Burası berbat bir yer

Burası berbat bir yer

BİR

İstanbul trafiği hâlâ yaşanan ve içinden çıkılmayan bir ‘felaket’ değil mi? Bu felakete karşı yapılabilecek bir şey de yok. 70’li yıllarda ilk köprü yapılırken bir çok aydın köprüye karşıydı, çünkü, bu aydınlar İstanbul’u iki ayrı şehir olarak görüyordu, karşı Üsküdar, Avrupa yakası İstanbul. Şimdi sabah kalkıyorsun bir milyon araç bu tarafa bir milyon araç karşıya geçiyor, bununla baş edilemez. CNN Türk’te Cumhuriyet yazarı Bedri Baykam’ın da bulunduğu tartışmada yandaş yazar işte şu şu yazarlar (Nadir Nadi, İlhan Selçuk, vb.) köprüye karşıydı diye alay ederek Cumhuriyet yazarlarıyla dalgasını geçiyor, Bedri Baykam cevap veremiyor, ‘bu konuyu geçelim’ diyor. Gerçek o yılların köprüye muhalif yazarları ‘haklıydılar’, İstanbul iki ayrı şehir olarak kalmalıydı, ‘karşılıklı akışı hızlandırırsanız altından kalkamazsanız’ denildi ve öngördükleri gibi bugünkü İstanbul trafiği felaket olarak ortaya çıktı ve bu trafik 18 milyon insanın her birinin en az birkaç saatini cehennem azabıyla heba ediyor. Öngörüleri şuydu, siz bir değil beş köprü de yapsanız baş edemezsiniz çünkü siz insan değil araba taşıyorsunuz. İşte bu trafik felaketi ortadayken yandaş yazarlar 70’li yılların öngörülü Cumhuriyet yazarlarına hakaret ediyor ve bugünkü Cumhuriyet yazarı hakaretler karşısında tek kelime etmiyor. Ve yandaş yazarların bu felakete rağmen hâlâ ‘kahraman’ gibi konuşmalarına izin veriyorlar.

İkincisi, ‘Çanakkale Boğazı yerinde dururken Montrö bozulmaz’ deniyor, burası sıkıntılı, karşınızdakiler dünya devleri, yeni kanalla şartlar değişti diye güç koyup bastırıp bozma ihtimalleri dahi yani ‘ihtimali’ dahi Türkiye’nin egemenlik haklarını bitirir ve Karadeniz’in huzurunu bozar.

Üçüncüsü, İmamoğlu nihayet muhalefeti için çok sağlam bir argüman buldu ve kanal karşıtlarını tek cephede arkasında toplayıp Cumhurbaşkanlığı yarışı için açılış düğmesine bastı. Evet, bir kaç yıl sonra Cumhurbaşkanlığı yarışında taraflar belli oldu siyasi cepheler açıldı: Sonraki seçimlerin hepsi kanal karşıtlarıyla kanalcılar arasında geçecek.

Dördüncüsü, ‘Araplar arazileri satın alıyor, kapatıyor’ haberleri gırla gidiyor, doğrudur, Fransa’nın tarihi mirası şatoları neredeyse istisnasız Araplara satıldı, artık, dünyada Çin yayılmasını ve Arap sermayesini durduracak bir güç yok. Binmişiz bir alamete gidiyoruz kıyamete, sanki tam da bugünü anlatıyor!

İKİ

Süreyya’yı Taşlamak filmi İran’da çok uzak bir köyde ‘recm’ edilen bir kadının gerçek hikayesini anlatıyor. Köy, mollalar ve işbirlikçi muhtarın kontrolünde. Kocası, yeni bir genç kadın alacaktır, mollayla işbirliğine gidip kendi eşine iftira atar ve köylüyü gaza getirip recm kararı alırlar ve Süreyya’yı taşlayarak öldürürler.

Şehre uzak kapalı bir köy olduğu için ‘kadınlar’ seslerini duyuramaz. Tesadüfen arabası bozulan bir yolcuyla karşılaşan Süreyya’nın yakını kadın gizlice adama,’Bu köydeki imamlar vahşi köpek gibidir, bu köy tam bir cehennem, sesimi alıp buralardan götür’ diyerek, olup biteni anlatır ve sonra adam olayı anlatan bir roman yazarak tüm dünyaya duyurur ve bu filmi çeker.

Artık sesimizi duyuracağımız bir yer yok, vahşi köpekler şehirlerimizi geleceğimizi insanlığımızı hepimizi parçalayacak ve boğulacağız, kaçış yok.

