Bu kadar karanlık bir gökyüzü fırtınasız açılmaz

Bu kadar karanlık bir gökyüzü fırtınasız açılmaz

Dün akşam arkadaşlarımızla sevinçle gülerek şakalaşarak Veryansın TV’yi açtık, uzun bir yola çıktık, birbirimize hayırlı olsun deyip ve sonra eve gittim, içimi bir hüzün bastı.

Yeniden bir daha ‘sıfırdan başlamanın’ hüznü. Film şeridi gibi hayatım arkadaşlarım fikirlerim yanlışlarım kalanlar elenenler küslükler hainlikler ne çok şey zihnimden bir daha acı bir su gibi akıverdi.

Gençlik yıllarında 13 yıl Leman’da yazdım, başladığımda birkaç kitabımın iki üç bin baskısı ancak vardı, tanıyan yoktu, sabırla yazdım, yüz binlerce okuyucuya ulaştım. Sonra SKY Türk’te başladım, başladığımda beni tanıyan yoktu, sabırla 5-6 yıl içinde milyonlara ulaştım. Sonra sabırla ART, Halk TV, Ulusal Kanal, yüzlerce program. Sizi henüz tanımayan kitlelere ulaşmak kolay değil. Üstelik her türlü ideolojiden ve her türlü medyadan ağır sansür ambargo yiyen bir yazarsanız işiniz daha zor, ama büyülü kelime: sabır. ODA TV’de on yılı aşkın, başladığımda ODA TV’yi tanıyanı yoktu, sonra sabırla milyonlara ulaştık.

Hakikat duygusu, fikir haysiyeti böyle bir şeydir, sıfırdan başlar milyonlara ulaşır ve ama elde ettiğiniz haklı şöhreti milyonlara ulaşabilme imkanını bir daha kaldırıp fırlatıp bir anda ‘sıfırlarsınız’.

Sıfır elde var sıfır değil, hayır, bu onlarca kitap yüzlerce TV konuşması bu binlerce makale size bir şey öğretiyor: sabır.

Elimde kalan hayatın en büyük değeri: SABIR!

Sabrı, çocukluğumda bir dere kenarında öğrendim, tepeden aşağı çağlayan gibi akan nehrin kıyısındaydım, dere akıyor sürüklüyor coşuyor. Gündelik hayatın fırtınası sizi böyle sürükler, tutunacak yer bulamadan ellili altmışlı yaşları bulursunuz ve elde var sıfır diye hayıflanırsınız. O dere kenarında doğanın hayatın en büyük mucizesine şahit oldum. Gördüklerime şaşırdım, mucize şuydu:

Derenin suları bir küçük çalı parçasını sürüklüyor, imkanı yok kaybolup boğulup gidecek, ama heyhat, çalı parçasının bir ucu derenin kenarında biriken çöpe toprağa sıkıştı. Aldı beni bir heyecan. Çalı parçasının diğer ucu suyun şiddetli çarpmasıyla yerinden kopup sürüklendi sürüklenecek hızla makine gibi titreşiyor sallanıyor bir şekilde tutunuyor, aldı beni bir sevinç.

Sonra olağanüstü bir tabiat olayı gibi bir şey oldu, başka bir kuru yaprak geldi ve minik çalı parçasının oluşturduğu o avuç içi kadar küçük koy’a girip tutundu. Vay be tutunanlar oldu mu iki derenin kenarında neşeden kalkıp dans edeceğim.

Birkaç santim ötede fırtınalar kopar kayalar sürüklenirken bu küçük çalı parçası bir küçük delikli böcek yemiş bir yaprağa daha bağrını açıp korudu, sevinçten rap rap adım marşlar söylüyorum. İçimi heyecan bastı bir hayat bir yuva kuruluyor burada. Derenin fırtınanın içinde olup bitenlere başka türlü Kant gibi Einstein gibi, Sokrates gibi bakmaya başladım. Film seyreder gibi küçük çalı parçasının dramatik hayata tutunma kavgasının içinde buldum kendimi, böyle bir başkahraman, böyle sürükleyici bir film olamaz. Derenin ortasında felaketler yaşanıyor, kütükler sürükleniyor kayalar kayalara çarpıp balıklar gibi havaya fırlıyor, ama o çalı süpürge, o ot parçası yok mu? Kenardan ellerimi açıp dualar ediyor ot’a tutunması için tezahürat yapıyorum, “hadi”, “başaracaksın”, “hadi bir tanem”, “hadi güzelim”, “alkış alkış” kendimden geçmişim, yahu ben kimle konuşuyorum, yoksa, bu hayatın toz parçası yaptığı hayatın ot çalı kadar değer vermediği kendimle mi?

