Bugün yapamadıklarımız, dün yapmadıklarımız

Bugün yapamadıklarımız, dün yapmadıklarımız

Filmi hep beraber izledik. Yalnız senaristin son sahneye bir pandemi yazmasıyla yine hep beraber şok olduk.

Kısa vadede 170 milyar dolar borç ödememiz var. Borcumuz borç; ancak paramız yok. İktidar IMF’ye başvurmayacağını açıklıyor. Bunun yerine başka yollar deneniyor. Osman Altuğ hocanın kulakları çınlasın. “Türkiye’nin borç ödeme gibi bir sorunu yoktur. Çünkü ödemez” derdi. Şüphesiz bu yüksek faiz olarak yıllarca halkın sırtına yüklendi. Son yıllarda bütçeden faize ayrılan pay sürekli artış gösteriyor.

IMF’ye gidersek yükü millet sırtlanacak. IMF’ye gitmezsek tefeci faizi ile borçlanacağız, yükü yine millet ödeyecek.
Denenen başka yollar da dahil olmak üzere fatura her halükarda millete kesilecek.

Şüphesiz mesele borçlanmak değil. Bu kadar borçlanma karşılığında hiçbir şey kazanamamak. Borçlanma maliyetinin olduğu gibi üzerimizde kalması. Borcu, kazanca dönüştürememek. Bu kadar para nerede derseniz başınızı camdan çıkarıp etrafınızda yükselen betonları inceleyebilirsiniz.

Biz Neoliberal saçmalıkları eleştirirken ortaya çıkan bir yanlış anlama dikkatimi çekti. Bu eleştiriler ortaya “Yöneticilerin suçu yok; bu yaşadıklarımız sistemsel sorunlar” gibi bir sonuç çıktığı konusunda yoğunlaşıyor.

Elbette böyle değil. Sistem, takip edilen yol. Yönetim anlayışı ise o yolun nasıl takip edildiği ile alakalı. Yani Türkiye yanlış yolda, kötü bir şoför ve motoru sürekli su kaynatan bir otobüsle gidiyor. Buradaki kötü şoför siyasetçiler yani başbakan, bakanlar bugün için cumhurbaşkanı; yol ise neoliberal sistem oluyor. Kısacası bir çifte felaket yaşıyoruz.

Ahlak ve liyakatin yok sayıldığı bir ülke ister komünizmle, ister sosyalizmle, ister serbest piyasa ile yönetilsin. Elbette ahlak ve liyakat yoksa, sistemin de bir önemi kalmıyor.

Bugün artık yeni bir bahanemiz var: “Bu Korona çıkmasa, tam uçuşa geçmiştik. Biz kanatlandık ki salgın dünyayı vurdu” Harika!

Aslında çok iyi biliyoruz ki bugün yapamadıklarımız, dün yapmadıklarımızdan kaynaklanıyor. Ekmeğinden, suyundan, sütünden, sigarasından ve maaşından vergiyi sektirmeden aldığı insanlara; hane başı bin lira yardım yapıp üzerine bir de teşekkür bekleyen bir anlayışla karşı karşıyayız.

Ve biz üretemedikçe bu düzen böyle devam edecek. İsimler ve partiler değişecek; ancak insanlara iş ve işçi bulma kurumu değil, kaymakamlıkların sosyal yardımlaşma fonu adres olarak gösterilmeye devam edecek.

Bütün bu hengameyi aşmanın tek yolu yüksek teknolojiye dayanan bir üretim devrimi gerçekleştirebilmek. Aksi takdirde gün gelecek Endüstri 4.0’ın kölesi olacağız. Gün gelecek yokluğun eline düşeceğiz. Gün gelecek, daha fazla ayakta kalamaz hale geleceğiz.

Bugün ortaya çıkan koşullar bu üretim devriminin başarılabilmesi için gerekli şartları sağlıyor. Dünya açık ve net bir şekilde değişiyor. Peki biz nasıl değişeceğiz? Bu sorunun cevabı geleceğimizi aydınlatacak. Her halükarda faturayı sırtlanan milletin, değişimi talep etmesi bunun ilk şartı olsa gerek. Devam edeceğiz…