Türkiye 80 sonlarından başlayarak otuz uzun yıl laik-şeriat-başörtüsü tartışmasına kilitlendi ve o sert tartışma atmosferinde Türkiye ‘mahsur’ kaldı. Ve sonra Türkiye her kurumuyla ‘teslim alındı’. Siyaseti kökünden değişti. Laik-şeriat tartışmasıyla köklenen yeni siyaset özelleştirmeyle şaha kalktı ve FETÖ’cüler, cemaatler ülkeyi felaketlerin içine sürükledi.

O laik şeriat, özelleştirme, AB’ye giriyoruz, BOP Başkanlığı, vs. tartışmalarıyla girdiğimiz yerden bir daha çıkmak nasip olmadı.

Şimdi, önümüzde, Kanal İstanbul, Togo binaları-rüşvet skandalı ve Libya’ya asker göndermek gibi üç büyük tartışma alanı dolu dizgin sahne aldı. Suriye’yi 2010’lu yıllarda konuşmaya başlamıştık, on yılı doluyor, ‘çıkmak’ mümkün olmadı. Türkiye gemisi ‘karadan’ çok uzaklaştı, artık Libya çöllerindeyiz. Bu yeni üç tartışma alanıyla bir kabuslar gemisine bindik. Gerçekler ve dünyayla irtibatımız kayboluyor. Bu üç tartışma alanıyla ünlü Amerikan filmi Denizler’in Ortasında gibi sonunda ayakta kalanlar birbirimizin ‘etini’ ‘kalbini’ ‘insanlığını’ yemeyi göze alanlar olacak, yani bir daha kazanan vahşi köpekler olacak.

ÜÇ

1990’lı yıllarda laiklik-şeriat tartışması hararetle kıyasıya tartışılıp herkesi içine çekip yutup yok ederken bir genç yazar olarak paniğe kapıldım. Ben de bu tartışmaya katılırsam günlük kavga gürültü arasında yok olur giderim, dedim. Akıllı olmalıyım, gençliğimi zamanımı heba etmemeliyim, dışardan ve uzaktan kendime uzun vakitler ayırıp hikayeler yazmalıyım. Bir şekilde kendimi koruma altına aldım. Kısa vadede çok zararlarını gördüm ama uzun vadede onurumu bu uzun soluklu yazılarla bu tartışmalara mesafe koyarak korudum.

Heyhat, bu kavgaya balıklama atlayan nice idealist genç yazarın uzun süreçte ‘recm’ edildiğini gördüm. Ne yetenekler heder oldu. Başörtüsüne-inanca karşı mısın değil misin suçlamalarıyla genç yazar arkadaşlarımın yirmili otuzlu yılları heba olup silinip yok olduklarına şahit oldum.

Kara deliğe düşmüş gibi zamanları gençlikleri yetenekleri suçlamalar iftiralar içinde sönüp gitti, bir ülke büyük bir ‘girdabın’ içinde kayboldu. O büyük ve sert tartışma biter bitmez ve sonra, FETÖ kumpasları başladı, daha derin ve çok yıkıcı seri faciaların içine sürüklendik.

Dünün bu ölümcül tartışması bugün başka başlıklar altında bir daha yeniden başlıyor. Tartışmayı alevlendirenler vahşi köpekler. Ve yine boğulan sesinizi yok olan kişiliğinizi değerleriyle varlıklarıyla yitip giden kaybolan ülkenizi kimsecikler duymayacak.

Acilen kendinize bir sığınak bulun, savaş başladı. Savaşın bitmesini beklemek için değil, bu kodamanların savaşında vicdanınızı insanlığınızı telef etmemek için. Bu travmatik kirli tartışmaları kırk yıldır izliyorum, nice arkadaşımız da gönüllü ‘esir’ alındı.

Bunlar FETÖ’cü, CHP’li, AKP’li ve hepsi aynı şirketin ortağıdır. İşte rüşvet skandalının göbeğindeki avukat, adam, dört ayrı tarafın avukatı. İşte CHP’li başkanla eski AKP’li başkan aynı kulelerin ortağı.

Mutlu yıllar Alper Taşdelen, Melih Gökçek, Sinan Aygün, hepinizin şerefine!

Her şeyi mahvedenler bunlardır.

Kuleler AVM’ler, ne partiydi ama?

Servetin rantın tadını çıkarttınız mı? Hani siz kırk yıl sürdürdüğünüz laik-şeriat tartışmasında birbirinize kılıç çekiyor birbirinizi boğazlıyordunuz, hayrola, nedir bu ortaklık?

CHP’de ya da AKP’de inşaatsız yaşamayı becerebilen tek bir siyasetçi var mı?

Kardeşlerim, siz bu kanlı kirli tartışmalarda heder olurken onlar rantların kulelerin ortakları kanki kardeşleri artık hukuken de oluverdiler.

