Cücü beyler!

Gerçeği mağdur kavramının içine hapsederek onun boyutlarını küçültüyor, özü kabuğa dönüştürerek hakikatin kaybolmasına neden oluyor. (*)

Cücü beyler!

2010 vatanseverler(!) yılı olarak ilan edilse doğru olurmuş. Bu vatanseverler(!) efendilerinin artıklarını ve kullanılmış peçetelerini yedikçe, iç çamaşırlarını kokladıkça soluğu ya postanelerde ya da posta kutularında almışlar. Bir kısmı bu ulvi(!) görevlerini yerine getirirken kameralara da yakalanmışlar ama efendilerinin kuvvetli nefesinden nasiplenmiş olsalar gerek bugüne kadar tespit edilememişler. Yoksa niye bulunamasınlar ki?

Tarih 19 Nisan 2010

Vatansever(!) Mert Akın bir gün önceden bütün hazırlıklarını tamamlamıştır. İki katlı, az eşyalı bir villada maklubesini kaşıklarken, gözleri kirli bir koltuğun üzerinde duran büyükçe bir zarfa kilitlenir. Her yutkunduğunda “Abimin verdiği görevi en iyi şekilde yapmalıyım” diye kendi kendine konuşur. Duygusallıktan mı yoksa hijyene dikkat etmediği için oluşan konjonktivitin etkisinden midir bilinmez gözleri sulanmaktadır. Islanan gözlerini koluna silerek, burnunu çekiştirerek maklubeyi kaşıklamaya devam eder.

Karnını doyurduktan sonra daha önce defalarca kontrol ettiği zarfı bir kez daha kontrol eder: Üç DVD ve bir ihbar mektubu…

“Tamamdır” diyerek, mutfağa yürür ve bir bardak suyu çömelerek, sol elini de kafasının üstüne götürerek içer. Zarfı bir poşete koyar ve sıkı sıkı tutarak kargo şubesine doğru yola çıkar.

* * *

“MİT Müsteşarlığına

Deniz Teğmen ….…’e ait bilgisayarların hard diskinden elde ettiğim bilgi ve belgelerin bir kopyasını 13,74 GB olarak 3 DVD halinde kurumunuza gönderiyorum. Bu DVD’ler içerisinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı merkezli…

(…)

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde ‘Martı Kuvvetleri’

Kara Kuvvetleri bünyesinde ‘Kurt Kuvvetleri’,

Hava Kuvvetleri bünyesinde ‘Kartal Kuvvetleri’,

Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde ‘Tilki Kuvvetleri’ kod adıyla birbiriyle irtibatlı…

(…)

Bu yapılanmaya mensup asker şahısların ‘devrimci aşırı sol’ genel görüşü benimsedikleri, AK Parti hükümetini iktidardan uzaklaştırmayı kendilerine öncelikli amaç edindikleri, hücresel, bölgesel ve hiyerarşik olarak teşkilatlandıkları, ‘aşırı darbeye dayanan devrim’ modeliyle az sayıdaki kişi kullanılarak tüm devlet ve ordu yönetiminin ele geçirilmesi suretiyle hükümeti devirmeyi tasarladıkları…

Tüm devlet erkânının Kara Harp Okulu’nda katılacağı bir toplantı esnasında öldürülmeleri eyleminin analiz edildiği…

Hava Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde, İzmir Çiğli’de konuşlu unsurlarla merkezi olarak bir eğitim uçağının düşürülmesi ve Kürt kökenlilerin zan altında bırakılması, üst düzey komutana suikast düzenlenmesi, üssün su deposuna zehir atılması vb. kaos ortamı yaratılmasına ait hazırlık yapıldığı…

Oramiral Yiğit’in zehirlenmesi maksadıyla fizibilite çalışması yapıldığı…

Karşı cinsin ve karşı cinse olan ilginin kullanılmasına yönelik olarak bir kısım personelin ses, fotoğraf ve video görüntüsü kayıtlarının tutulduğu…

Bilinen ideolojik görüşler doğrultusunda dinamizm sağlamak ve motivasyonu artırmak maksadıyla aşırı sol örgütler (DHKP-C, TKP, Devrimci Karargâh vb.) ve diğer ulusalcı olarak tanımlanan çevrelere ait dokümanlardan eğitim materyali olarak faydalanıldığı…

Aylık periyotlarla aidat toplandığı, paranın ortak kasada muhafaza edildiği, paraya dış kaynak ve sivillerden de kaynak sağlandığı…

(…)

İmza: Vatansever(!) Mert Akın”

*  *  *

Mert Akın 19 Nisan 2010 tarihinde bu zarfı kargoya verir.

Dönemin MİT Müsteşarı da 10 Haziran 2010 tarihinde zarfı elden dönemin Genelkurmay Başkanı’na teslim eder.

Genelkurmay Başkanlığı tarafından 14 Haziran 2010 tarihinde Kuvvet Komutanlıklarına ve Jandarma Genel Komutanlığı’na iddiaların araştırılması talimatı verilir. Askeri savcılıklar ayrı ayrı soruşturma başlatır.

Soruşturmalar devam ederken 16 Eylül 2011 ve 14 Ekim 2011 tarihlerinde eklerinde bir adet CD ile MİT Müsteşarlığı’na iki ayrı ihbar mektubu daha gönderilir.