Biraz sonra bir başka minik bir çalı biraz sonra çöp birikintileri biraz sonra birkaç minik yaprağı daha çalımızın hilal kıvrımlı koynuna sokuverdi, aman Allah’ım! Bu küçük dal, yaprak, toprak parçaları toplanıp derenin kenarında korunaklı bir yer bir set oluşturdular. Burası artık muhkem bir kale. Dere çağlayan gibi akıyor ama burada kuru kırık sahipsiz kimsesiz kendi halinde dökülmüş kopmuş dal parçaları kendi ‘dünyasını’ kuruyor, heyecandan heyecana sürüklendim. O gün dere kenarında kimse yoktu ama sanki arkamda büyük bir tribün bir seyirci topluluğu da aynı heyecanla çalının macerasını benimle yan yana seyrediyordu, seyrediyor musunuz?

Ertesi gün, sonraki gün, tekrar tekrar dereye indim, çalı parçası hala orada mı sular onu da sürükleyip bilinmezlere mi götürdü diye ölümcül bir merakla.

Son gidişimde gördüklerime ise barajlar köprüler yapan mühendisler dahi inanmaz, hacılar hocalar hiç inanmaz. Çalı parçası kendine tutunanlarla öyle bir kalabalık oluşturdu öyle güçlendi ki sürüklediği kayalarla yolu aça aça çarpa çarpa gelen suların yönü değişti. Suyun sert debisi artık on-on beş santim daha uzaktan geçiyordu.

Tanığıyım, küçük çalı parçası fırtınalarıyla doğayı alt üst eden önünde ev bark ağaç  hayat bırakmayıp kayaları sürükleyen delirmiş suların bir kenarında bir küçük kasaba gibi kendine bir hayat kurdu.

Sonra sonra zihnim şöyle felsefi sorular sordu, doğanın iradenin felsefesine dair, derenin kenarına tutunan o çalı parçasının bir ‘aklı’ var mıydı, yani, çalı, ben bu gündelik hayatın debisinden kurtulmak için bir kenara tutunayım, yanıma da yapraklar çalılar gelir ve sert sulara karşı hepimiz onurumuzu kimliğimizi haysiyetimizi kendimizi koruruz, diye düşündü mü? Şüphesiz böyle bir aklı yoktu. Ama tabiat bu, insanoğlunun baka baka taklit ede ede hayatı, felsefeyi dinleri Tanrı’yı, mücadeleyi, kavgayı öğrendiği en büyük kılavuzumuz bilgemiz okulumuz.

ASKERDEYKEN ALINAN DERS

Bu okuldan bir büyük dersi de askerdeyken almıştım, Samsun Sahra Sıhhiye sahile yakın bir yüksek tepe ve tepede nöbet tuttuğumuz kuleler. Sabah beş-yedi nöbetindeyim. Mevsim geçişi büyük bir fırtına var, ama nasıl fırtına, ince uzun Amerikan çamları kökünden sökülecek gibi, ki, bu çamları bu tepeye Amerikalılar dikmiş, yanisi, buranın çamı ladin değil, çabuk kuruyorlar ve çok çirkinler. Deniz kapkapa kararmış ve rüzgâr içinizden geçiyor. Denizin o koyu dalgalı tehlikeli laciverdi korkunç canavarların ağzı gibi. Ellerim buz gibi, ellerim morarmış, tüfeğin demir yerlerini tuttuğumda parmaklarım demire yapışıp kalacak gibi bir soğuk. Rüzgâr dalga dalga, hamle hamle vurdukça ayakta duramıyorum, kule sallanıyor deprem oluyor gibi sarsılıyor yıkılacağım, ayakta dikilmek mümkün değil, kuleden alemlere doğru fırtınanın savurduğu tozların içinde bir toz parçası gibi karmakarışık uçacağım.

