Çin-ABD arasında Alaska görüşmeleri

Barış Adıbelli yazdı...

Çin-ABD arasında Alaska görüşmeleri

Geçtiğimiz haftalarda Beyaz Saray, Geçici Ulusal Güvenlik Strateji Rehberi adında bir belge yayınladı. Bu belge, Biden yönetiminin güvenlik strateji vizyonunu ortaya koyuyordu. Belge, Çin ile ilgili olarak “Çin’in ekonomik, diplomatik, askeri ve teknolojik olarak istikrarlı ve açık bir uluslararası sisteme sürekli bir meydan okuma yapabilecek potansiyele sahip tek rakip olarak gösteriyor. Yine bu belgede “uluslararası gündemi Çin’in değil ABD’nin belirlemesini sağlayacağız” dendi. İşte bu belgenin doğrultusunda Biden ve ekibi geçen hafta nihayet sahaya indiler. Dışişleri ve Savunma bakanları apar topar bir Asya turuna çıktılar. Bu bağlamda, Japonya, Güney Kore ve Hindistan ziyaret edildi. Dönüş yolunda da Alaska'da Çin ile bir görüşme ayarlandı. Bu görüşme Biden yönetiminin Çin ile ilk resmi görüşmesi oluyordu. Tabii akıllarda beliren soru şu oldu; Alaska gibi mevsimin bu zamanında oldukça soğuk olan bir bölgede neden ABD böyle bir toplantı düzenlemeyi gerekli gördü? Bu sorunun cevabını Çinliler de dahil halen kimse bilmiyor.  

Biden yönetimi, Alaska görüşmelerinde neyi hesaplamıştır? Neyi planlamıştır? Şimdilik bunu bilmememizin imkânı yok; ama Alaska görüşmelerinde yaşanan gelişmelerden anladığımız kadarıyla evdeki hesap çarşıya uymadı.  Çin’i sıkıştırmayı düşünen Amerikan tarafı Çinli temsilcilerden beklenmedik bir hamleyle karşılaştılar. Bu arada, Çin, Alaska görüşmelerine  Çin Komünist Partisi politbüro üyesi ve dış ilişkilerden sorumlu eski bir diplomat olan Yang Jiechi ve  Dışişleri Bakanı Wang Yi  ile katıldı. Yang Jiechi, Çin'in en önemli dış politika silahıdır. Eğitimini Londra'da almış, diplomatik kariyerini tamamını neredeyse ABD’de tamamlamış olan ve aynı zamanda 2000'li yıllarda Çin'in ABD Büyükelçisi olarak görev yapmış ve ABD üzerine Çin’deki en yetkin isimlerden birisidir. Ayrıca konumu dışişleri bakanının üzerindedir bir başka deyişle dışişleri bakanının amiridir. Bu nedenle görüşmelere hem başkanlık etmektedir hem de görüş bildirmektedir, kısaca gölge dışişleri bakanıdır.

Dışişleri Wang Yi de diplomat kökenli bir bakan.2000’li yılarda Çin’in Japonya büyükelçisi olarak görev yapmıştır. Ayrıca uzun yıllar Çin'in Tayvan politikasından sorumlu isimdir ve Tayvan ve Japonya konularında en uzman isimlerden birisidir. Dolaysıyla, ABD Dışişleri Bakanı Blinken’ın bu iki deneyimli diplomat karşısındaki kariyeri ve tecrübesi göz önüne alındığında Çin'e karşı Alaska görüşmelerinde yapacağı meydan okumanın daha başından itibaren ters tepeceği gün gibi ortadaydı. Zaten görüşmelerde Amerikan tarafının ortaya koyduğu ithamlara karşı Çin’i temsilen Yang Jiechi çok sert bir cevap vermiş; hatta Blinken, Çin’i dünya düzenine zarar vermekle suçlayınca, Yang, “siz, ABD, dünya kamuoyu adına konuşamazsınız, siz dünya kamuoyunu temsil etmiyorsunuz, siz olsa olsa sadece kendi adınıza konuşabilirsiniz” diye adeta azarlamıştır.

