Çayırlar!

Çayırlar!

BİR

Atatürk’ün Harbiye’ye girişinin geleneksel anma toplantısına dair fotoğraf büyük tepki topladı. Atatürk ismi okunup Harbiyeli öğrenciler topluca ‘içimizde’ diye ayağa kalkarken, fotoğrafta üç kişinin kalkmadığını görüyoruz. Vay sen misin bu fotoğrafı yayınlayan diye çok sert bir açıklama geldi: ‘Öğrenci olmayanlar kalkmaz’ deniyor, doğru. Peki karışıklığa sebep olan ne? Önceki yıllara doğru bir çok törenin videosuna bakıyoruz, sorun, oturma düzeninde. Öğrenciler ayrı komutan ve rütbeliler ayrı bir disiplin ve intizam içinde oturuyor. Yani öğrencilerin arasında-içinde oturmak gibi ‘karışık’ bir düzen yok.

Açıklamadaki şu ifadelere bakar mısın: “Bu konuda, izandan yoksun, art niyetli, tarih ve kültür birikiminden uzak yorum ve yazılar bir kısım medya organında yer bulmuştur(…) Milletimizin bağrından çıkan ordumuz mensuplarının arasına nifak tohumları ekmeyi amaçlayan bu tür söylemleri şiddetle ve nefretle kınıyoruz” diyor.

Cevap veriyorum, eski dönemde askerliğini eğitim çavuşu olarak yapan ben dahi askeriyede hiyerarşik düzen ve intizamın ne olduğunu kafamı karıştıran bu fotoğrafa baktığımda bu cevap metnini yazanlardan daha iyi biliyormuşum. Ve bir yazar olarak hayatımın son on iki yılı ‘askeriyeye ekilen nifak tohumlarını’ ayıklamak, temizlemek ifşa ve teşhir etmekle geçti. Ancak hala anlaşılmayan bir şey var, askeriyedeki disiplin ve intizam sadece silah altında görev yapanları değil bir bütün olarak Türk Milleti’nin en ‘hassas’ konusudur. Askeriyeye o kadar ‘nifak’ ekildi ki hala ne olup bitiyor diye gözümüzü bir an ayıramıyoruz. Hassasiyetimiz memleket endişesidir ve asla ‘temelsiz’ değildir.

Evet, gözümüz üstünüzde olacak, yürüyüşünüzde konuşmanızda üniformalarınızda ast-üst ilişkilerinizde yaka gömlek cepleriniz açık mı nizami mi bir vukuat var mı diye her an bizler de ‘asker’ gibi tetikte olacağız. Yani ‘bir kısım medya’ hiç değiliz, nifak tohumlarına karşı on iki uzun yıl en ön cephede savaşmış Mustafa Kemal’in Askerleriyiz biz.

İKİ

İngiliz hükümetinin salgın karşısında ölen ölür kalanların bağışıklık sistemi güçlenerek yola devam ederiz düşüncesi-haberi dünyayı ayağa kaldırdı, bu adamlar delirmişler mi diye!

Ve sonra yanlış yola girdiklerini anlayıp çark edip her ülke gibi karantina tedbirlerini ciddiye aldılar.

Bu haberi kökünden iyi takip edemedim, sanırım İngiliz hükümetinin bu raporunu, The Guardian gazetesi sızdırıp yayınlamış. Anlıyoruz ki bilim adamları ve hükümet oturup büyük bir felaketle sonuçlanacak bu raporu-görüşü kaleme almışlar.

Rapor şüphesiz ‘delilik’ ama İngiliz hükümetinin bu kararında bir şey dikkatimi çekti. Milyonların ölümüne sebep olabilecek böyle büyük bir ‘karar’ alabilme cesaretleri?

Dehşet uyandıran bu karar başka bir yerinden hayranlık uyandırdı bende. Kamuoyu ne der, yüzbinler ölür, halk bizi linç eder, felaketle sonuçlanır ve halk bir daha bizi seçmez, gibi her iktidar ve siyasetçinin duyabileceği ‘korkulardan’ eser yok bu kararda.

Büyük trajediler büyük felaketler büyük savaş anlarında sert ve acımasız ‘karar alma’ iradesi gördüm bu raporda. Şimdi mesela Trump, Macron ya da Türk hükümeti, kamuoyu bizi affetmez, dünya bizi affetmez, bunun hesabını veremeyiz, endişesi taşıyor ki, kamuoyu endişesi çok doğru bir endişe.

Ancak felaket ve savaş anlarında büyük milletler öyle bir an gelir ki kamuoyu ne der korkusunu hiç yaşamadan, kararlarıyla kendi makam ve kariyerleri kaybedip ve iktidarları tepetaklak düşüp mahvolacaklarını bilse de, böyle büyük ve sert ‘kararlar’ alabilecek ‘iradeye’ sahip olmalıdır.

