Çocuk Kalbi… Bayram mesajı

featured

Aykut Tayfur yazdı

Çocuklar birer ikişer toplanmaya başladı. Bir gün önceden sözleşmişlerdi. Aslında hesapları tıpkı gerçek futbol maçlarında olduğu gibi on bir kişilik iki ayrı takım olacak sayıya ulaşıp, gerçek bir futbol maçı yapmaktı. Hakem bile belirlemişlerdi. Kimin ne zaman geleceği henüz belli olmadığı için bazıları erken davranmıştı. Önce yeterli sayıya ulaşana kadar beklemeyi düşündüler ancak kısa süre sonra canları sıkılmaya başladı. Bir an önce eksik olanların gelmesini istiyorlardı. İçlerinden biri herkesi tek tek evlerinden çağırmayı teklif etti. Yerinde duramıyorlardı. Sırayla diğerlerinin evlerine gittiler. Kavurucu bir sıcak vardı. Gittikleri her ev sessizliğe bürünmüş, köy evlerine özgü avlularda bekçilik yapan köpekler dillerini sarkıtmışlar tembel bir şekilde yatıyor, gelenlere hiç tepki vermiyorlardı. Koskoca köyde neredeyse onlar dışında yaşam belirtisi yoktu. İnsanların çoğu çocuklarını da alıp tarlalarına çapa yapmaya gitmiş, kalanların bir kısmı, -bunların ekseriyeti yaşlılar- evlerinde dinleniyor, bir kısmı da kasabaya inmişti.

Bu birkaç zıpır çocuk kurmak istedikleri takımın sayısına ulaşamayacağını anlayınca köyün dış çevresinde dolaşmaya başladılar. Eski kör kuyuların, dikenli çalılarla örülmüş birkaç yüz metrekarelik küçük bahçelerin kenarlarında dolanarak vakit geçiriyorlardı. İçlerinden biri yamaçta yaşlı bir badem ağacının altında oturuyordu.  Gözüne az ilerideki elma bahçesi çarptı. Cırtlak sesiyle hemen diğerlerine bağırdı, “yürüyün, elma çalmaya gidiyoruz.” Nasıl da akıllarına gelmemişti? Hemen onayladılar ve hepsinin bildiği elmalığa doğru yola koyuldular.

Elmalığa geldiklerinde kıtlıktan çıkmış gibi toplayıp yemeğe başladılar. Biraz zaman geçirdikten sonra kimi ceplerine, kimi gömleğinin eteğine elmaları doldurup tarlanın dışına doğru yürümeye başladılar. Aksilik bu ya, tarlanın sahibi traktörüyle patika yoldan geliyordu. Bunu fark eden çocuklar telaşla tarlanın içine doğru hızlıca kaçmaya başladı. Kimisi de toprağa dümdüz yatmış, çakırdikenlerin ardına kendini gizlemiş adamı izliyordu. Aşağıya doğru koşanlardan düşenler olmuş, bazılarının bacakları kanamış, kimi kısık sesle küfrediyor, kimi ağlamaklı yüzle burkulan yerlerini ovuşturuyordu. Biraz akıllı olanlar yukarıda yatıp tarlanın sahibini izlediler ve adamın yola devam ettiğini, buraya gelmediğini aşağıdakilere söylediler.

Adam onları fark etmemişti. Çaldıkları elmalar yanlarına kalmıştı. Bu iyi miydi, kötü müydü? Yaptıkları kötü bir şey değildiyse neden saklanma gereği duymuşlardı? İçlerinden bir tanesi kendi kendine bunu düşünmeye başladı. Ayağa dikildi, ellerinde ve ceplerinde olan birkaç elmayı tarlaya doğru bıraktı. Yaptıklarının hırsızlık olduğunun bilincine varmıştı.

O gün eve vardığında bütün gece Tanrı’ya dua etti. Tanrı’dan ona ses gelmiyordu. Ama o bağışlandığına dair bir ses duymak istiyordu. Ertesi gün de olayın etkisindeydi. Bunu büyüklerine anlatmak istiyordu, Allah’la nasıl konuşabilirdi!? Aklına cami geldi. Keşke camide tek başına sessizce Allah’a dua edebilseydi. Ama ne mümkün? İmam caminin kapısını kilitleyip, anahtarını alıp evine gidiyordu. Cami de bir dahaki namaz vaktine kadar açılmıyordu. Gidip hocanın kendisiyle konuşmak bir an aklından geçse de, daha birkaç ay önce kiraladığı yeri sürdürürken sınır komşusu olan adamın tarlasına girdiği için köyün meydanında adamla bağrıştıklarını hatırladı ve vazgeçti. Bir an öğretmeniyle konuşmayı düşünse de, o an için görmesi mümkün değildi. Ne çare, Allah’ın nerede olduğunu öğrenene kadar bu suçunu içinde saklayacak, duasını sessizce edecekti. Ama o gün kendine bir söz verdi, bir daha hırsızlık yapmayacaktı.

