsiz çaresiz dayatmalara ülkemizi ve siyasetimizi açık hale getirmek istiyor.

Vahdeddin'in düşman gücü karşısında  mantık aritmetik hesabı neyse CHP'nin seçimler için akıl mantık aritmetik hesabı tıpkısıdır,  propagandaları aynı, bindikleri gemi aynı İngiliz gemisidir.

Matematik olarak kesin mantıklı görünen hesap kitap her zaman doğru siyaset değildir. Özellikle memleket bahsinde.