Çünkü büyük felaketler gün gelir seçim hesaplarını bozar, insanlık ve milli menfaatler iktidar partisini çok çok aşar, işte lider ve kahramanlar, bu büyük ‘karar anlarında’ ortaya çıkar. Milletlerin tarihine bakın hep bu büyük karar anlarında ayakta kalmayı başaran büyük liderler çıkartmayı bilmişlerdir.

Allah korusun, Çanakkale’de İngilizlere ya da Dumlupınar’da Yunanlılara yenilseydik, tarih kitapları ne diyecekti? ‘Bir deli vardı, bütün askerlerine size ölmeyi emrediyorum’ demişti, çok cüzi bir ihtiyat bırakarak Kocatepe’de bütün ordusunu sayı olarak kendisinden iki kat büyük düşmanın üstüne sürmüştü.

Buradan çıkartacağız tarih felsefesi şudur; hükümetler ve liderler, kamuoyunun karşı çıkacağı, halkın bilim adamlarının asla kabullenemeyeceği, sonuçları bugünden herkese korkunç dehşet görünse de, çok sert ve büyük ve hayati ‘kararlar’ alabilme özgüvenine sahip olabilmeli. Bu itibarla, Allah her millete, felaket ve savaş anlarında milletin öz güvenini kazanmış iktidar ve liderler nasip etsin. Mesela şu anda Amerika’da millet salgın karşısında değil Trump’ın karşısında pusuda bekliyor, kimse güvenmiyor, bir yanlış eksik bir şey yapsa da şu adamı indirsek diye. Ve bu güven endişesi Trump ve benzeri liderlerin ‘karar anlarındaki’ iradesini tedirginliğe hataya zorluyor. Ancak bu ‘güven kaybını’ aksine ülkemizde en çok ‘muhalefette’ görüyoruz, hiç kimse ve basın organı, acaba ‘muhalefet’ ne diyor, ne düşünüyor diye hiç merak edip başını çevirip oralı olmuyor hiç bakmıyor, içimizde kim ayakta hayatta kalırsa, önce bu ‘özgüven’den ders çıkartmalı.

ÜÇ

Kitlesel salgın, insanların panikle bekleyişi, kitlesel ölümler, olabilecekler korkusu, hiç olmasa, aslında ‘hayatın yavaşlaması ve durması’ bizim de çok istediğimiz bir şeydi.

Bu vahşi ekonomi yarışı, bu hızlı kalkınma yarışı, bu aklına gelen değerli-değersiz hayati-değil her şeyi ithal ihraç, tüketme ihtiyacı, bir ara vermeliydi.

Bu koşuşturmaca bu telaş kime yarıyordu? Dünyayı yüz tane şirket yönetsin diye mi?

İşsizlik had safhada, kontrolsüz denetimsiz şehirler, tazminat fırsat eşitliği bütün coğrafyalarda ortadan kaldırılmış, insan hakları, sağlığı, hukuk, hak getire.. Birileri dünyayı durdurmalıydı.

Duruyor, işte, topaç!

İpini yeniden sarıp yeniden döndürmeye yine bildiğimiz dev küresel şirketler yapacak biliyoruz, ama, şu ‘yavaşlama’ anında biraz düşünelim.

İşte evlerinize hapsoldunuz, dünyanın büyük klasik romanlarını okuyun, bilgisayarınızdan büyük sinemacıların efsane filmlerini seyredin, size soluk aldırmayan bu vahşi düzene karşı hangi yazarlar hangi sanatçılar kimler ne yapmaya çalışmış, bu ara solukta biraz öğrenin, çalışın. Hatta dindar değilseniz bile kültürünüz olan namazı niyazı dua etmeyi iki satır merak edip öğrenin, güneşe sabaha bulutlara bir daha uzun uzun bakıverin!

İnsanlık ve hepimiz için bu ‘teneffüsü’ iyi kullanın, mesela, FETÖ işgali on iki yılımı aldı, her gün amansız bir yazı yazma telaşındaydım, nice kitabı okuyacak fırsatım olmadı, 15 Temmuz darbesinden sonra ilk işim, bu on yıllık arayı kapatmak oldu, kim ne yayınlamış ne çekmiş, peşine düştüm, dünyaları kaçırmışım haberim yokmuş. Son üç-dört senem bu yarım kalan boşlukları tamamlamak takviye tedarikle geçti, otuz yaşlarındaki hızımın kıvamına gelmek kolay olmadı.

Dünyayı bir daha ‘dururken’ göremeyeceksiniz, bu molayı iyi kullanın, vahşi kapitalizme karşı kör inançlarınızı gözden geçirin, daha kardeşçe bir hayat mümkün mü, büyük şirketlerin istilasına karşı yeni kooperatifler yeni ortaklıklar kurabilir miyiz, insanlık kazanımı haklarımızı bu vahşi düzene karşı nasıl koruyabiliriz, sağlık, hijyen, aşı, ilaç ve kamucu politikaların üstünde bir daha düşünün. Yavaş olsun temiz olsun demeyi öğrenin, biz bize yeteriz, yeter ki tarlamızın atelyemizin fabrikalarımızın yüzüne bakalım. Ha gayret iş başa düştü, birlikte ve şimdi elele çalışalım, deyin.