***

Arşivimde yarım bırakılmış bir öykümü kısaltıp değiştirerek giriş yapalım istedim.

Kurban bayramı ve Hac zamanı. Yıllardır diptekinden tepedekine kadar siyasetçilerin, gazetecilerin, sanatçı diye tanımlanan ünlü kişilerin hacılık maceralarını okur dururuz. Bazen de ihramlara bürünmüş nursuz yüzlerin tövbekâr hallerini izleriz.

Yine kendini sanatçı zannedenlerden birinin tavaf sırasındaki deneyimi devlet yöneticilerinin toplandığı salonda bir telefon görüşmesinden gelen son bilgilerle teyit edilerek zat-ı alilerine nakledildi. Ardından bu şarkıcının tavaf sırasındaki kutsal an’ın görüntüleri geldi. Bu gibi kişilerin yalandan da olsa ışıklı, melekli, uçan kaçan bir şeylere tanık olduklarını söylemelerini bile anlarım. Ancak bu şahsın haberini ilk okuduğumda, adama bak, Kabe’de bile Allah’ı değil de kimi düşünmüş? dedim. Nihayet gazeteci/yazar Erdem Atay’ın yazısını okuyunca bu adamın neden Allah’ı değil de bir parti başkanının yüceliğini gördüğünü anladık. Adam, her gün bir konser vermiş. Ya kimi göreydi?

Bir Müslümanlık düşünün ki kendi şeyhi, kendi tarikatı, kendi partisi, kendi adamı dışında hiç kimseye yaşam hakkı vermesin. Bozuk düdük gibi sesiyle şarkıcılıktan para kazanan insanlarda bile kendi adamın olacak, diğerleri yaşamasın, aç kalsın, ölsün öyle mi?

Memleket, televizyonundan internetine İslamcı yayınlardan geçilmiyor. Öyle zamanlar ki, cübbeyi sarığı giyen sokaklarda emr-i bi’l ma’rûf yapıyor. Cemaatini toplayan vaazını veriyor. İcazet töreni diyerek yüzlerce sarıklının yollarda yürüdüğüne tanık oluyoruz. Ama bir kişi hırsızlıktan, kamu malını yağmalamaktan, doğanın, toprağın katledilmesinden, hayvanın hakkından bahsetmiyor. Ortalık tarikattan, medreseden geçilmiyor ama ortalık haramdan, suçtan, haksızlıktan da geçilmiyor. Cüzdanına bak, şişkinse Allah’ı buldun öyle mi?

Yok ey nursuz surat, yok. Cüzdanındaki bir akrep senin! Harcadıkça da zehir saçarsın, bu kafayla da Kabe’de Allah’ı bulamazsın.

Cengiz Aytmatov’un Beyaz Gemi adlı kısa romanında insanın kötü, doymaz tarafı hikâye edilir. Çocuk aklı bu kötülüklerin son bulması için kendisine destansı bir şekilde anlatılan Maral Ana’dan yardım ister. Bir de görür ki insanlar o Maral Ana’yı vurmuş, etini yemiş, şişen göbeklerini okşarlar. Çocuk, Maral Ana’nın, yani o geyiğin umut getirecek boynuzlarını kesik bir baş üstünde görünce kendinden geçer.

Hikâyenin sonunda anlatıcı, “Şimdi ben sana şunu söyleyebilirim: ‘Çocuk kalbinin, çocuk ruhunun bağdaşamadığı her şeyi reddettin. İşte beni teselli eden de budur. Bir şimşek gibi yaşadın sen. Bir defa çaktın ve söndün. (…) İnsandaki çocuk vicdanı, tohumdaki öz gibidir. Ve o öz olmadan tohum filizlenmez, gelişmez. Yeryüzünde bizi ne beklerse beklesin, insanoğlu doğdukça ve öldükçe, insanoğlu yaşadıkça hak ve doğruluk denen şey de var olacaktır.’”

Cengiz Aytmatov’a göre, çocuğun ölümü ona anıtsal bir anlam yüklemiştir. Çocuk ölse de temsil ettiği saflık, iyilik ölümsüz olmuştur.