Sermayenin üniforması aynı, Sinan Aygün’ün elbisesini çıkar altından Melih Gökçek onun da elbisesini çıkar altından Çankaya Belediye Başkanı, onu da çıkart, hepsini koruyan aynı avukat aynı belediye aynı mahkeme.

Vahşi kapitalist düzen sigarasını böyle tellendirir.

Bu kuleler bu inşaatlar bu ortaklıkların içtiği en iyi marka purodur, keyfi yerindedir. Siz, oh be nihayet, rezillikleri ortaya çıktı pislikler temizlenecek derken, gafil avlanırsınız, onlar karşılıklı purolarını içip bizi vahşi köpekler gibi laik-şeriat birbirimizi saldırtır ve ama onlar zarifçe anlaşıverirler.

İktidar, para, çıkar, nüfuzlu insanlar, etle tırnak gibidir, bu ‘düzen’ ziyafet sofralarıdır.

Bu ziyafet sofrasındakiler itibar ve zenginlik ve rant kavgalarıyla zamanla sizleri, bizleri, biri Atatürk der diğeri iman der, kendi adamları yapıverirler.

Nice yetenekli arkadaşım, bu sofrada bir zaman gün geldi kökünden karşı çıktığı Özal’ı haklı gördü, başka bir hadise cereyan etti, kökünden karşı çıktığı Demirel’i haklı gördü, başka bir ‘tartışma’ açıldı Tansucu oluverdi, sonra başka bir alevli tartışma düştü gündeme FETÖ’cü oluverdi, Tayyipçi oldu.

Yani bu ziyafet sofrası sizi ‘taraf’ kılarak oluşturuldu. Önce hak verdiler sonra oy verdiler. Sonra, biz bir şeye neye kökünden karşıydık, diye ideolojilerini ve sonra kendilerini dahi unuttular.

Sonra, sofraya biz de müdahil olmalıyız dediler, sonra, sofradan uzaklaşırsak sahneden düşer kayboluruz dediler. Aslında siyaseti bu ziyafet sofrası sandılar! Ve nice ters adam radikal muhalif yazar arkadaşımız yavaş yavaş zamanla bu kodamanların keyfiyle bütünleştiler. Aynı gazeteler aynı ekranlarda konuşur oldular.

DÖRT

Bu kavgaya taraf olmayın, bir kenara çekilin, sesinizi ancak kendi eserleriniz, hangi konuda uzmansanız o konuda yapacağınız derin çalışmalar ve eserlerle ancak ‘koruyabilirsiniz’. Diri ve uyanık ve temiz kalmış kimliğiniz bu ülkeye yirmi-otuz yıl sonra lazım, siz de telef olmayın.

Tarafların birbirini öldürücü iftiralarla suçladığı bu kanlı kavgada vicdanınız ve kalbiniz ve sağlıklı beyninizle ‘ayakta’ kalmanız mümkün değildir, izleyin ama taraf olmayın, köklü nefretinizden bir gram geri adım atmayın.

‘Üçüncü dünya’ dediğimiz ülkelerin ‘aydın’ kaybı, enerji kaybı, yani ‘geri kalmış ülkelerin’ bu büyük ‘zaman’ kaybı nesillerin kaybıyla bir türlü kendine gelemeyiş sebebi budur.

Ders çıkartın işte, rüşvet iddialarıyla tartışılan Togo ya da Koç Kuleleri, dünkü laik-şeriat ve FETÖ tartışmalarının bakiyesidir. Yüzlerce genç aydın bu kavgada heba olurken birileri işte saraylarını ve dev kulelerini çoktan kurmuşlar.

Kardeşlerim, Kanal İstanbul, Togo ve Koç Kuleleri skandalları ve Libya’ya asker göndermek meselesi, bugünkü siyasetin ‘tabut çivileridir’.

Ancak bu tabut çivileri bambaşka siyasetin kapısını açmayacak. Özal gider Demirel gelir o gider Tansu gelir o gider Tayyip gelir, Tayyip gider, aynı tür siyaset yeni oyuncularıyla, yani, köydeki ‘mollalar’ değişmez ve her dönem ‘recm’ edilen (taşlanarak öldürülen) biz oluruz, ki her dönem havaya uçurularak ya da taşlanarak öldürülen bizler olduk.

BEŞ

Eskiden doğudan gelen arkadaşlarımızın çiğnediği bir Maraş otu vardı, önce çiğniyor ve sonra tükürüyorlardı. Adana’da bir kahvede yerdeki kayganlık yüzünden üç adım yürüyemediğim günleri hatırlarım. Batıda da sigara yasakları yüzyıllarında ‘tütün’ çiğneme tiryakiliği vardı, her yere tükürürlerdi, önlem için, tükürük hokkası icat edilmişti.