Dükkanları kilitli sokakları kapalı bir daha göremeyeceksiniz, insan olarak yalnızlığınızı düşünün, okuya seyrede öğrene coşkunuzu alevleyecek duyguların sahibi olun. Artık insanlığın dünyanın büyük ‘yük’ü sizin sırtınıza biniyor. Sabırla insanlık dersinize çalışın aramızda kalanlar kulluk kölelik ve biatle değil sarsılmaz bir bağımsız güven ve bilgelikle yeniden insanlığın ince uzun yoluna çıkacak, azığınızı heybenizi, kuş üzümü de kaysı kurusu da Yunus’u da koyun, hazır edin!

Bir daha bu kadar büyük hayal kırıklıkları yaşamamak için tüketen baş sallayan bir kemik için havlayan değil isyankar ateşli affetmeyen taşkın bir dilin insan onuru ve varlığı için ne kadar hayati olduğunun farkına varın. Bizim de yazılarımıza artık bunlar da dünyanın tersine tersine konuşan ne mal ne tuhaf yaratıklarmış gözüyle bakmayın.

Dünya için tek meşalemiz vardır: Direnen insan! Sarılan kucaklayan bölüşen okşayan eken üreten çalışan insan!

Neden durdu dünya? Çünkü insan onurunu unuttuk, çünkü her şeye boyun eğen kuzular gibiydik, şimdi kuzuları ağıllarına evlerimize kapattılar. Kardeşlerim, bunaltıcı umutsuz duygu yorgunluğuna izin vermeyin, bu ‘ağıl’a bir kuzu olduğumuz için girdik, insan dersimize iyi çalışalım, bu ağıldan bir ‘kurt’ gibi çıkalım. Bu kısa mola hepimizi çelikleştirsin. Bu teneffüs hepimizi vahşi kapitalizmin sahte rüya döngüsünden kurtarsın. Küresel şirketlere dikkat edin, önce insan haklarımızı ve özgürlüklerimizi elimizden aldılar, sonra, ülkelerimizin zenginliklerini ve bağımsızlığına göz koydular, şimdi, bizatihi ‘bedenimizi’ kitlesel salgınla ortadan kaldırıyorlar.

Vahşi kapitalizmin zehirlerinden savaşlarından salgınlarından nükleer silah yarışlarından hepimizi köleleştirmesinden bıkmadınız mı, güç, insandır, güç, dolar ve borsa değildir, onlara göstereceğiz. Güç, ahlak ve cesarettir, yalnızlığınızı en yüksek tepelerde deneyin, içinizden insanlığa seslenin, onlara göstereceğiz diyen o unutulmuş satılmış prangaya vurulmuş ‘insan iradenizi’ bu kısa molada kendinizi azad edip yeniden ele geçirin!

DÖRT

Dünyamızı tehdit eden ölümcül salgın üzerine sabah sabah her coğrafyadan gazeteleri okuyorsun, büyük çıkmaz, sorun gelip, akciğerleri temizleyen bir tıbbı cihaz ‘ventilatör’ solunum makinesine dayanıyor, çünkü, hastalığın seyri solunum güçlüğü!

İnsan ölümü düşününce aklına ne gelir?

Bir felaket anında bir yazarın zihnine hangi resimler üşüşür?

Veda’ya hazırlanan insan geriye ne söylemek ister! Ayrılmak, bir daha görüşmemek, elveda demek, son vermek, vs. yalan dünya deyip geçelim mi, kuru laf: kıylı kal, üç günlük yalan dünya deyip, üstünde hiç düşünmeyelim mi?

Dünyayla yaratılışla varoluşla bu nihai hesaplaşmayı hangi kelimelerle ifade ederiz! Ya da hayat görüp yaşadıklarımız neydi, son cümleniz ne olur, böyle anlarda insanın zihnine hangi resimler (imgeler) doluşur, dünya, varoluş, evren, hayat, vs.’nin zihninizdeki ‘karşılıkları’ nedir?

Fuzuli, ‘aşk imiş her ne var alemde, ilim bir kıylı kal (:kuru söz, dedikodu) imiş ancak’ diye özetleyip ‘kaçmış’ işin içinden.

Çok sert eleştirileriyle cezalandırılıp asılmaya giderken, ünlü Osmanlı şairi Nefi: ‘Gam çekme hakikatte eğer arif isen. Farz eyle ki el’an yine alem yoğ imiş..’

(Bu dünyadan ayrılmanı dert etme, farz et ki bu alem hiç olmamış).

