Cennet ve cehennem: Soça Vadisi, Slovenya

Gürcan Elbek yazdı...

Cennet ve cehennem: Soça Vadisi, Slovenya

Sabahın erken saatlerinde Kara Şimşek ile yavaş yavaş ilerlemeye başlamıştık. Arkadaşımın çizdiği rota üzerinden Soça Vadisi’ne gidiyorum. Ljubljana yavaş yavaş ardımızda kalırken, arkadaşım Rok’dan ayrılmanın burukluğu vardı içimde. Ancak, otobandan ayrıldıktan kısa bir süre sonra, etrafımdaki rengarenk doğa görüntülerinin uyumlu kolajı, ruhumda kasvet yaratan gri lekeleri silmeye başlamıştı bile. Yeşil çayırlar, heybetli dağlar, göller ve nehirlerin arasında ilerlerken içimi yaşam sevinci kaplamıştı.

Soça Vadisi’ne doğru görüntüler.

Cennete doğru seçkin bir yolculuk…

Yaratılışın temizlik, sükunet, huzur ve güzel enerjiyle donattığı bir bölge içinde ilerliyordum. Dünyada cennet neresi, denilirse, kesinlikle Soça Vadisi’ni öncelikli adaylarımdan biri olarak ifade etmek isterim. Aşağıdaki videoda bu güzel vadinin kuşbakışı görüntülerini izleyebilirsiniz.

Soça Vadisi’nden dron çekimleriyle düzenlenmiş bir video.

Kendimi, çocukluğumuzun çizgi film dizilerinden Heidi'nin geçtiği mekanların içinde bulduğumda, son derece huzurlu, mutlu ve mest olmuş bir durumda hissediyordum. Öyle sevdim ki Soça Vadisi’ni, şu an yazarken veya birine anlattığımda da aynı güzel duygulara bürünüyor ruhum. Alp dağlarının yanında kıvrıla kıvrıla yükselen yollar, yollarda motosikletli gruplar, bisiklet gezisi yapan aileler ve bunların arasında gezinen sağlıklı ineklerle tam bir Alp bölgesi ruhu hissediliyordu. 

Soça Vadisi’nden görüntüler.

Günce yazmanın kıymeti...

Yazma eylemi, ruh durumunuzu düzenleyen ve size kim olduğunuzu gösteren harika bir ayna. Ancak, her şey gibi düzenli yapıldığında, kıymeti çok daha fazla artıyor. Hele günce yazıyorsanız, süreklilik, bir hayat öyküsü halini alıyor. Bu öykünün mümkünse kesintisiz akışı, size hayatta hangi yollardan geçtiğinizi ve aslında gerçekten neleri isteyip, nelerden hoşlanmadığınızı anlatan bir dış göz oluveriyor.

Bunların yanında, güncelerdeki rehber niteliğinde bilgiler, gezginler için her zaman yol gösterici oluyor. Bu bağlamda, Slovenya günlerinde internet günceme yazdıklarımı aktarmak istiyorum sizlere. http://www.gurcanelbek.com/ (Arabayla Balkanlar kısmı) ya da https://balkans4gelbek.wordpress.com/

“Ljubliana’dan Soça Vadisi’ne ulaşmak için gidilecek yer olan Kranjska Gora’ya ulaşmak için kullanılan otoban, Almanya’ya uzanan yollardan biri. Otobandan çıkıp Kranjska Gora’ya dönünce, zaten güzel olan doğa da başka bir şeye dönüşüyor. Alp dağlarında, araba, motosiklet, bisiklet ve bir doğa yürüyüşü cenneti halini alıyor. Çocukların, hatta bazı yaş almışların bile görmediği temizlikte zümrüt yeşili Soça Nehri boyunca bir yolculuğa hazır olun.

Güzergah, kaybolmayı imkansız kılan bir şekilde ilerlerken, Kranjska Gora’dan sonra defalarca arabadan iniyorsunuz. Dağlara hayranımdır. Abartmamı mazur görürseniz, dakika başı arabadan inerek yüzlerce fotoğraf çektim bu gezi sırasında.”

Soça Vadisi rotasında...

Soça Vadisi gezi rotası...

Benim takip ettiğim rotayı aşağıda yazdım. Ancak siz turist bilgilendirme noktalarından alacağınız haritalarla da gönlünüze göre bir gün planlayabilirsiniz. Rotam:

  • Kranjska Gora
  • Boveç (Buraya gelene kadar dolana dolana bir dağ tırmanıp tekrar düzlüğe ineceksiniz)
  • Kobarit
  • Tolmin
  • Kanal
  • Plave

Bunlar benim güzergahımın temel noktaları olmakla birlikte, hepsinde yollardan sapıp keyifli vakitler geçirebilirsiniz.