Kanal İstanbul, Togo rüşvet skandalı, Libya’ya asker göndermek, insanlarımızın acıyla baskıladıkları konuları ‘tükürmek’ için bir fırsattır ve bu sert tartışma alanları ‘tükürük kovası’ işlevi görür, ağzınızdakini acıyla tükürür, bir nebze kendinizi rahatlamış hissedersiniz, yani bu tartışmalarla öfkenizi kusarsınız çünkü bu tartışma alanları milli tükürme kovaları işlevi görür.

Yani bu tartışmalar ‘ulusal tükürük kapları’dır, aynı tür iktidarları birbirine zincirleyip aynı kodamanların işine yarar.

Tütün yasakları 16, 17. yüzyılda başta Türkiye IV. Murat’la öyle ağır cezalara konu oldu ki Türkiye’de insanların kellesi uçurulurken, mesela Rusya ve İran’da tütün çiğneyenlerin ‘dudakları yarılırdı’. Dudakları yarılan bir daha sigara içemezdi çünkü dudağı sigarayı tutamazdı, dudağı yarılan insan düzgün de konuşamaz.

Şu ekranda konuşanların dudaklarını yarıp kesecek bir ‘ceza’ gücümüz olmadığına göre, bunlar ülkenin kulesini arsasını rantını bir ömür tüttüre tüttüre içecek.

Çünkü, ‘zorba’ zamanla utanma duygusunu kaybetmiş sosyal saygısını bitirmiş insana denir. Hukuk toplumunda utanma duygusunu ve sosyal saygısını yitirmiş zorbayla kimse baş edemez, FETÖ’yle Tayyip’le baş edebildin mi?

Çünkü bedenimiz tıpkı bir bakterinin yaşamı gibidir: tepki, kaçınma, seçme, benimseme, korunma, çevre şartlarıyla alış veriş, etkilenme, emme, nefes alma, koklama, yönelme, uzanma, temizleme, besine erişim, uyum-adapte, gibi bir bakteriyle ortak özellikler taşıyarak ‘kişilik’i şekillenir.

Bu kanlı yolsuzluk tartışmaları kişiliğinizi (seçme, kaçınma, tepki, korunma, etkilenme vs.) geliştirmez, sadece, ‘besine erişim’e odaklanmışların işine yarar.

ALTI

Besine erişim için de ‘ısıya-enerjiye’ ihtiyacınız vardır, halsiz hareketsiz mecalsiz bir beden nereye nasıl ulaşsın?

Sıcak tava elinizi yakar, ancak ensenizde patlayan soğuk tava da ensenizi yakar, tavanın biri sıcak biri soğuk olduğu halde ikisinde de ‘sıcaklık’ vardır, neden, çünkü soğuk tava sıcaklığını hızından süratinden alır.

İşte bu sert tartışmaların hızı sürati bizim ensemizde patlar ve acısıyla kıvrandığımız bu yakan sıcaklıktan birileri ‘ısınır’.

Çünkü bu tartışmaya müdahil olacak iletişim araçlarınız partiniz yani size hız ve sürat kazandıracak hiç bir şeyiniz yoktur, yani kuleleri rantları habire ensenizde patlatır, nerede partiniz, yok susmuş ya da partiniz de kulelere ortak. Bu rant kavgaları anında süratle konuya müdahil olan iletişim araçlarını ellerinde tutanların işine kârına gelir.

Üstelik bu soysuz tartışmalarla popüler fenomen haline gelirler ve şöhretleriyle siyasetin ön sıralarına yerleşirler. Ki geçtiğimiz otuz yılın laik-şeriat ve etnik milliyetçilik tartışmaları nicesini ÖNE ÇIKARDI. Dokunulmaz zırhıyla üstelik sizin vergilerinizle maaşlandılar, toplum-kervan bu tartışmalarla ters döndü, eşekler öne geçti. Siyasette kulesi olmayan eşek kaldı mı?

Bakteri asalaktır yerleştiği yeri sömürür, sömüren her varlık zorbalaşır, insanın ise bakteriden fazla tarafı ‘nezakettir’ ‘duygudur’, başkalarına saygı başkalarının sorumluluğu’dur.

Sömürüsünü kalıcı kılan zorbalara karşı yapabileceğiniz tek şey, içkiye sigaraya sığınmak, bir gevşeklik ihtiyacı, zihninizi açıp-tıkayıp rahatlamak, bir maddeyle uyarılmak, keyif verici bir maddeye sığınmak, esriklik yaşamak, sakinleştirici ihtiyacı duymak. Atalarımız da şeyhlere padişahlara karşı başka çıkış yolu bulamadı.