Yunus öyle değil. Yunus Emre’nin ‘sen ezelde beni asi yazasın’ mısralarını taşıyan ünlü isyan şiiri, edebiyat tarihimizin Tanrı’yla en sert düello- hesaplaşmasıdır.

Bu isyan şiiriyle Yunus Emre ismi, beşerden ilahiye şairlikten evliyalığına ulu bir yola çıkmış Tanrı’yla insan arasında bu toprakların en soylu en görkemli meydan savaşını vermiştir.

Yunus Emre, düelloya aracısız ordan burdan alıntı yapmadan bahane bulmadan tek başına kelimelerinin gücüyle çıkmıştı. Kılıcı kelimeleriyle Tanrı arasında bu meydan savaşı, atomların çarpışması gibidir, cihanı dolduran ve sesi bugünlere kadar ulaşan yüksek volümlü avazesi ateş taşıyan rüzgarlar gibi çok yakıcı kelimeler bulmuştur.

İsyanının sonunda yerleşik resmi ilahi yaratana teslimiyetçi kurban inancına karşı ‘insan’ varlığı ve egemenliğini kabul ettirmiştir.

Anadolu insanıyla Tanrı arasında ilahi zorunlu itikadi inanç emirleri ve fikirlerini kırıp atmış ve şiirinin sonunda yaradanla selam sabah çok sıkı bir bağ kurmuştur.

Bu yüzden ünlü şeyhülislam Ebu Suud, Yunus Emre’yi yasaklamıştır. Yunus Emre’nin Tanrı’ya o ünlü MÜNACAAT şiiri, serzenişi mi dersin, hesaplaşması mı dersin, şikayeti mi dersin, isyanı mı dersin, bugüne değin kimse işin içinden çıkamadı.

Bazıları yakarış (münacaat) der kimileri alaylı söz (şatiye) der, kimileri dine müslümanlığa hiç yakıştıramaz, kimileri derin tasavvuf halleri der, kimileri bu şiiri Yunus Emre’nin yazmadığını söyler ve aradan sekiz asır geçti, dini otoriteler ilahiyat bu büyük ‘isyan’ı hala anlamak istemez.

Ancak Yunus’un isyanı Anadolu insanı tarafından ‘kavranılmış’ Anadolu insanı da Yunus Emre gibi insan etine kemiğine bürünmüş ve Anadolu’nun insan ateşi yüksek ateşi bu meydan okumayla başlamıştır.

Bu isyanında Yunus Emre düpedüz alenen açık şekilde Tanrı’yla laf yarıştırır. Son satırlarında isyankar cümlelerini şeriat üzre edeple toparlasa da çok sert bir varoluş münazarasına girdiği açıktır, son satırlarında durulmadan önce kasırgasını esirgemez. Bu ne cüret? Günah, sırat, cennet, ilahi buyruk, hepsiyle ‘cenk eder’. Şaşılacak hayran olunacak bir ‘özgüvenle’ aracısız direk Tanrı’nın kapısını çalar ve ‘sen ne istiyorsun?’ der, ‘bırak yakamı’ der. Teke tek yeke yek içinde patlayan her şeyi eyvallahsız söyler ve ruhumuzda yer yerinden oynar, kelimelerin kılıç şakırtısından çok parlak bir insan ışığı giriverir Anadolu’ya.

İşte böyle anlarda insanla Tanrı arasında bu bitmeyen-bitmeyecek yüksek ‘gerilim’ bu toprakların bir çocuğu olarak hepimizi çelikleştirir, aşk güven aramaz, aşk vaat beklemez, kanatlarım kelimelerimdir bas bas avazım çıktığı kadar cenk meydanına atılmadan kendimi alıkoyamam.

Düşünün 20-25 yaşlarında genç bir adam Nihat Genç, arkadaşları yanıbaşında öldükçe Yunus Emre’nin bu satırlarını okuyor. Ve ne görsün tefsirler tefsirciler şiirlerin asıl anlamlarını veremiyor, ya kaçınıyorlar ya da kasıtla lafı eğip büküyorlar, korkak sürüsü ilahiyatçılar!

Yunus gibi Anadolu’nun kalbinde kabul görmüş yüce isimden bir türlü de vaz geçemiyorlar ve onu demek istemedi de bunu demek istedi de şu kelimeleri tasavvufta şu anlama gelir de siz anlamazsınız da… Yunus’u da kendi kazıklarına bağlamak için sekiz asır üfürüp sallayıp yuvarlayıp boş gelip tangır tungur teneke gittiler.

Oysa, sizin Yunus’un mısralarında gördüğünüz çığlıklar renkler ilahi boğuşma çok başka çok sert çok soğuk şeyler, yer gök yıkılıyor! Üstelik davudi sesiyle eksi yirmi derece soğuk beton evde Ruhi Su söylüyor!