Kuleden inmek yani nöbet yerini terk etmek yasak, görev gereği elimde nizami ‘çapraz tutuş’ tuttuğum tüfeği bıraktım, yana dayadım, düşmemek için kulenin çürük tahtalarına iki elimde yapıştım. Nöbet değişimi için vakit de geçmiyor. Bir de o sabah sessizliğinde rüzgârın uğultusu, eski Ahitten İbranice dualar gibi. Denizin kabaran her dalgasının içinden sanki vahşi kanatlı balinalar yaratıklar çıkacak gibi, fırtınanın her hamlesi kulağınızın dibinden eski zaman bir top güllesi sıyırıp geçiyor gibi.

Kulenin hemen yanında daha dün ayaklarımı uzatıp şiir yazdığım yeni çiçek açmış erik ağacını gördüm, rüzgâr belini kırıyor, yarı beline kadar yıkılıyor, bir o yanaktan bir bu yanaktan ölesiye tokatlanan bir çocuk gibi. Bir adam boyu kadar erik ağacı. Ama pembe beyaz çiçekler süslenmiş gelin gibi. Erik ağacına döndüm, senin de benim de bu fırtına karşısında hiç şansımız yok, dedim. Biraz sonra kulenin tahtaları ses vermeye başladı kuleden çatırtı sesleri, çürük tahtalarda paslanmış mıhları denizden gelen canavarın ağzı bir kerpetenle söküyor gibi, uçtu uçacak.

Ve fırtına bir gladyatör gibi çelik kılıcını sallıyor erik ağacının çiçekleri rüzgârda boşalan un çuvalı gibi. Binlerce çiçeği kopup kopup havada bulut gibi bir o yana bir yana kararsız uçuyor.

Nöbet yerini terk edemem, ama, ağaç yıkılacak, gözümün önünde çatırdıyor, kökünden sökülecek, inip şu erik dalına destek olayım, dedim. Küfür de ettim, ulan seni, bu açık denizin açık fırtınanın önüne kim dikti, diye, seni diken komutanın da .mına koyayım. Bilmeden anneme söylemişim bu sitemi, bu açık denizde bu fırtınanın önünde bizi niye doğurdun, diye. Mecburen çaresizim fırtınanın erik ağacını tekme tokat dövüşünü hatta fırtınanın balta gibi keskinleşip erik ağacının beline beline acımasızca indirdiği darbeleri korku filmi gibi ürpererek seyrettim.

Gitti çiçekleri, gitti ağaç, yıkıldı, diye kule nöbetinde asker ağladı, ağlayacak.

Hiç unutamam, o sabah erik ağacı fırtınaya ne çok çiçeklerini yapraklarını dallarını kırarak verdi, ve birkaç dalı çatırdayarak yıkıldı. Ama sonra, birkaç gün geçmeden yine üstüne pembe beyaz tül perde giydirilmiş gibi yeni doğmuş bebekler gibi yeniden güle oynaya coşa coşa açtı.

Nöbet değişim vakti geldi, indirip yana dayadığım tüfeğimi yeniden çapraz tutuş elime aldım. Kulenin tahtaları iyice gevşemiştir tedirginliğiyle temkinle inip erik ağacının yanına geldim. Erik ağacının aldığı ağır darbelere hasarına baktım, dalları çatladı mı hangileri kırılmış diye elimde tutup sarstım, öptüm okşadım.

Ne göreyim, bir asker olarak ben dahi fırtına karşısında düşüyorum korkusuyla tüfeğimi bir yana bırakmıştım, ama o minik erik ağacı, dallarını çapraz tutuş tüfek gibi, açık denizlere fırtınaya dalgalarına meydan okuyor gibi hiç kımıldamadan mıh gibi çelik gibi alnı dik meydan okuyan göğsüyle dimdik tutuyor. Nerdeyse emret komutanım diye kahraman erik ağacına selam verecektim. Üstelik benim gibi dakika dakika nöbetin bitmesini hiç beklemedi, hiç sızlanmadı, üstelik erik ağacından nöbeti almaya gelen de yok. Yalnız görmedim değil, o yok oluş anı erik ağacı panikle son bir can havliyle tohumlarını havalara saldı, gidin, kendinizi kurtarın mı dedi?