Soça Vadisi üzerinde etkinlikler…

Yolunuz üzerinde nehirde yapılan kano ve rafting başta olmak üzere spor etkinlikleri, yürüyüş parkurlarında rehberli turlar düzenleyen işletmeler var. Buraya grup olarak gelirseniz, çok güzel bir süreç yaşayacağınızı düşünüyorum. En az iki tam gün burada bulunmak, harika bir deneyim olur. Yalnız gelirseniz de, şezlong veya havlunuzu, zümrüt, turkuaz, hatta pırıl pırıl şeffaf renkleri sergileyen doğal Soça Nehri’nin yanına atıp, tertemiz havada güneşlenebilirsiniz. Huzur dolu bu vadide, nehrin akışının dinlendirici sesi eşliğinde sadece bedeninize odaklanabilir veya kitabınızı okuyabilirsiniz. Müthiş bir sakinlik, meditasyon ve rehabilitasyon mekanı olabilir diye düşünüyorum.

Soça Nehri’nin pırıl pırıl suları kıyısında.

Bir yandan da bunları yazmaya çekiniyorum. Zira, adı çıkmış her yere delicesine, şuursuzca saldıran homo sapiens, bu cennet huzur mekanını da gürültülü ve sıkıntılı bir ortam haline getirebilir korkusu var içimde. 

Paramızın durumuna ait, geriye doğru kısa bir bakış...

Günceme bazı şeylerin fiyatlarını da yazmışım. 30 Ağustos 2014 tarihine şu notu düşmüşüm: “Benzin’in litresi 1.443 Euro. Artık gerisini siz hesap edin. Ben ettim 4,10 TL ediyor.” Bunu, benzin ne kadar ucuz, demek için not almışım. O sırada Türkiye’mizde benzinin litresi 5 TL iken, Slovenya’da aldığım benzin fiyatı Türkiye’den %20 ucuzmuş.

Benzinin Slovenya’da aynı değerde olduğunu düşünüp bugünkü döviz kurundan hesaplayınca, arabanızla bu tip bir geziyi şu sıralarda yapmanız halinde, litre başına 15 TL ödemek zorunda kalıyorsunuz. Gerisini siz düşünün...

Cennet mi cehennem mi?

2014 yılının Ağustos ayının son günlerinde dolaştığım bu cennet gibi yerden etkilenmemek mümkün değildi. Tam bir huzur ortamıydı. Tabii ki bu değerlendirmeler, evlerinin balkonlarını, camlarının önünü süsleyen renk renk çiçeklerin, pırıl pırıl Soça Nehri’nin, yemyeşil çayırların, şelalelerin, başı dumanlı dağların ve tertemiz havanın içinde yaşadığım anın yansımalarıydı.

Ancak Birinci Dünya Savaşı yıllarına geri döndüğümüzde bu görünüm yerini, kapkara bir sürece ve sahneye bırakıyordu. İlk büyük savaşın en çok mücadele edilen cephelerinden biri olan Isonzo Muharebeleri’nin gerçekleştiği yerdi burası. Bu bölgede birçok müze bulunuyor. Güzergahım üzerinde bulunan kaleleri, müzeye dönüştürülmüş yapıları da geziyordum. Savaşın o soğuk ve şiddet içeren yüzünü en ince ayrıntısına kadar izlemeye başlamıştım bu kez de.

Kluze Kalesi ve kaledeki müze…

Boveç’e 6 km mesafede bir kale Kluze. Bunun gibi birçok örnek var bu rotada. İtalyanların Isonzo adını verdikleri Soça Nehri üzerindeki bu savunma hattı, savaşın kaderini belirleyen büyük bir mücadele alanı olmuş. Son derece iyi korunmuş durumdaki kalede, bazı görseller ve o zamandan kalma malzemeler sergileniyor.

Kalenin duvarlarına dokunup, etrafı izlerken o dönemin kasvetli kokusunu teneffüs ediyordum adeta.  

Kluze Kalesi, Boveç, Slovenya.

Tekrar Soça Nehri kıyısında…

Kaleden sonra geri döndüğüm Soça Nehri kıyısında tekrar rahatlayacaktım. O kadar huzurluydu ki, tertemiz havayı soluyup turkuvaz suların akışını seyrederken nehrin kıyısındaki taşlara uzandığımda kısa bir uykuya dalmam zor olmamıştı. Sırtıma değen, güneşten ısınmış çakıl zeminde, yaşadığıma, buraları gördüğüme tekrar şükrediyordum.

Yol üzerinde bulunan yüksek tepeye kurulmuş bir kiliseden, çevrenin engin görünümü oldukça etkileyiciydi. Yolumun üzerindeki Kobarit’in tertemiz sokakları, camlarından çiçekler sarkan bakımlı evleri de Soça kıyısındaki huzuru sürdürüyordu.