İşte o yıllardan Yunus Emre’nin isyanı aklımda bir heykel gibi donup kaldı.

Tam karşılıkları değil ama cümleler harfi harfine aynısı, heykelin altında hafıza levhamda şunlar kazılmış aklıma:

‘Beni öldürüp çürütüp üstüne toprak doldurmakla intikamın (geçecek mi) geçmedi mi?( geçmedi mi intikamın öldürüp çürütüp üstüne toprak doldurup).. ‘(Nedir bu celalin) emrinin üstüne emir mi verdim’… ‘Gözümü açıp gördüğüm yer zindan içi, içerisi heves dolu nefis dolu şeytanlarla dolu, ben mi seni icad ettim-yarattım yoksa sen mi beni yarattın.’, ‘Beni günahlar ayıplarla dolu buraya neden attın’ ve şimdi niye hesap sorarsın’.

‘Kötülük iyilik hangisi ağır geliyor diye bahane edip kast edip beni cehenneme atmak mı derdin… (Terazi kurdun günahım tartmağa, kast edersin beni ateşe atmaya). ‘Ey Tanrı, kısmetin yiyeceklerini ben mi yedim, senin yemeğini yiyip seni başkalarına mı muhtaç ettim’. ‘Madem öyle pis günah şeylerdir niye ortalığa atarsın, merhametinle pis olan şeyleri (sen) örtseydin ya’.

‘Bir taraftan geç diye kıl kadar köprü yaparsın, öbür yandan cehenneminden kaç diye emir verirsin’, ‘Kıl gibi köprüden insan geçebilir mi, o köprünün üstünde insan ya cehenneme düşer veyahut uçar’, ‘Günahlarımı görüyorsun işte bir de amellerimi tartmaya ne gerek var’.

‘Ey Tanrım, bir avuç toprak için bunca kuru söze ne gerek var’.

‘Aşk ateşini bizden alırlar, kimler ala kimler vere, ben bir ulu dükkan oldum, baki devlet benimkiymiş (aşk ateşiyle) kul iken sultan oldum’.

Kafanız karışmasın, tam karşılıkları değildir, yukardaki satırlar özü zihnimde kalan gölgeleridir.

Daha nice böyle isyan hesap soran mısraları vardır, isyandan öte, dünyayı emirleri varlığı yasakları topyekün alaya alan ya da reddeden, iman sınırlarını aşıp kıran tarihimizin en yüce varoluş kavgasıdır, yobaz bir karanlıkta Yunus’un aşkla kendinden geçmiş mısralarından daha aydınlık yangın yeri gibi şiir beden kalp ruh bir yer yoktur.

Şüphesiz tasavvuf ehli korkusundan bu satırlara on asırdır sahip çıkamadı. Bugün dahi bana mısın demeyen tefsirciler mealciler bu cümleleri eğip büktü, hala kaçamak hala bir ucundan tevile (açıklayıp düzeltmeye) çalışıyorlar. Ve Yunus Emre’yi kafalarındaki şeriatın içine yerleştirip akıllarınca ilmihal itikat üzre Yunus Emre’ye meşruluk kazandırmaya yelteniyorlar.

Yunus hiç biri değil, Yunus Emre, bu mısraları söyleyebilen korkusuzluk saflık dürüstlüktür, içinden geçen istifhamları (soruları) melek kadar saf kimseden çekinmeden söyleyebilmektir, insan bakışından öte ötelerde ötelerle coşkun bir kendinden geçiştir, en ufak bir şeytanilik huzursuzluk tedirginlik tek bir kelimesinde yoktur. Anladığım sorgusuz sualsiz teslim olmak Yunus Emre’ye eziyet gibi geliyor, Tanrı’yı karşısına alışı haykırışı yükselişi ve patlayışı bundandır.

Mısralarında ilahi bir ışıltı vardır, Türkçesi çok parlaktır, her biri kelimesi ateşleyen çıra gibidir, insan zekası iradesinin cesaret edip giremeyeceği yerlerinize giriverir, Tanrı’yla yumruklaşır gibi, dini kitabı allak bullak eden Anadolu felsefesinin eşsiz anıtsal cümleleridir, bozuk eksik yanlış anlaşılmaya meyilli tek kelimesi yoktur, işte böyle harbi konuşunca insan bir şeylere o en yüksek yüce değerlere aşkla yana yana yakınlaşır.

İlahi duyguları Türkçe kelimelerle Türkçenin yeteneklerini genişletmiş, Türkçeye ilahi bir kapı açmıştır, Türkçenin ve Anadolu insanının özgürlüğü için savaşmıştır. Mısraları Anadolu tasavvufunun dev direkleridir, mutsuzluğu hiç yoktur çünkü alev almış kelimelerin sahibidir. Türkçesiyle boy ölçüşebilecek kimse yoktur. Münacaat’ı, Yunus Emre’nin büyük patlamasıdır, Anadolu’nun hurafelerine şeriata karşı patlaması mümin kullarını tehlikeye düşürür. Yüksek bir tepededir ve kibirle hiç konuşmaz, içinde bastırılmış ne varsa Münacaat’ında ortaya döker, Yunus bülbül şair ya da acı çekme azizi hiç değildir, yakıp yakıp dağladığı yer hepimizin ‘yaralarıdır’.