Daha görüşmelerin ilk turunda böyle beklenmedik bir tepki gören Amerikan tarafı derhal apar topar basın mensuplarını salondan çıkartmaya çalışmış, buna karşın Çin heyeti adına Yang Jiechi, Amerikalıların sözde demokrat olduğunu, demokrasi, basın özgürlüğü, fikir ve ifade özgürlüğü gibi söylemlerin sadece kağıt üzerinde göstermelik kavramlar olduğunu söyleyerek ABD’yi eleştirmiştir. Amerikan tarafı da Çin'in iki dakikalık konuşma süresine ilişkin protokolü çiğnediğini ve Yang Jiechi’nin 18 dakika konuştuğu şeklinde serzenişi bir kez daha diplomatik nezaketi ve teamülleri ihlal etmiştir. Zira Alaska’nın Amerikan toprağı olduğu düşünüldüğünde ABD, burada ev sahibi konumundadır. Dolayısıyla, ev sahibi ülkeler genelde misafir ülkelere daha fazla söz hakkı tanımaları bir diplomatik jesttir. Fakat burada Amerikalılar, Çinlileri köşeye sıkıştırmak adına konuşmalarını kısıtlamak da dahil olmak üzere ellerinden geleni yapmaya çalıştılar. Sonuçta üç gün süren görüşmelerde bir sonuç çıkmamasına rağmen Çin, hâlâ ABD ile uzlaşabilmek için bir umudun varlığını dile getirerek toplantılardan ayrıldılar.

Şimdi esas mesele Biden’ın seçimlerden önce Çin konusunda daha ılımlı bir görüş sergilerken; hatta metot konusunda Trump’ı eleştirmişken, başkan seçildikten sonra neden görüşünden 180 derecelik bir dönüş yaptığı merak konusudur. Başkanlık görevine gelir gelmez Çin’e karşı adeta ikinci bir savaşı başlatmış, Pentagon nezdinde Çin Görev Gücü adı altında yeni bir birim bile tesis edilmiştir. Tayvan konusunda Trump’ın politikalarını izlemeyeceğini söylemesine rağmen Tayvan devlet başkanına tebrik telefonu için teşekkür telefonu açmıştır. Çin’e göre Tayvan devlet değildir dolayasıyla da bir başkanı da yoktur.Tayvan Çin’in ayrılmaz bir parçasıdır. Bir başka deyişle, ABD, Çin’in toprak bütünlüğünü ve egemenliğini ihlal etmiştir. Önceki ABD başkanları bu konulara dikkat etse de Trump, bu geleneği bozmuş ve telefonla doğrudan Tayvan devlet başkanını aramıştır. 

ABD’nin esas meselesi küresel hakimiyetini kimse ile paylaşmak istememesidir. Çin, en başından beri çok taraflı çok merkezli bir uluslararası sistemi savunmaktadır. 11 Eylül saldırılarından sonra ABD’nin tek odak noktası Ortadoğu bölgesini dizayn etmek oldu. Bu süreçte Çin ve Rusya Avrasya ve Asya-Pasifik bölgesinde stratejik mevzileri birer birer ele geçirdiler. ABD, günün sonunda başını kaldırıp baktığında “atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmişti”. Avrasya ve Asya Pasifik bölgesi Rusya ve Çin’in etkisi altına girmişti. ABD, bu manzarayı tersine çevirebilmek adına büyük bir çaba içerisne girdi ama şu gerçeği görmezden gelmişti: jeopolitika boşluk kabul etmez. ABD’nin doldurmakta geç kaldığı jeopolitik boşluklar Çin ve Rusya tarafından dolduruldu.

Sonuç olarak, Trump’ın Çin politikası kendi şahsi politikası olmadığı anlaşılıyor. Pentagon tarafından hazırlanan bir Çin politikası var ve Biden göreve geldiğinde masasında bu politikayı buldu ve uygulamak zorunda kaldı. Eğer durum geçekten böyle ise Pentagon kendisine düşmanlar yaratmaya başlamıştır ki bu da yeni soğuk savaşlar anlamına gelmektedir.