Batılıların 16.17. ve 18. yüzyılda ‘Tembel Türk’ imgesi, sedirine oturup tütün çubuğunu üfleyen sarıklı şalvarlı bu Türk resmidir.

Koskoca bir aydınlanma ve sanayii çağı geçti hâlâ ‘Tembel Türk’ görüntümüz değişmedi! Çünkü senin de benim de halkın da ‘besine erişim’ yollarını tutacak gücü partisi imkanı hiç yok, bağımsızlık savaşı verdik yine yok cumhuriyeti kurduk yine yok, herkesi eşitleyen hukuk inşa ettik, yine yok.

YEDİ

Oysa modern insan ‘yurttaştır’, anayasası ve demokrasisi yurttaşlara ‘denetleme’ ‘müdahil’ olma hakkı imkanı verir.

Neden modern insan olamıyoruz?

Ünlü detektif Sherlock Holmes’un lafıdır: Varoluşun sıkıcı tekrarından nefret ediyorum, zihinsel bir heyecan için ölüp bitiyorum, zaten bu dedektiflik mesleğini bu yüzden seçtim, diyor.

Holmes, ince zekasıyla teorik polisiye sorunları çözer, bir şekliyle Holmes, modern insanı bize anlatır. Çünkü her modern insanın entellektüel ihtiyaçları vardır, her modern insan kültür tüketicisidir, zihni her gün zor gizli gizemli kompleks bir şeyle uğraşmak zorundadır.

Şimdi bu rüşvet skandalının ortasında her bir okuyucu, zaten, kendini Sherlock Holmes gibi hisseder. İstemese de zihni ‘olayı’ çözmek ister. İstemese de beyni ‘araştırır’.

Zihniyle kim haklı kim haksız bulmaya çalışır. Hatta sıkı araştırma kitapları okur. Kardeşlerim, partisi siyaset sahnesi olmayan bu çok meraklı insanın zihinsel uğraşı eyleme dönüşmediği sürece bir ‘kültür tüketicisi’ olarak kalır ve sadece zihnini rahatlatmış olur.

Kültür tüketicisi İbrahim Tatlıses’in de Fazıl Say’ın da konserini izler, herkesi dinler her etkinliğe koşar her şeyi merak eder, ne bulursa yutar, ancak bilip görüp öğrendiklerini siyasi ve vicdani bir yere koyamaz. Her şeyi bilen görmüş yemiş yutmuş ama omurgası olmayan okyanusu dolduran plastik çöpleri gibidirler.

Çünkü sadece zihnini rahatlatmak ister. Zihni suçluları bulunca sadece merakını gidermiş olur, bunların hepsi ‘tüketiciliktir’. İşte Kanal İstanbul, Libya’ya asker göndermek ya da rüşvet skandalı, onlarca yıl zihninizi meşgul tutacak keyif verici maddelere girer.

Çünkü asıl kokuyu burnunuzdan önce Sherlock Holmes beyniniz alır. Ve beyniniz sizi bir insanlık bir vicdan gereği anlamaya zorlarken aynı beyin size büyük oyunlar oynar.

Şöyle, zenginleri rantları kulelerini görürsünüz ama zamanla beyniniz önce hırsız deyip nefret ettiğiniz insanlara doğru tilkice manevrayla kaydırır. İçinizde çok sert bir karşı duruş olsa da yavaş yavaş beyin boşluklarını bulur, şunlara yanaşalım biz de nemalanalım, çünkü, yaşamak için maaş için geçinmek için ‘başka’ alan yok, başka sofra yok, demeye başlarsınız. Güvensiz insanların beyni o insanı güvenli limanlara doğru iter. An itibariyle binlerce ‘yandaş’ın ve liberalin binlerce mürid ve şakirtin beyni aynı tetikte bekleyen bastırılmış şehvet ve hırs boşluklarını bulup vahşi köpeklerle aynı sofraya oturtmaya ikna etti.

SEKİZ

Konuyu biraz daha açalım.

Mesela bir yazar olarak beni hiç sevmeseniz de benim yazarlığımdan nefret etseniz de yine de benim yazılarımı son satırına kadar çölde susuz kalmış insan gibi okumak için can atarsınız. Çünkü, entellektüel ihtiyaçlarınız üzre zihniniz açtır.

Zihniniz ‘susuz’dur. Beyniniz size yeni şeyler farklı fikirler değişik yol yöntem öğrenmek için çırpınır. Biz yazarlar da sizin bu beyin açlığınızı iyi biliriz, süslü kelimelerle, kelime oyunlarıyla, cezbedici cümlerle, su gibi akıcı satırlarımızla, neşeli fıkralarla, beklenmedik sürpriz sonuçlarla, vs. açlığınızı giderir, rahatlatırız. Beyninizin jimnastiğe ihtiyacı şarttır, Usama Bolt’un bacak kasları neyse beyninizin kıvrımları aynı güçtedir ve antremanla gerilmek kasılmak rahatlamak ihtiyacı hisseder.