Yunus, aşkıyla korlaşmış mısralarında bir insan olarak ‘kendini’ ilan eder, bu insan, hüznü üzüntüyü ve matemi hiç sevmez, aşk ateşini, insanlığın en mucizevi tınısı melodisi müziğinden öte insanın kendini yeniden yontup ruhunu biçimlemesi olarak görür. Yunus Emre, yobazların pusu kurduğu ilahiyatın en dik yamaçlarına tek başına çıkmıştır!

Yunus’un Münacat’ındaki bu soylu cesareti Yunus’u Anadolu tasavvufunun en büyük kahramanı yapıverir, mirası çiçek üstüne çiçek açar, mirası şudur: (kıylı kal dediği kuru bir kaç sözle) sonsuzlukla boy ölçüşebilmek, konumuz hiç değişmez: İnsan ve Tanrı!

Yunus’un gözüyle bakanlar için sorgusuz sualsiz teslim olmayan ‘insanlığın’ kapısıdır bu, şeriat ehli için, insanla Tanrı’nın yer değiştirdiği çok korkunç yakılması vacip şeytani şirke düşmüş bir kapıdır.

Dünyamızı tehdit eden virüs salgını haberleri sizi nerelere götürüyor, bilemem.

Varoluş dünya hayat denince zihnimdeki gölgeler mısralar beni Yunus’a götürüyor, ‘teslim olmayan insanlık’a.

Virüs dünyalılara ne yapar bilemem. Ama virüs Anadolu’nun bin kat yalnız insanına, haçlılarıyla yobazlarıyla Moğollarıyla çekirge sürüleriyle sekiz asırdır geliyor ve bu taşkın ‘insanına’ dokunamıyor, çünkü bu insanın içinde başka bir güç var. Virüs ciğerleri deliyor ventilörsüz nefes alamıyormuş insan. Ölürüz kalırız bilemem, Yunus’un peşinden eyvallahsız bugüne kadar geldik, ölürüz kalırız bilemem, Allah büyük deriz, alacağımız nefesi aldık, elhamdülüllah der, çeker gideriz.

BEŞ

Bu salgın günlerinde başka neler doluşuyor zihnime, vedalaşmakla ilgili.

Şekspir son eseri Fırtına’ya şu cümlelerle başlar: ‘Cehennem boşalmış, şeytanların hepsi burada’.

Fırtına son eseri olduğu için eser içinde gizlice yazarlığına veda eden son cümlelerini kahramanların repliklerinde saklar. Bir daha yazmayacak-yazamayacak olmak, bir büyük yazara neler söyletir? Önce Fırtına’da rol verdiği ‘ilham perisine’ karşı alayla şöyle der: Az kaldı, birazdan seni azad edeceğim’.

Sonra, yazarlığına vedasını tamamlar sanki bugünü tasvir ediyor, aynen şu repliklerle:

Şenliklerimiz burada bitti. Gördüğün oyunculara gelince sana dediğim gibi, onlar birer ruhtu.

‘Ve hepsi eriyip ince havaya karıştı. İşte tıpkı bu hayallerin elle tutulmuş dokusu gibi.

‘Tepesi bulut kaplı burçlar, görkemli saraylar, ulu mabetler! Hatta şu yüce yer küre ve üstünde var olan ne varsa, bir gün ERİYECEK!

‘Biraz önce uçup giden şu hayali gösteri gibi. Dumanı bile kalmayacak ardından.

‘Rüya dediğin şey de bizlerden olur işte ve minicik ömrümüzü yine bir UYKU NOKTALAR!”

Otuzlu yaşlarımda Can Yücel çevirisinden okumuştum.

‘RÜYA DEDİĞİN ŞEY BİZLERDEN OLUR İŞTE’ mısrası karşısında büyük yazara hayranlığımız sürüyor, ne kadar rahat ve sakin ve yalın söylenmiş: ‘minicik ömrümüzü yine bir uyku noktalar’,

Şekspir şiirleri ve repliklerinde ‘yıldız’ ‘yıldızlar’ ‘ay’ vs. kelimeleri çok geçer, çünkü, o yıllarda elektrik yoktu ve geceleri gökler kor ateş gibi avizeler gibiydi ve milyonlarca yıldızın her birini her gece tek tek görebiliyordunuz. Şekspir şiir ve repliklerinde ‘cinler’ ‘şeytanlar’ kelimeleri de çoktur, çünkü o yıllarda ‘kilise’nin dili hakimdi.