Soça Vadisi güzergahından görünümler.

Bir sonraki durağım Kobarit Müzesi olacaktı. Bu müzede sergilenen çok sayıdaki görsel ve savaş yıllarından kalan malzemeler beni oldukça etkileyecekti. Az önce bulunduğum, cennet gibi yerlerdeki ruh halimden eser bırakmayacak, beni başka bir zorlu gerçekliğe taşıyacaktı.

Kobarit sokakları.

Aşağıdaki fotoğraflar savaşın yok edici gücünü gösteren, kimileri için rahatsız edici görseller olabilirler. Savaşın bu çirkin yüzüne tanık olmak istemeyenler, aşağıdaki görselleri incelemeden geçebilirler.

Kobarit Müzesi’nde, savaşın hüzünlü izleri…

Bu müze de eski bir askeri binaydı sanıyorum. Kalın duvarları ve soğuk yapısıyla zaten hemen girişte bunu hissediyorsunuz. Gittiğim yerlerde ne konuda olursa olsun müzelerin ilk ziyaret yerim olduğunu takipçiler biliyordur. Müzeleri çok değerli öğrenme araçları olarak görüyorum. Hangi biçimde ve kalitede olursa olsun mutlaka pek çok bilgi sağlayan eşsiz kaynaklar müzeler. Elbette, elinizde kendi teraziniz olarak, size sunulan bilgiyi süzgecinizden geçirerek sonuçlara varmalısınız.

Müzede dolaşmaya başladığım ilk andan itibaren izlediğim görseller ile savaş yıllarına gitmiştim ruhen. İlk fotoğraflarla birlikte birçok esinlenme yaratan asık suratlı bir yüzleşmeydi bu. Şarapnel parçalarıyla yüzleri yaralanmış insanların görünümleri beni çok etkilemişti. 

Kobarit Müzesi’nden görünümler.

Bunun yanı sıra çok sayıda ölü bedenin arazilerdeki görüntüleri, göç eden insanların kağnılar üzerindeki hazin görünümleri, çocuk yaştaki asker üniformalı kişilerin fotoğrafları bana Çanakkale ve Kurtuluş Savaşları dönemlerini hatırlattı. Aynı dönemlerde, deliren insanlığın hesaplaşması ve benzer yaşanmışlıkları görmek ilginç bir duygu yaratıyordu bende.

Savaşın bizdekine benzer görüntüleri.

Müzede o zamandan kalmış çok sayıda silah ve askeri teçhizat sergileniyordu. Şiddetli bir yıkıcılığı ve zalimliği temsil eden bu silah araç ve gereçleri, çok sevimsiz görünüyordu gözüme. Bunları kullanarak öldürülen insanların fotoğrafları neyin ispatı olabilirdi ki? Sadece insanın şuursuz yıkıcılığının... Günümüzde de sözde savunma gerekçesiyle silah üretimini destekleyen yönetimlerin, bu silahları üretip hedeflerini paramparça ederken sevinç çığlıkları atan insanların, bu müzede yerlerde sürünen cesetler, eli yüzü parçalanmış insan fotoğraflarını görmesi sizce bir şeyi değiştirir mi? 

Savaş malzemeleri ve bazı silahlar, Kobarit Müzesi.

Savaş zamanlarında da hayatın devam ettiğini gösteren fotoğrafların her biri benim için çok anlamlıydı. Savaşın o öldürücü ve hırpalayıcı etkisi bir yanda, ister istemez süren bir yaşamı görüyordum fotoğraflarda. Hepsi tek tek incelemeye değer anlamlar, bilgiler, duygular içeriyor bana göre. Üniformalı kişilerin savaş dışındaki sosyal anları yansımıştı karelere; traş olanlar, müzik toplulukları, korolar, spor müsabakaları, derelerde yıkanan çamaşırlar, nehirlerde yıkanan insanlar, köylerde askeri bando konserleri, yılbaşı kutlamaları…

Savaşla birlikte hayat.

Fesli Bosnalı askerler…

Gerek Ljubljana, gerek Viyana, gerek Sırbistan’daki müze ziyaretlerinde gördüğüm, Avusturya-Macaristan ordusuna ait fotoğraflarda gördüğüm fesli askerleri önceleri garipsiyordum. Bu fesli, Bosnalı askerler, Soça Vadisi gezimde gördüğüm her müzede de karşıma çıkıyordu.

Bosnalı askerler, subaylar (Avusturya-Macaristan Ordusu).