Anlama çabanızla sürüklenen zihninizle sizi baş başa bırakıp, zamanınızı acısız meşgul edip, zamanınızı ‘değerli’ hale getirir, beyin kaslarınıza keyif veririz.

Şimdi mesela Kanal İstanbul, rüşvet skandalı, Libya’ya asker göndermek gibi koyu sert tartışmaların içine ‘beyniniz’ sırf merak-anlamak güdüsüyle sizi peşinden sürükleyip dalıverir.

Beyniniz meşgul olur. Okudukça zihniniz rahat eder. Yani, o kodamanların ziyafet sofrası kuleleri size sıcacık dumanlı puro gibi gevşetici gelir.

Kulelerin pırıl pırıl camları bulutlara karışmış anten tepesi size çok hoş gelir. Libya’ya gönderilen askerlerin çöllerde savaşı size ‘romantik’ sürükleyici bir film gibi maceracı gelir.

Evet, şu kodamanların kuleleri, puroya pipoya ne kadar benziyor!

Kitlelerin entellektüellerin uyuşturucusu, puro!

Davindoff marka zengin Amerikalı purosu!

Ehli keyf kültür tüketicisinin hikayesidir, bu.

Son elli yıldır aynı kanlı kumpas ve tartışmalarda onbinlerce genç aydının büyük bir entellektüel kitlenin ‘duman’ olup uçmasının hikayesidir, bu.

Bu hikayede, rantçıların o kulelerini inşa eden, işte bu dumanlı zihniyle bu puroları asıl saranlar bu entellektüel kültür yiyicilerdir.

Çünkü kültür yiyicilerin yeri yurdu yoktur, çünkü kültür tüketicisi çaresizliğini inkar eder, çünkü kültür tüketicisi vatansızdır ve ‘ziyafet sofralarına’ önce alışır sonra benimser sonra ‘taraf’ olurlar ve zorbalara ve vahşi köpeklere siyaseten ortak olurlar.

Ve zorbaların kodamanların aydını-gazetecisi-adamı ve ordusu oluverirler.

Kapitalizmin dehşetengiz yüzü ve gerçeği budur, entellektüellerin zihinlerine bu meraklı fenomen skandal tartışmalarla ‘el koyulur’ esir alırlar.

Fransa’da Irak’ta Şili’de ayaklanıp direnişe geçmek de toplumun dışında kalmış çapulculara kalır. Çünkü entellektüeller her konuda konuşurlar, her konuda görüş bildirirler, bu kadar.

Edebiyatın sanatın her türüyle ilgilenirler, okurlar, tartışırlar ve, siyasi bir bilinçleri kökleşmediği için sofradan sofraya savrulurlar, zaman içinde o haklı olur zaman içinde aynı ama bu tür siyasetçi haklı olur, aynı soyun sopu siyasetçileri desteklemek için mutlaka her zaman acil bir gerekçeleri ve haklı sebepleri hep olur.

Çünkü kültür yiyiciler elleriyle değil sadece gözleriyle çalışırlar. Tıpkı camide tabureye oturup namazın bedenle değil gözlerle kılınması gibi.

Kültür yiyicilerin özgüvenleri yoktur, Türkiye’nin yakın tarihinde Özal’a da Tayyip’e de FETÖ’ye de İmamoğlu’nu da ‘teslim’ olan bunlardır.

Asıl kovuşturulması gereken yolsuzluk-rant skandalları değil, keyifle yazıp-çizip sonra kodamanların bu ziyafet sofrasında ‘başka çare mi var’ deyip bir tarafa yanaşan bu soysuz güruhtur.

DOKUZ

Martin Scorsese mafya filmleriyle ünlüdür ancak kapitalizmin çok sert eleştirisini yaptığı filmleri de vardır, mesela Yaşamın Kıyısında, filmi.

Ünlü Taksi filminin bir başka versiyonu gibi.

Gece nöbetinde bir ambulans şoförü her dakika yaşamın kıyısında yaralanmış ölmekte olan son nefesini veren yoksul sahipsiz insanlara koşmaktadır.

Ambulans şoförünün gözüyle kapitalist şehrin çöpe dönüştürdüğü yaşlıları, alkolikleri, keşleri, çeteleri, fahişeleri, sahipsizleri, vs. tanırız.