Nöbeti devralan arkadaşım ‘nereye bakıyorsun, neden bu kadar bakıyorsun’ dedi, tertibe: ‘koskoca ordunun nöbet kulesi yıkıldı koskoca ordunun nöbetçisi silahı bıraktı kaçtı kaçacak ama bu küçük ağaç yıkılmadı, silahını da bırakmadı’ dedim.

Tertip: ‘Ne oldu, dedi’, ‘Gece fırtına vardı, kuleyle birlikte uçuyordum’.

‘Ben niye duymadım’ dedi, ‘Uykun kuvvetliymiş’ dedim.

Asker arkadaşım ağacın kırılan dallarına baktı, ‘hakkaten fırtına varmış, nasıl duymam?’ dedi.

Ve şakayla karışık arkadaşıma, ‘uyuduğumuz yer Amerikan barakası, oluklu teneke gibidir ama sağlamdır, tabii duymayız’, dedim.

Sonra bana ‘oğlum dikkatli ol komutan bölükte böyle şeyler söylediğini duymasın’ dedi, ‘ne yani komutan yemek yediğimiz kaşık çatalların üstünde USA yazıldığını bilmiyor mu?’

Unutamadığım bu sabahta, saatte 80-100 hamlesiyle 120 km.’lik fırtına karşısında açık deniz bu yüksek tepede erik ağacının bu amansız savaşı, fakru zaruret imkansızlıklar içinde ordularımızın verdiği savaşlardan, çok daha derinden etkiledi beni.

O gün bugündür başka insanım artık, o kule nöbetinde o fırtınalı sabah korku filmi gibi seyrettiğim… Ben artık o erik ağacıyım.

Ateşe suya fırtınaya ihanete karşı tutunmak, siper almak, direnmek, hiç de kolay değil erik ağacının biyografisi.

ONLAR HALA DERİN UYKUDA, BİZ O ÇALI VE ERİK AĞACIYIZ

Türk Ordusunu yıktılar, Meclis’i bombaladılar, tarikatları cemaatleri devletin içine yığdılar,  sahtekarlık hırsızlık tecavüz her yerde. Hukuk, anayasa, din, kültür, dayanışma, bölüşme, üretim, tarla, imar, gelenekler, cehaletin ihanetin yıkmadığı ne kaldı?

Ve nöbet yerini bırakıp kaçanlar ve hala derin uykularıyla keyif çatanlar.

Bu kahır dolu ihanetler karşısında tek sevincimiz fikren zikren ticari selam sabah onlara yakın hiç bir yerde olmadık.

Bu yüzden asla yorgun iştahsız ve umutsuz hiç değiliz, çünkü, o deredeki küçük çalı, hala orada.

Evet çok kırıldık, ama baş ağrımız, kirli ittifaklarımız hiç olmadı, utancımız, asla yok, çünkü o erik ağacı hala orada ve biz buradayız.

Bunu bir de büyük harfle yazalım: VE BİZ BURADAYIZ.

Omzumuz düşük başımız eğik güvensiz hiç değiliz, hava sert de olsa hava güzel de olsa hepimiz yalnız başına tek başına sokağa insan içine hayatlar içine çıkan fırtınanın yüreğine neşeyle marşla eyvallahsız yürüyen uzun bir geçmişi çok kalın ciltli bir biyografisi olan insanlarız.

İhanet edenler bizi katledenler ülkemize kast edenler hepsi insan suretinde insanlardı, evet, ama, biz dersimizi, süssüz sade yalnız kimsesiz ama çok sabırlı sonsuzluğun mimarı dikine dikine giden fırtınalara karşı büyüyen başka şekillerden başka ruhlardan başka dünyalardan öğrendik.