Ve ama, Şekspir’in dilinde, cinler şeytanlar gibi dini literatürden daha çok tasvirlerinde evren deniz dalgalar dünya yıldızlar ay güneş, yani seküler dünyayı anlatan kelimeler çok fazladır ve dinin cennet-cehenneminden dünyevi tasvirlere geçiş.

Evet, rönesans yazarları dilinde cennet cehennem tasvirleri çoktur ama mutluluklar sevinçler korkular yavaş yavaş bu dil’den başka bir dile doğru dönüşür, insanlar güzelliği mutluluğu artık yavaş yavaş dünyevileştirir, kırlar, bahçeler, dingin denizler, çayırlar, çınarlar, çiçekler, ormanlar, yalçın tepeler, sessiz ve uzak dağ başları, köyler, gibi seküler manzara tasvirleri gelişmeye başlar.

ALTI

Salgın virüs varoluş soruları korkuları sizi hangi dilin tasvirleri içine sokuyor, bilemem?

Bir yazar olarak ben bilmiyorum neden varoluş (ahret) soruları başlayınca kendimi çayır çimen kırlar tepeler dünyevi manzaralar içinde buluyorum.

Zihnimde asılan en büyük tablo yalçın dağların .yamaçlarındaki yaylalar bayırlar meralar çayırların geniş geniş eğimli inişli çıkışlı tepeleri!

Beynim evrenin varoluş fişine bu yamaçlarda bağlanıyor gibi.

Seyahat turizm bir yerde tatil hiç sevmem, her fırsatta dağ başlarında ormanlar üstü yaylalar ve okyanus gibi engin çayırların içinde bulurum kendimi.

Arabayı süren arkadaşımsa bir kaç saat yalvarır otururum. Yola yakınsa yarım gün o tepelerde dönüp dolaşır uzanır sonra yola çıkar bir araba beklerim. Memleketim Hamsiköy’ün tepeleriyse bir uzun gün hava kararıncaya kadar hiç bir şey yapmadan akşama kadar beklerim.

Kırlar yamaçlar canımı alır!

O yamaçlarda, sessiz müziksiz dans eden hep kafiyeli ve ulu konuşan ve uzandığım toprağı deniz yastığı gibi, uçan ve beni okşayıp sürükleyen, bir şey var, çözemiyorum.

Hayatıma hediye verilmiş en yüce tad lezzet ödül armağan olarak çayırların üstünde bir gün geçirmekten daha üstte bir yer bilmiyorum. Orada bir kaç saat geçirmek, doğanın evrenin tahtına oturmak gibi. Gökkuşağı yağmurlar ormanlar bile aşağıda kalır. Tur dağı gibi. Tanrı istemesen de o yükseklikte seni ciddiye alır seninle konuşur.

Çiçeklerin o güzel yüzü minicik yeşil ve sıcacık. Yanakları kızarmış nokta kadar küçücük sarı. Sonsuz güzellik böyle bir şey en güzel örneği en küçüğündedir. İnsanın aklına ne hastalık ne mutsuzluk gelir. Çayırlar düşünceyi bile uyutur. Almayın tadını, bu cennetin geri dönüş çıkış kapısı yoktur.

Tepemde kuzgunlar köstebek yuvaları etrafında pervane gibi döner, aşağıdan yukarıya bir yoğun sis basar, her bir yaprağın üstünde çiğ taneleri, başınızı çevirirsiniz eğimleri kıvrımları çok seksi en güzel kadınları kıskandırır.

En güzel kadınlar sevdiğin kızlar hiç gelmez aklınıza, burada soyunmuş daha fazlası. Uzandığım yerde gözlerim upuzun bir yolculuğa çıkar. Ayaklarımın altında hiç durmadan seviştiğim kapkara saçlarıyla ormanlar. Kötülük gri bir bulutun altında çok aşağıda kaldı. Ah yaz geldiğinde içimde koş koş hadi git git diyen bir çığlık başlar. Ne evren ne şehir ne uzaylılar ne okuduğum kitaplar bu muazzam eşsiz manzara geride bıraktığım her şeyi bastırıp örter.

Orada, bu tarafta, fısıltıdan küçük böcekler belli belirsiz hep bir şeyler anlatır, bayırlar düzlükler canımı alır. Tepeler ortasına saksı gibi yerleştirilmiş el kadar minik çayırlar ah göğsüm kalbim duracak gibi çarpar. En sevdiğim ziyafet sofrası. Her tabağı her eğimi her tepesi leziz.

Panik korku anlarında bilmem zihnim neden bu kırlara kaçıverir.

Dinlenebilmek dinlenmek değil, nedir bu, koyun koyuna birbirine dokunan milyarlarca minik çiçeklerle aynı kalabalıkta oturma arzusu.