Ernest Hemingway ile karşılaşmam…

Müzeyi gezerken Ernest Hemingway’e rast gelmem beni şaşırtmıştı. İspanya İç Savaşı’na katıldığını, hatta Çanakkale’ye geldiğini duymuştum ama burada da bulunduğunu bilmiyordum. Maceracı yazar burada Kızıl Haç ile birlikte bulunmuştu. Ünlü romanı Silahlara Veda’nın mekanı burası, yani Isonzo Cephesi’ymiş. Silahlara Veda romanına ait ilk el yazmalarının müsvette sayfalarını bu müzede incelemek ilginç bir tesadüf oluyordu.

Ernest Hemingway ve Silahlara Veda’nın taslak el yazma sayfaları.

Müzeden sıkıntılı ayrılış ve hayata devam…

Müzenin çıkışına yakın eski üniformaları, kağıtlara fotoğraf yapıştırılarak hazırlanmış iptidai kimlik belgelerini, insanların portrelerini incelerken durulmuş, sabahki neşem yerini sevimsiz,  düşünceli bir hale bırakmıştı.

Kobarit Müzesi çıkışına doğru.

Dışarı çıkar çıkmaz şirin, çiçeklerle süslemiş evler, kötü izlenimlerimi silmeye başlamıştı. Hemen müze önündeki yoldan geçen eski arabalara rastladım. Eski sportif arabalarla gezi yapan bir  grubun, Soça Vadisi boyunca bu güzel günde yaptıkları turu izlemeye başlamıştım. Renk renk model model arabalar, müzede edindiğim karanlık izlenimlerden sonra içimi açan renkli bir dünyaya taşımıştı beni. Bir de, dünyanın her yerindeki döner kabapçılarımızdan biriyle yaptığım sohbet, karanlık havamı dağıtmıştı.

Müze çıkışında çiçeklerle süslü evler ve eski arabalar.

Yola devam ettiğimde eski arabalar, yol kenarındaki yeşil araziler, güzel binalar ve dağların görüntüsü, beni tekrar bir cennet mekanın içine çekmiş; savaş kasveti geride kalmıştı.

Soça Vadisi’nin güzel doğasında yola devam.

Cennet veya cehennem nelerle tanımlanabilir?

Dünyanın cennet mekanlarından birinde sabahtan beri izlediğim, akan suların, öten kuşların, yükseklerden dökülen şelalelerin huzur verici sesleri aklımdaydı. Aynı yerlerin bir zamanlar neredeyse iki yıl süren, çok yoğun ve şiddet içeren, ölümcül bir mücadelenin yaşandığı yerler olduğunu görmek düşündürücüydü. Bu da cennet gibi bir ortamın nasıl bir cehenneme dönüşebileceği konusunda bana fikir veriyordu.

Doğa aynı doğa olmasına karşın, insan şuursuzluğu, bir cenneti, ölümün, açlığın ve sefaletin hüküm sürdüğü bir cehennem haline getirebiliyordu. Peki geriye kalan neydi? Yitirilmiş hayatlar, mezalim içinde yoklukla geçen yıllar, kazandığını zanneden bir zavallı ekip, hemen hemen aynı durumda kaybetmiş konumunda öteki taraf…

Bütün bunlara inat, Triglav Dağları, Soça Nehri ve Vadisi, yemyeşil bir doğa, ağaçlar, kuşlar aynı yaratılışın ihtişamıyla bir cennet bahçesi huzuru ve güzelliğiyle hala ayaktaydılar. Her şey doğal akışın hükmüne uyup, düzenini tesis ediyor sonunda. Arada geçen yıkıcı deneyimler de, ardında bir kabus gibi tahribatlar, travmalar bırakıyor.

Salgın ortamı ve farkındalık...

Anneannemin annesi Gümülcineli Fatma büyükannem, “Kara gün, kararıp kalmaz” derdi. Sıkıntılı olduğunu hissettiğimiz günler yaşıyoruz. O ya da bu şekilde salgın ve kısıtlama halleri çoğu kişiyi bıktırdı. Korona günleri yazın gelişiyle ne şekle girecek göreceğiz. Ama aslolan bir şey varsa, o da aynen bitmez sanılan savaşların bittiği gibi, bu sıkıntılı günlerin de biteceği. Sonrası yaşamın, varoluşun her alanda dengesini tekrar sağlayarak devam edeceği zamanlar olacak.

Kurtarıcı bir el için beklemek veya sürekli sızlanmak beyhude. Cennetimizin sadece yaşam denilen şey olduğunu bilmeliyiz. Şartlar ne olursa olsun, sağlıkla nefes alabilmenin mucizesini anlamak ve içselleştirmek gerek. Cehennemi yaratmak ise o kadar zor değil. Tüm bunlar, algı ve kabulde bir farkındalık ve seçim meselesi.

Sağlıkla geçecek bir hafta diliyorum.

Sevgi ve saygılarımla.

gurcan.elbek@gmail.com            

www.gurcanelbek.com