Boşluğu doldurmak

Yavuz Alogan yazdı...

Boşluğu doldurmak

Doğa ve siyaset boşluk tanımaz. Doldurmak istemediğiniz ya da çok isteyip de hamle edemediğiniz boşluğu dolduran birileri mutlaka çıkar.

Sürmediğiniz tarlayı yabanî otlar, çalılar, dikenler kaplar. Zamanında uzun vadeli, gerçekçi bir strateji oluşturmadıysanız, istediğiniz yere varamazsınız. Gözünüzü diktiğiniz hedefe başkaları ulaşır. Tutarlı değilseniz kimse size güvenmez.

Aslında bunlar bilinen şeyler.

Prof. Dr. Sencer Ayata’nın T24 sitesine (15.10.21) verdiği mülakatı okurken bu “boşluk doldurma” meselesi aklıma geldi.

Ayata, 1980’den sonra uygulanan ve bütün dünyayı etkileyen neoliberal politikaların Latin Amerika ülkelerinde hoşnutsuzluğa ve kitlesel patlamalara yol açtığını, merkez partilerin hızla yıprandığını, kıtanın pek çok ülkesinde sol partilerin seçimle işbaşına geldiğini, “pembe sol” olarak bilinen bu dalganın 2000-2015 arasında on beş yıl sürdüğünü anlattıktan sonra, “benzer siyasî ve ekonomik koşullar Türkiye’de İslamcı hareketten doğan bir sağ partiyi (AKP) iktidara taşıdı,” diyor.

12 Eylül’ün sosyal demokrasi dâhil bütün solu ezerek yarattığı derin boşluğu, en kaba şeriatçılık ile neoliberal iktisat politikalarını harmanlayan fakat bunu yaparken kusursuz demokrasi ve AB standartları vaat eden AKP’nin, bir tür “sol popülizm” söylemi geliştirerek doldurduğunu anlıyoruz.

Peki bu arada sosyal demokrasi ne oluyor?

Ayata, “1980’li yıllarda uluslararası bir ideoloji hâline gelen neo-liberal dalganın karşısında durmak solda ve sağda birçok kimse tarafından adeta imkânsız gibi görülüyordu,” diyor.

Aslında sosyal demokrasinin “sosyal” olmaktan çıkarak liberalleştiğini anlatıyor. Burada kibar bir ifade kullanıyor: “Neoliberal ekonomi politikaları ile sosyal politikalar arasında yeni bir denge kurmaya çalıştılar.” Çok güzel!

Peki denge kurmak için ne yaptılar?

“Örneğin eğitim, asgari ücret, yoksullukla mücadele gibi alanlara müdahale ederek neo-liberal politikaları frenlemeyi düşündüler,” diyor Ayata. Buradaki “düşündüler” sözcüğü çok önemli. Zira dünyaya şöyle bir göz attığımızda, sosyal demokratların Türkiye dâhil hiçbir yerde düşündüklerini yapamadıklarını, iktidara yaklaşıyormuş gibi göründükleri her yerde neoliberalizmi frenlemek şöyle dursun, ona gaz verdiklerini, sağ liberalizmi taklit ederek iktidar aradıklarını, parasal imkânların onları mıknatıs gibi kendine çektiğini görüyoruz.

Sosyal demokratlar, denge kurmaya çalışırken, “sert yanlarını yumuşatmayı, törpülemeyi, insanîleştirmeyi” denemişler! Fakat onlar insanileşmeyi denerken, neoliberal politikalar potansiyel sol muhalefetin altını oymuş, tabanını yok etmiş: “Sendikalar zayıflatıldı. Sonuçta sosyalist ve sosyal demokrat partilerin sosyal, örgütsel ve ideolojik dayanakları önemli ölçüde değişti.”

Ayata, sosyal liberalizmin sembol isminin Tony Blair olduğunu, bu akımın Üçüncü Yol, Yeni Sol, Yeni Merkez gibi isimlerle anıldığını belirtiyor.

İlginç bir mülakat.

CHP’nin Sayın Profesörü, batıdaki ideolojik iklim değişikliğinin ve yapısal dönüşümün Türkiye’ye nasıl yansıdığını; CHP’nin tarihî köklerini, devletçilik, laiklik, devrimcilik gibi kuruluş ilkelerini ve yakın dönemde geçirdiği evrimi değerlendirmeden anlatıyor. Köklerin ve ilkelerin yumuşatılan ve törpülenen sert yanları oluşturduğunu anlıyoruz.