Aşağısı yaşayan ölülerin şehri. Bu tepeler hiç ölmeyenlerin sonsuzluk yatağı. Ne yuvarlanmak üstünde ne koşmak. Ne öyle upuzun uzanmak, bulutlarına, konuşmadan sormadan düşünmeden, uzanmak. Ah bu insan eli hiç değmemiş huzurla yıkanı vermek.

Çayırların üstünde en büyük sanat eserleri insanlık harikaları teknoloji ne kadar küçücük komik oyuncaklar gibi geliyor insanın gözüne. Orada bir şey görürüm anlatamam, bir şey duyarım söyleyemem, bir yerleri okşar okşanır koklarım, bir büyük sır, yamaçlar albüm sayfaları gibi.

Kötü duyguları taşımayan hiç hatırlatmayan ürküntümü alır yemyeşil çarşaflar. Tepeden tepelere uçsuz bucaksız salkım söğüt gibi derelerine kadar giyinmiş, sereserpe bu nasıl bir zerafet.. Eve dönsem yıllarca uğramasam sisin tülüyle örtülü çayırlar zihnimde odalarından hiç çıkmaz, o sis’le örtülü adam hiç kimseye bu tepelerde başına neler gelir neler gider, kimseciklere anlatmaz.

Her şey bir ideal uğruna yaşar bu dünyada, benim isteğim tek zenginlik bu çayırlarda yaşamak. Filmlerde belgesellerde otobüsle uçakla yolculukta, gözlerim hep inişli çıkışlı yan gelip uzanmış o yemyeşil düzlükleri arar, bilmem neden birden koşasım uçasım gelir. Masmavi engin denizler bu çayırlar annemin yüzü. Bu çayırlar, sevgilime en güzel yeminim. Aşık olmak sarhoşluk, burası daha bir üst kat, bütün yüksek duyguların bir arş daha üstünde, kapı komşumuz evrenle göklerle dağlarla. Gerçek ve gerçek dışı. Rüya ve hayal. Şehir aşağıda yılan derisi. Burası ateşin ve dumanın ülkesi. Sis, sıcacık külünü döküyor minik yapraklarının üstüne. Sonsuzluk banyosu. Aynı anda kırk değişik tad. Duyuyorum o tepelerde evrenin sirenleri çalıyor. Burası, göklerin kıyısı uçurumlardan aşağı kulaç kulaç yüzmek istiyor, insan.

Ölüp yok olup kırılıp gitsek de, ey insanlık, bu çayırlar ebediyen burada, bu çayırlar, senle benle ayla yıldızla olup biten her kötülüğü düzeltiyor yavrusu sütü kuzusu eti kaymağı havası böceği insanlığın her derdini çözüveriyor.

Ölmeden önce hiç değilse bir günlüğüne çıkıversek. Herkes dinlesin beni. Çayırlardan yükselen evrenin ölümsüz kokularını duymadan, aman çekip gitmeyin.

İsterim ki herkes şu üç günlük dünyada çıplak ayaklarıyla zıplasın o çiçek tarlalarının üstünde. Evrenin soluğunu hissetsin, duysun kulakları o tepelerde dolaşan ilk canlıların ayak seslerini.

Her şeyin sana dokunduğu o tepe. Her şeyi ruhuna fısıldayan o çayırlar, biz doğmadan da ordaydı, öldükten sonra da orada. Altı milyar yıl sonra kimbilir yine hep birlikte orada bir böcek olarak buluşup başlayacağız hayata. Gözbebeğinden daha küçük ama dünyayı teleskoplardan daha geniş gören minik bir çiçek. Damlacıktan daha küçük çisi, ama borsalardan şirketlerden nükleer bombalardan fabrikalardan daha derine ve yükseklere tutunmuş. Orada evren, her işini insan eli değmeden kendi yapıverir, başbaşa kalınca insan, sana da kendi işini kendin yapacak başının çaresine bakacak güç zaman sonsuzluk bağışlıyor.

Uzun uzun düşünmeler çekilir, orada artık hepimiz ‘misafiriz’. Zihnimde yalnız kusursuz mutluluğun işte bu resmi.

Ölümle uykuyla kapanan göz kapaklarımın altında insan varlığıma bana bu resmi kim gösterdi!

Öyle bir resim ki!

Zihnimdeki bu tek resim hiçbir şeyin kötü olmadığını öğretip ebediyen iyileştiriyordu, hepimizi.

Bütün kötülükleri bütün acıları bütün alçaklıkları bütün günahları iyileştiren, bütün kitapların, evrenin, en ihtişamlı, ilk sayfası!

İnsan denen varlığı sebepsiz coşturan çayırlar!

Bir avuç toprak üstünde günahlarımızı yıkayıp bağışlayıp tıkış tıkış binlerce minik çiçeğin yanıbaşına insan güzelliğimizi evrenimizi toprağın daha derininden bir daha tohumluyor.