Her biri trajedi. Hastalar o kadar çok ki yetişmek mümkün değil. Hastane koğuşları tıklım tıklım. Doktor yetişemiyor. İlaç yetmiyor. Aslında film şehrin gecesini tam bir kıyamet gibi resmediyor. Hiç kimseye hiç kimsenin yetişmesi tedavisi mümkün değil.

Ve ambulans şoförü rolünde oynayan Nicolas Cage hastalara yetişip-yetişememeyi kendine büyük bir sorumluluk olarak görür. Yetişemedikçe parçalanır dağılır. Hastalara bir yardımının dokunamadığını gördükçe kabuslardan uyuşturuculardan kurtulamaz.

Ve babası yoğun bakıma kaldırılan sevgilisi kız filmin özetini verir: (Kapitalizmin merkezi New York için) ‘Burası Berbat Bir Yer’ der.

Ambulans içinde yardımcı arkadaşı ise Nicolas Cage gibi hastaları yoksulları hastaneleri ölmekte olanları hiç dert etmez. Tam tersine vurdum duymaz neşelidirler eğlencelidirler sürekli kahkaha atarlar ve yiyeceği etli yemekleri kanlı ağır hastaların yanı başında zevkle anlatırlar.

Ve Nicolas’a akıl verirler: Hastalarla içli dışlı olma. Hastalarla arana mesafe koy. Filmin kahramanı tam da bu ‘mesafeyi’ koymayı beceremez, bizler gibi.

Ve bir zaman sonra filmin kahramanı işinin hayat kurtarmak değil tanıklık etmek olduğunu anlar, bizler gibi, elimiz kolumuz bağlı izliyoruz işte.

Ve bu çaresizlik içinde uyuşturucu tek kurtuluş yolu olur.

Ve Nicolas Cage bir ‘hap’ atınca sokakta ölmekte olan onlarca keşin alkoliğin yoksulun hayatlarını uyuşturucuyla girdiği halüsinasyon nöbetleriyle kurtardığını sanır.

Yani ancak hapla uyuşturucuyla gördüğü halüsinasyonlarla hastalarını kurtardığını sanır, bizler gibi.

Oysa işi birilerini kurtarmaktır, ama, gerçek, eli kolu bağlıdır, kurtaramaz, nasıl kurtarır peki, uyuşturucu kullanıp halüsinasyon nöbetleriyle. Yukarıda anlattığım kültür yiyicisi beyin kıvrımlarında dolaşarak bir nevi halüsinasyon nöbetleriyle ülkeyi insanlığı kurtardığını sanır.

Evet Martin Scorsese haklıdır bu vahşi şehri ancak keyifle tüttürerek uyuşarak ya da halüsinasyon görerek kurtarabilirsiniz.

Yaşamın Kıyısında filminin acısını beş yıl acil servislerde çalıştığım için kemiklerime kadar hissediyor çok iyi biliyorum.

Melek gibi küçücük çocukların çığlıklarına hastanenin doktorların yetişemediği onlarca vaka biliyorum. Acil kapısında ölen nice yoksul kimsesiz hasta biliyorum.

Bugün itibariyle Ankara’nın özel hastaneleri dahil acilinde en az üç saat beklemek zorunda kalıyorsunuz. Bu ağır ölümcül yoksulluk sahneleri dünün ‘karanlık’ yoksul yıllarında değil bugünün ışıltılı gökdelenlerinin altındaki hastanelerde yaşanıyor. Dört saat acilde beklemek ne demek?

Bir yıl içinde iki defa yaşadım, Bahçelievler’deki acile koştuk, acilde üç saat bekledik, sesimizi duyuramıyoruz, bizim gibi bekleyen onlarca insan, ölümcül hastalar, yarı baygın mahşer yeri gibi öylece yere bakıp bekleşiyor.

Üç saat sonra başka bir hastaneye koştuk. Bir büyük parti ve bir büyük gökdelenin dibinde. Acile girdik, yine bekle, dediler. Hastane önünde sabırsızlıkla ve kendini yiyip bitiren bir sinirle sigara içiyorum.

Çok iyi giyimli bir adam geldi, ‘beyfendi, ben dilenci değilim, otuz liraya ihtiyacım var’ dedi. Adamın yüzüne bakmadan verdim. Ama parayı isteyen insanın çok iyi giyimli biri olması canımı yaktı.

Aradan bir iki ay geçti geçmedi. Yine bir büyük gökdelenin altında hastam var acilin önündeyim. Yine çok iyi giyimli biri geldi, ‘arkadaşım, elli liraya ihtiyacım var’ dedi. Çıkarttım verdim ve adamın temiz suratı yine içimi yaktı, o gökdelen sanki bir sigara gibi yandı yandı ciğerlerimi yaktı.

