Bunca ölüm bile yetmiyor

Hümay Göbel yazdı...

Bunca ölüm bile yetmiyor

Bir yanda yangınlar, bir yanda cinayetler, bir yanda tecavüzler, bir yanda sorumluluğu birbirine yıkmaya çalışan distopik siyasi figürler… Mevsim yaz, içimizde karakış ayazının acıtan soğukluğu. Kanıyoruz, hep birlikte kanadığımız için koskocaman bir yarayız artık. Övgülerin yerini çoktan sövgülerin aldığı bu çirkef zamanın içinde birbirimizin gözlerinde, sözlerinde bir parıltı arayarak ayakta kalmaya çalışıyoruz.

Oğlanın adı Ümitcan… Ümit ve can… insanlar ismiyle müsemmadır denir ancak bazen ismiyle değil ruhundaki karanlıkla müsemma oluyor insan. Bir ismin gücü, ruh karanlığının semirttiği şeytanlarla mücadeleye yetmiyor kimi zaman. O şeytanların buyruklarını infaz eden birer cellada dönüşüyor insan, bu mücadelede yenik düşünce.

İçimizdeki şeytanları tek başımıza susturamadığımızda toplumun bağrına sığınırız, birlikten doğan güce inanarak. Tek başımıza dizginleyemediğimizi, birlikte dizginlemek daha mümkündür çünkü. Bir de devlet vardır, hepimizin üstünde. Birlikte yapamadığımızı; irademizi ortaklaşa devrettiğimiz ve yasa denilen genel geçer düzenlemelerle varlığını temin eden o sanal aygıtın yapmasını bekleriz. Adilse şayet, yasalara saygılıysa gerçekten, yaşam hakkını kutsal görüyorsa bir devlet; kendinden beklenileni sadelikle ve ivedilikle yerine getirir. İradesini ona devretmiş insanların güvenini muhafaza eder böylece.

Kime güveneceğiz yaşamak ve yaşatmak için?… Kendimize mi, içinde yaşadığımız topluma mı yoksa devlete mi? Doğa elbet galebe çalacak insana lakin insan, ruhundaki canavarı susturabilecek mi? Kaç yangın gerecek ya da kaç cinayet bu canavarın yenilgisinin bedeli olacak? Kaç Aleyna Çakır kaç Esra Hankulu daha yitip gidecek bu kaderine terk edilmişliğin döngüsünde?

Öyle çok soru ve öyle hiç cevap var ki adeta bir sürreal kâbusun içinde uyanmak için boğuşuyor gibiyiz. İhmal yüzünden çıkan yangınlar, ihmal yüzünden ölen kadınlar, ihmal yüzünden istismar edilen çocuklar, ihmal yüzünden telef olan hayvanlar… Bu kadar ihmalin olduğu yerde hangi parıltıyı bulmak mümkün birbirimizin gözlerinde? Hesabını kimden sormalı?

Kadın öldürülür, “0 saatte onunla ne işi vardı?” “O da o kadar açık giyinmeseymiş.” “Zaten duldu.” diye başlayan cümlelerle ağızlar açılır ve kadın, kendi ölümünün baş şüphelisi gibi yargılanır da yargılanır… Kadın ÖLDÜRÜLMÜŞTÜR! Üstelik çoğu kez de faili bir erkektir, kol kuvvetini kadının ensesinde bir soğuk soluk gibi dayatan erkek. Kadın ÖLDÜRÜLMÜŞTÜR ama failini aramaktan daha zaruridir kadının ölümünü meşrulaştırmak!

Ateş karşısında acizdir insan. Bu yüzden zordur yangınları kontrol etmek. Aslında insan tek başına oldu mu hepten acizdir, toplumla bir arada hareket etme gücüdür onu, doğanın kontrol edilemez gücü karşısında yetkin kılan. Ama gün öyle bir gün ki insana yangınlar bile yetmiyor acizliğini anlatmaya, insanın acizliğini anlamasına. Ve gün öyle bir gün ki hükümetlere yangınlar bile yetmiyor ancak insanla varolabileceklerini anlatmaya; hükümetlerin, yaşam hakkını kutsayamadıkça varlık sahasından silineceklerini anlamalarına…

Ben bu yazıyı yazarken kaç ağaç, kaç kuş, kaç, solucan, kaç sincap daha alevlere teslim oldu bilmiyorum. Ben bu yazıyı yazmadan biraz önce genç bir kadının ölüm haberi düştü hepimizin önüne. Esra Hankulu! Kadın öldürüldü; ağaçlar öldürülüyor; kuşlar, sincaplar, böcekler öldürülüyor… Ve bunca ölüm bile yetmiyor kuşatıldığımız karanlığı yırtacak çığlığı haykırmaya!