Covid-19 ve yeni yeni yepyeni YEP

Covid-19 ve yeni yeni yepyeni YEP

Aşağıdaki tablo, 2000’lerden bu yana çeyrek dönemlerle GSYİH’nın seyri bulunuyor. Grafiğin iki “V” ve son olarak da V olduğundan pek de emin olmadığımız görünüm sergilemesinin sebepleri şöyle: 2001’de on yılların sürdürülemez maliye politikalarının banka sektörüne yansımasıyla ortaya çıkan yerli kriz; 2008’de denetimsiz finans sektörünün yol açtığı global Büyük Resesyon’un reforme edilmiş fianans sektörümüze rağmen reel ekonominin dışa artarak bağımlı kılınması nedeniyle ekonomiye yansıması. 2020 başında, son 20 yıldaki üçüncü büyük iktisadi krizle karşı karşıya kaldık; bu kez krizin adı Covid-19!

Grafikte dikkati çeken önemli bir gözlem, ilk iki krizdn de hızlı çıkış; gelişmekte olan ülkelere genellenebilecek bu durumun sebebi, bu ülkelerin büyüme potansiyellerinin gelişmiş ülkelere çok göre daha fazla oluşu, Türkiye’nin genç, ve gitgide taşeronlaştırılan, işgücü yapısı da bu dinamiğe katkı sunmuştur. Diğer önemli bir gözlem ise, 2008 krizi sonrası daha istikrarsız ve ortalamada azalan büyüme oranları, ki bu da bir türlü yönetim tarafından anlaşılmayan ve birikimli olarak artan yapısal problemlerden kaynaklanıyor.


 
Covid-19 krizi tüm dünyada büyük ve kalıcı insani ve üretim kayıplarına yol açtı; Eylül 2020 itibarıyla dünya çapında yaklaşık 1 milyon insan salgına yenik düşmüş. Salgına karşı alınan önlemler arasında kısmen de olsa ekonomilerin kapanmasının tüketim tercihlerine ve tedarik zincirlerine etkileri (teknolojik ürün ve hizmetlere artan talebi göz önune alarak, hepsinin negatif olamadığını da belirtmeli) nedeniyle, üretim yapılarında ve kapasitelerinde de ciddi değişimler yaşandı. Tüm ülkeler bu kriz dönemini en az insani ve iktisadi zararla kapatabilmek için ciddi oranda mali genişlemeye gitti. Türkiye, GSYİH’sının sadece % 2lik bir mali paket ile salgınla mücadelede diğer bazı ülkelere göre çok geride kaldı; örneğin, bu paketlerin büyüklüğü Malezya’da %16.5, Fransa’da %15.3, ABD’de %10.5, Almanya’da 4.8 Şili’de %4.7. Bu ülkelerden bazılarının, akıllı makro iktisadi yönetimler çerçevesinde kurmuş oldukları istikrar fonlarını da amacına uygun şekilde salgınla mücadeleye mobilize etmeleri, yol yapımı ve ne olduğu belli olmayan diğer alanlarda harcanan deprem ve işsizlik fonlarımızı da tekrar düşündürüyor. 

Diğer çoğu ülkeye ve dünya ortalamasına göre mali olarak fazla kaynak ayırmamış olduğumuz görünen bu salgınla savaş döneminde, yukarıdaki grafiğin en sonunda görülen ekonomik krizden V tipi bir düzelme beklemek, ancak içinde “yeni” kelimesini duymaktan yorulduğumuz bir ‘dilek listesi’yle mümkün (YEP’de gerçekten 200 kadar kullanılmış bu kelime...dayanılır gibi değil!). 

Bu dilek listesinde iktidarın herşeyini endekslemiş göründüğü ‘2023 hedefleri’ de sık sık geçiyor.  Mesela bu hedefin dile getirildiği bir konu İstanbul Finans Merkezi konusu ki büyük miktarda kaynak aktarımları yapılan ve katılım bankacılığını önceleyecek bu projenin ikna edici hiçbir mantığı yok. Sırf Cumhurbaşkanı tüm ekonomi literatürüne karşı kendi görüşünü ispatlayacak diye döviz rezervlerinin eritilip, başarılı olunmayınca 200 baz puan birden politika faizinin artırıldığı, bunun da bir işe yaramadığı bir kredibilite kaybı ortamında dünyanın finas merkezi olma hedefi, ve TCMB’nin de bu sebeple ülkenin başkentinden taşınması, halkın kaynaklarının maceralar peşinde heba edilmesi demek. Üstelik de bu merkezin açılışı “politika ve tedbirler” başlığı altında sunuluyor. Oysa muhtemelen bu merkez çözüm değil ek sorun ve maliyet kaynağı olacaktır.

Raporda 2023’e kadar cari açığın (turizm gelirleri ve yenilenen  enerji kontratları bakımından bu mümkün olabilir), bütçe açığının (azalan harcamalar ve yaratıcı muhasebe ile bu da mümkün olabilir) , işsizliğin ve enflasyonun düşeceği ve büyümenin artacağı, pandeminin ikinci dalgası ihtimaliyle alternatif senaryo da sunularak, pembemsi bir tablo çiziliyor. “Sürdürülebilir kalkınma ve istihdam yaratma” diye altı çizilen hedeflere ulaşma konusunda adı geçen, alışılageldik kulağa hoş-altı boş “stratejik reform” kavramı 18 yılda yapılanlar ışığında tatmin etmekten son derece uzak. 

“Varlık Fonu cari işlemeler dengesini güçlendirecek... yabancı yatırımcılar ile işbirliklerine dayanan sabit sermaye yaptrımları yapacaktır.” ifadesi ise, yerli-milli olmaktan uzak politikalarla kamu varlıklarımızın daha da eritileceği kaygısını artırıyor. “Vergi politikalarının eşitlik ilkelerini pekiştirecek şekilde devam edeceği” ifadesi de açlık sınırındaki asgari ücretin bile vergilendirildiği bir ülkede inandırıcılıktan uzak. Ayrımcı ve kaba söylemler ve kapalı kapılar ardında kaynak aktarıldığı ve örgütlendiği anlaşılan tarikatlarla zayıflayan sosyal sermaye ile “güçlü toplum hedefi”; “kaynakların verimli alanları destekleyecek şekilde yönlendirilmesi” ifadesi ile kredilerin inşaat sektörüne ve 5 kamu garantili projelere akıtılması vizyonuyla müthiş çelişkili. “Teknoloji odaklı sanayi hamlesi”nin rekabet dışı ve liyakatsız işe alımlar ve kalitesizleşen eğitim sonucu artan beyin göçü ile nasıl gerçekleşebileceği de meçhul. 

Tüm bunlar ışığında, siyasal tercihleri ve iktisadi reform kapasitesi açıkça anlaşılmış olan bir iktidarın, söz dinleyen kurum yöneticileri ve yaratıcı muhasebelerle YEP-3’te bahsi geçen açık hedeflerini tutturması mümkün olabilecekse de, gelecek üç yılda 18 yıldır büyüyen sürdürülebilir büyüme, adil bölüşüm ve istihdam sorunlarını çözmesini beklemek yanlış olur.