Bence insanlık dediğimiz kavram da tam olarak budur. İnsan hangi yaşa gelirse gelsin, Aytmatov’un bahsettiği çocuk vicdanı, tohumdaki öz olarak insan yüreğinde yaşamaya devam eder. Bu öz varsa eğer kişinin ölümünden sonra bile o öz çürümeyecektir. Bize düşen, kaç yaşında olursak olalım o çocuk kalbi olan özün karartılmasını engellemek. Belki de bunun en etkili yolu kazancımıza bulaşacak haramın önüne geçmektir. Çalışmadan, emek harcamadan, ter akıtmadan elde edilen kazançlar o insan yüreğindeki özü kupkuru bir hale getiriyor. Artık orada yaşam belirtisi kalmıyor, ölüyor. Ölmüş bir öz karanlıklara bürünüyor. Karanlıkta da Tanrı’nın olması mümkün mü? Tanrısı olmayansa artık kendine bir din satın alıyor.  Bu raddeye geldikten sonra kendi dini, kendi menfaati her şeyin önünde. Hemen yanında kızılca kıyamet kopsun onun umurunda olmuyor. Bu özleri çürümüş insanlar ne yağmalanmamış yer bırakır, ne kırılmadık kalp bırakır.

“Ak sakallı bir koca bilemez hali nice / Emek yemesin hacca bir gönül yıkar ise / Sağır işitmez sözü gece sanır gündüzü / Kördür münkirin gözü âlem münevver ise / Gönül Çalab’ın tahtı gönüle baktı / İki cihan bed-bahtı kim gönül yıkar ise”

“Bin kez hacca vardın ise bin kez gaza kıldın ise / Bir kez gönül kırdın ise gerekse var yollar doku.” Yunus Emre.

Çok kalpler zehirlediniz, çok gönüller yıktınız, umutları söndürdünüz. Millete kıblesini şaşırttınız, haramı cennet meyvesi diye sundunuz, hırsızlıkla beslenmeyi mubah saydınız. Akrep dolu cüzdanlarınıza Anadolu toprağını kurban ettiniz. Dokuz yaşındaki çocuğa ekmek hesabı yaptırdınız. Yetmedi çocukların ruhlarına göz diktiniz, erik çalıp af dileyecek yavruları şeyh eteğinin önüne sofra bezi yaptınız. Bir sümüklü şeyhle, dağdaki donsuz eşkıyayla bile yan yana yürüdünüz de bir çocuğun elinden tutamadınız, hayallerini öldürdünüz, bir çocuk yüreğiyle bakmayı beceremediniz. Elma çalan çocuğa yasak ettiniz Allah’ı, insanın özündeki çocuk kalbini kesip attınız da birbirinin etini yiyen yamyamlar yarattınız.

Yazının başında öyküdeki çocuk çaldığı üç tane elma için camiye gidip suçunu anlatamadı, Allah’ı bulamadı, kabahatiyle bir başına kaldı. Oysa Allah onu çoktan bulmuştu.

Siz camileri kendinizin belleyin, ister kilitleyin, ister siyasetinize alet edin, Kâbe yollarına günahları döke saça gideriz de, vardığımızda ak pak oluruz sanmaya devam edin. Allah, kalplerinize ziftin âlâsını dökmüş, birinizin suratında bir parça nur kalmamış.

Emel Taşçıoğlu’nun güzel türkülerinden biridir; Geceler Yarim Oldu. Türküde, “Bayram gelmiş neyime, kan damlar yüreğime,” der. Asıl bayram, yüreğine kan damlaması pahasına, yedisinden yetmişine o çocuk masumiyetini barındıranların, yüreğindeki özü yaşatanların, çaldığı üç elma için bir ömrü haramsız yaşayanların hakkıdır. Onlar Aytmatov’un Beyaz Gemi’sindeki gibi, çocuk kalbinin bağdaşamadığı her pisliği, her kötülüğü reddeder.

Okurlarıyla, yazarlarıyla, çalışanlarıyla tüm Veryansın ailesinin ve bu toprağa çocuk kalbiyle bağlı olan yurttaşların bayramları kutlu olsun.

Çocuk Kalbi… Bayram mesajı

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

1 Yorum

  1. 7 ay önce

    Sayın yazarın kısa aralıklarla ve harika bir Türkçe ile kaleme alınmış peş peşe çok çok güzel yazılarını okudum. Aslında başka yazıları da varmış, ama benim eksiğim, daha önce varlığından haberdar değildim, asıl bayram böyle değerli insanların var olduğunu bilmek, bunun için Veryansın TV’ye ne kadar teşekkür etsek az. Kendisinin daimi yazar kadrosunda sürekli ve düzenli yazmasını dilerim. Bunca kötülüğün arasında böyle sorgulayıcı, aydın yazılar okumak hepimize o özü, çocuk kalplerimizi, değerlerimizi hatırlattı, bayramın gerçekten biraz olsun iyi geçmesini sağladı. Cumhuriyetimizi geri alacağız ve bayramlarımızı çocuk kalbimizle yeniden kutlayacağız!

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!