Tony Blair’in Üçüncü Yol’una giren Baykal’ın kendisini erken bir Kılıçdaroğlu olarak yapılandırmaya çalıştığını; çarşafa parti rozeti takarak insanileştiğini, ulusalcı/Kemalist/solcu kadroları tabandan biçerek partisinin sert yanlarını törpülediğini fakat yine de müktesebatının gerektirdiği bazı reflekslerden kaçınamadığı için adî bir komployla tasfiye edilip yerini teorik ve ideolojik olarak “sosyal liberal” bile olamayan Dersimli Kemal’e bıraktığını düşünüyoruz. Yani dünya çapında sahici bir ideolojik sürecin burada dış müdahalelerle iğrenç bir karikatür olarak yaşandığını, kimsenin buna ses çıkarmadığını görüyoruz.

Mülakatı yapan kişi “Ne yapmalı?” diye soruyor.

“Ben bu konuda bir şey söyleyecek durumda değilim,” diyor Ayata. “CHP Genel Başkanı bir ‘Siyasî Ahlak Yasası’ diyor. Önemli buluyorum. Kapsamlı düşünmek lazım. Engel neydi, denge denetleme mekanizmaları. Bu sağlam olacak. Yargı bağımsız olacak… Liyakat tabiî ki çok önemli...” Peki AKP’nin tam bir sadakatle bağlı kaldığı neoliberal iktisat politikaları ne olacak? Kamuculuk, planlı ekonomi, yerli üretim? Söylemiyor…

Saray Rejimi’nin, ardında muazzam bir boşluk bırakarak çökmekte olduğunu görüyoruz. Parti “2002 Ruhu”na dönmek için debelenen kıdemliler ile paranın ve gücün şımarttığı radikal İslamcı unsurlar arasında bölünerek seçmen tabanını kaybederken, Saray ülkeyi yönetemiyor; gösteri niteliğinde askerî harekâtlara girişerek, “seferberlik kanunu” ya da katı bir OHAL altında millî hislerin coşkun dalgasına tırmanarak seçimlere gitme seçeneğini düşünüyor.

Kara ya da sıcak para bulup ekonomide halka yansıyan kısa süreli bir ferahlama yaratabilse hemen seçime gidecek. Batı’ya daha fazla jeostratejik taviz verir, göç yollarına tampon olma görevine dört elle sarılır, “hukuk reformu, sıfırdan anayasa” vs diyerek göz boyamaya devam ederse neden olmasın?

Laiklik düşmanı üç parti, dinî ve kültürel hassasiyetlere duyarlı bir alevi partisi, merkeze aday NATOcu bir parti ve bunlara bazen tehditlerle bazen yaltaklanarak yanaşmaya çalışan sol kisveli etnik ayrılıkçı bir partiden oluşan alacalı bir ittifakın AKP’nin bırakacağı iktidar boşluğunu normal şartlarda dolduracağı anlaşılıyor. Arada Zelenskiy ya da Saakaşvili tarzında bazı Pinokyo karakterler yarma harekâtıyla cumhurbaşkanlığına aday olarak ortaya çıkabilirler.

Eski sosyalist solun iyice küçülmüş bir bölümü “Kalbimiz Saray’la birlikte çarpıyor” diye yaltaklanarak Cumhur İttifakı’nın enkazı altında kendine yer edinmeye çalışırken, daha geniş bir kesimi sürekli saçılıp bölünerek HDP sosyetesinin cazibesine kapılmış gidiyor. Üniversiteler, sendikalar, dernekler, öğrenciler vs genel siyasetle ilgilenmiyorlar.

Nitekim Ayata da koalisyonları övüyor. Millet partileri cephesinin “ideolojik değil, stratejik bir ittifak” olduğunu belirtiyor. Fakat neoliberal iktisat politikalarına itiraz etmedikleri, arada bir Atatürk’ten bahsetmekle birlikte Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerini unutturmaya çalıştıkları, “dinî ve etnik hassasiyetler”de birleştikleri dikkate alınırsa, bu partilerin ideolojik bakımdan da türdeş oldukları anlaşılıyor. Arızasız bir geçiş umut ediyor, iktidara getirilmeyi bekliyorlar.

Siyasî toplumu komik bulan, parti başkanlarının konuşmalarını dinlerken gülme krizine tutulan tek kişi ben miyim acaba diye merak ediyorum.

2007 Cumhuriyet Mitingleri’ne ve 2013 Haziran Ayaklanması’na kalpaklı genç Mustafa Kemal posterleri ve Türk bayraklarıyla katılan, meydanları “Türkiye laiktir laik kalacak!’” sloganlarıyla çınlatan milyonların kendilerini nasıl hissettiklerini de merak ediyorum. Aldatılmış mı hissediyorlar? Sürekli korku çekmektense korkulu bir sona razı mı olacaklar?

yalogan@gmail.com