Bölüşüm ve istikrar

Bölüşüm ve istikrar

1970’lerden bu yana, hem global krizlerin (1970’lerde pertrol fiyatları, 80’lerde yüksek enflasyon ve borç, 90’larda Sovyetler’in dağılması, 1997 Güneydoğu Asya krizi ve son olarak 2008 Büyük Resesyon) hem de yerli-milli krizlerin ekonomimiz ve toplumsal hayatımıza verdiği zararlar süregeldi. 100 yıllık aralardan sonra bu döneme denk gelen global ekonomik kriz ve salgına ek olarak, bugün jeopolitik risklerin artan etkileriyle de karşı karşıyayız, üstelik de siyasi istikrar addedilen 18 yıllık tek parti siyasetleri sonucu.  

En az son 10 yıldır, bilimsel birikimi ve liyakatı hiçe sayıp aklı selim her uzmanın önerilerine kulak tıkayan ekonomi yönetimi, yabancı yatırımcılara rehber konumundaki kredi derecelendime kuruluşu Moodys’in Eylül ayında Türkiye’ye verdiği ‘yatırım yapılamaz’ anlamına gelen B2 notunu da dış güçlerin bize karşı bir harekatı olarak yorumladılar. Bu yorumda haklılık payı olabilir, ancak ekonominin ‘pik’ yaptığı açıklamasının, ya da iki yıldır her gelecek ay ve çeyreğin öncekinden daha iyi olacağını söyleyip hep de yanlışlanan söylemlerin artık ciddiye bile alınmadığı; eriyen döviz rezervlerinin; orta ve uzun vadeli bir iktisadi gelişme vizyonunun olmadığı bir ortamda kredibilite kaybının ve ekonominin yönetilemediği savının aksini tartışmak zordur. 

İyi bir ekonomi yönetimi, kısa vadeli politikaların uzun vadeli hedeflerle uyumlu olması şeklinde olur. ‘Büyük ve güçlü’ bir devlet, istikarlı büyüme, istikrarlı büyüme ise adil bölüşümle olanaklıdır. Aslında büyük ve güçlü devlet iddiasında, görece ‘büyük ve güçlü’ olma hırsının bireysel temelleri görülebilir, ki her ikisi de toplumun bütünsel mutluluğuna, birliğine ya da ülke istikrarına ilişkin doğru bir şey söylemez.  

İktidar çevresinde sıklıkla Türkiye Cumhuriyeti ile hesaplaşma olarak dillendirilen hedefe ulaşmak için, Cumhuriyetin yetiştirdiği eğitimli ve tam bağımsızlık yanlısı aydın kesim ötekileştirilirken, hızlı büyümenin ve hızlı toplumsal dönüşümün yolları olarak da inşaat sektörü ve bir yandan eğitimsizleştirilirken bir yandan da güvencesizleştirilen işgücü öncelikleri öne çıktı. İşte bu öncelikler istikrarsızlığın tam da reçetesiydi, iktidarı destekleyecek kesime rekabet dışı büyük miktarlarda kaynak aktarılırken, fırsatlara erişimi kısıtlanmış nahif bir kesim de yaratarak sınıflı bir topluma giden yoldu.  

2000’ler öncesine göre düşen enflasyon ve sıcak parayla döndürülen ekonominin, göreli bir istikrar dönemi olarak algılanması yanlıştır. Çünkü, azalan işgücüne katılım oranı, artan işsizlik ve yoksulluk oranları, eğitimin özelleştirilmesi, artan hanehalkı borcu ve ihalelerde kayırmalar toplumdaki potansiyel istikrarsızlığı ciddi biçimde artırmıştır; kamuya güvenin yitişi, iktisadi sürdürülemezliğin hem sonucu hem de sebebidir. 

TÜİK verilerinden oluşturduğum aşağıdaki grafik, inşaat sektötünün toplam katma değer içindeki payının en çok attığı dönemde en zengin yüzde 5’lik kesimin gelirinin en fakir yüzde 5’e oranının da nasıl arttığını gösteriyor. İnşaat sektörünün gelirden aldığı pay 2019-2009 döneminde yüzde 51 oranında artarken, tarım sektörünün aldığı pay ise yüzde 25 düşmüş. Gelir dağılımında görülen geçici iyileşme ise 2014 sonrası yine bozulmuş; 2018’de en zengin %5’lik kesimden ortalama biri en alt kesime göre 25 kat daha fazla kazanmış (asgari ücreti baz alırsak, bu %5’lik en zengin kesimin aylık gelir ortalamasının 50,000 TL olduğunu gösteriyor...varın en üst yüzde 1’in gelirini siz düşünün, çünkü TÜİK bu veriyi yayınlamıyor). 

Pandemi ile bu trendlerin bir miktar düzelmeye başladığı söylenebilir. Ancak ekonominin sürdürülebilir büyüme potansiyeli ve toplumun sağlığına kavuşması, yönetim zafiyetlerini de giderecek temel bakış açısı değişimi ve kurumsal yeniden yapılanma ihtiyacını açıkça ortaya koymaktadır.