Kodamanlar kuleleriyle kendilerini Tanrı gibi ölümsüz mü hissediyor?

Ama bizler tek tek bireyler bu sahnelerle ‘parçalanıyoruz’.

Uygarlığımızı insanlığımızı bu sahnelere çoktan alıştırdılar.

Onlar babadan oğula geçen belediye başkanlıklarıyla onlar babadan oğula geçen kuleleriyle servetleriyle hep zeki hep aklı başında hep işini bilen başarılı insanlar olarak siyasetimizde yaşıyor.

Bizler, o kulelerin altındaki acil servislerde birbirimize Allah sabır versin, demekten başka elimizden bir şey gelmiyor, onlar CHP’nin FETÖ’nün AKP’nin siyasi kahramanları, bizler sıçan bile değiliz.

O hastane kapısında nice facia yaşadım, onlarca kahredici hikaye yazdım, oğlu ölünceye kadar ya da annesine bakacak kimse bulamadığı için ilacına doktoruna yetişemediği için ailesi ölene kadar o saate kadar FETÖ’cü o saate kadar AKP’li o saate kadar falan partili insanın nice feryadına şahit oldum. Morg imamının havalı Mercedeslerine şahit oldum.

Ölünce minicik oğlu hastane kapısında ‘Allah yok Allah yok Allah yok, olsaydı, oğlumu almazdı’ diye isyan edip bayılıp kucağımıza düşen nice namazında niyazında insanlar tanıdım.

Acısından yüzüne söyleyemedik ama, ağabeyim amcacığım, Allah var, olmayan siyaset, olmayan bizim aklımız diye biz de hâlâ isyan içindeyiz.

Amcacığım ağabeyciğim bak bu hastanenin arkasında iki büyük kule, bu kulelerin çimentosu sensin. Bu kuleler senin kanından yapılıyor. Bu kuleler senin feryatlarınla yükseliyor. Bu kulelerin malzemesi sensin. Bu kuleleri senin saflığınla körlüğünle inşa ediyorlar. Bu kulelerin partisi yok. Bu kulelerin yasası yok dini yok Allah’ı yok.

O acil serviste nice genç doktorlar tanıdım, keşke tıp okumasaydım, keşke bu sahneleri hiç görmeseydim, diye mesleğine varlığına sert sorularla isyan eden doktorlar! Sonra bir odaya çekilip gizlice tıpkı Yaşamın Kıyısında filmindeki gibi kafayı çekip beynini uyuşturup, bu ağır trajediyi içkiyle kaldırmaya çalışan, nicesi.

Kırk uzun yıl o kulelerin altındaki sokaklarda büyüdük, Özal’ı kahraman yapan arkadaşlarım oldu, FETÖ’ye sığınanlar AKP’li olanlar ve ama hep ‘KAHRAMAN’ oluveren nice entellektüel arkadaşım, bu sofraların zangoçları oldular.

Hepsi usul usul kontrol altına maaş altına alındı. Genç adam saf bir köylü gibi yanımıza ilk geldiğinde ayağında ayakkabısı sırtında ceketi yoktu, İslamcı’ydı, İslamcı dergiler çıkartıyordu. Önce on yıl ekranda dergilerde laik-şeriat savaşına girip sert kavgalar verdi. Sonra, beş yıl gibi kısa sürede o kulelerden biri Armani’nin sahibi oluverdi.

Evet, arkadaşlarımız o kulelerin o siyasetlerin o ziyafet sofralarının yanında yer aldılar. Şeriatçısı da laiki de yalanmış. Köklü bir nefretleri olmadığı için ayakta kalamayıp onun bunun kullanışlı aptalı oluverdiler.

Kardeşlerim, evet, paramız yok evet yarınımız hiç de garanti değil ama bizler onlar gibi HER ŞEYİMİZİ kaybetmedik.

Çünkü bizler insanlığın ve uygarlığın ilk kurtarılacaklar listesine kendi arabamızı kendi evimizi kendi geçim derdimizi hiç bir zaman koymadık.

Bu sert kavgaya müdahil olmamızın tek sebebi insanlığımızı vicdanımızı bugüne kadar yanımızda getirmekti.

Benim gibi nice yazar aydın vicdanını kovulmalar susturulmalar işkencelerle güç bela bir mucize gibi bugünlere taşıyabildi, evet, bir yol açılacaksa, kulelerini değil kökleşmiş nefretleriyle suladıkları vicdanlarını yanında getirebilenlerin feryatlarıyla açılacak.

Sonra o yol imar zengini kodamanlar ve o müteahhitlerin buldozeri olmuş yazarlarla değil, Cumhuriyet’in ilk yılları gibi o yollar birer kazmaya dönüşen ‘kendi’ ellerimizle açılacak.