Mektuplar bu sefer kargo ile değil posta kutusu kullanılarak gönderilir. Bu ihbarların hedefinde Jandarma Genel Komutanlığı personeli vardır. MİT Müsteşarlığı hiçbir işlem yapmadan ihbarları Jandarma Genel Komutanlığına gönderir.

2 Aralık 2011 tarihinde Jandarma Genel Komutanlığı Askeri Savcılığı’nca soruşturma başlatılır.

3 Mayıs 2012 tarihinde soruşturmaların tek elden yürütülmesine karar verilir ve soruşturma yetkisi Genelkurmay Askeri Savcılığı’na devredilir.

İlk ihbarın üzerinden tam beş yıl geçer.

14 Nisan 2015 tarihinde Genelkurmay Askeri Savcılığı soruşturma kapsamındaki 1426 asker hakkında ‘Kovuşturmaya Yer Olmadığı’ (KYO) kararı verir. Çoğunluğu denizci, önemli bir kısmı Harp Okulu öğrencisi 1426 asker…

Beş yıl süreyle 1426 asker hakkında soruşturma yürütülmüş, soruşturma kapsamındaki askerlerin ifadelerine bile başvurulmamıştır.

KYO kararında ihbara ilişkin olarak “(…) bilgi, belge ve görüntüler bulunduğu tespit edilmiş” denmiş sonra da adeta alay eder gibi hukuki manifesto niteliğinde gerekçeler yazılmış.

Niye böyle bir karar verilmiş? Çünkü;

“MİT Müsteşarlığı’na ihbarları kimin gönderdiği belli değil”miş.

“İhbar mektubunda tespit edilen parmak izlerinin kimlere ait olduğu belli değil”miş.

“İhbarlar sahte isim ve adres kullanılarak yapılmış”mış.

“Deniz Teğmen ……….’nın bilgisayarına el konmuş ama ihbarlarla ilgili bir husus tespit edilmemiş” miş.

“DVD’lerin kaynağı belli değil” miş.

“Ceza Muhakemesi Hukuku açısından da bakmak gerekir” miş. Bakıldığında da;

“Hukukun izin verdiği yöntemlerle elde edilen deliller dikkate alınır” mış.

“Delil toplama faaliyetlerinde doğruluk kurallarına uyulmalı ve insan haklarına saygılı olarak gerçeği ortaya çıkarmak gerekir” miş.

“İhbar kapsamındaki iddiaların tek kaynağı hukuka uygun niteliği bulunmadığı anlaşılan DVD’ler içerisindeki veriler” miş.

“Somut, inandırıcı ve yeterli delil yok” muş.

* * *

Bu ifadelere bakınca ister istemez “Hangi ülkede yaşıyorum?” diye insanın kendisine sorası geliyor. Madem hukuk buydu o halde daha önce yaşananlar neydi?

Demek hukuk böyle bir şeymiş diye düşünüp özgüvenimiz artmışken bu dosya kapsamında neler var acaba diye merak ettik. Etmez olaydık…

Soruşturma hakkında KYO kararı verilmişti ama bilgi temin etmek mümkün değildi. Gerekçe ise şaşırtıcıydı. Dosya hakkında gizlilik kararı vardı.

1426 kişi hakkında somut, inandırıcı ve yeterli delil olmaksızın beş yıl soruşturma yürütülüyor, kimsenin haberi yok, ‘şu dosyada ne varmış biz de bakabilir miyiz?’ diye sorunca da “gizlilik kararı var. Veremeyiz!” cevabı veriliyor.

Doğrusu, oldukça tuhaf bir durum.

Tuhaflıklar bununla da sınırlı değil.

KYO kararının altında Hakim Binbaşı Kurtuluş Kaya’nın (Gnkur. Yrd. Askeri Savcısı) imzası var. Bu kişi 15 Temmuz hain darbe kalkışması sonrası firar etti. Halen FETÖ’nün askeri yargı yapılanmasında yer aldığı iddiasıyla aranmakta.  

Hakkında FETÖ’nün askeri yargı yapılanmasında yer aldığı iddiası bulunan bir kişi neden bu soruşturma hakkında beş yıl sonra apar topar KYO kararı vermişti? Hem de alay eder gibi en temel evrensel hukuk ilkelerine vurgu yaparak.

Aslında FETÖ’nün planı şöyleydi:

Gölcük’te gemilerde görevli bir subayın zafiyetlerinden yararlanılarak, kullandığı bilgisayarına özel programlar ile “Martı Planı” yapıştırılacaktı. Sonra da İstanbul Emniyet Müdürlüğüne, Beşiktaş Adliyesi karşısındaki internet kafeden ihbar yapılacak ve Gölcük Üssü bir kez daha FETÖ’cü sözde savcılar tarafından basılacaktı. Sonrası malum…

Peki, bu kumpas neden hayata geçirilemedi?

Zafiyetlerinden yararlanacakları subaya yönelik operasyonda zamanlama ve yöntem hatası yapıldı. Operasyon berbat olmuştu.

Bu nedenle vatansever(!) Mert Akın üzerinden askeri yargı yolunu denemeye karar verdiler. Öyle ya! Nasıl olsa askeri yargı “Bu iş bizim işimiz değil” diyerek işi sivil yargıya devredecekti. Ama olmadı. Çünkü bu sefer de operasyon ülke içindeki gelişmelerin gölgesinde kaldı.

Zaten kumpaslarda örgüt çok açık vermişti. “Nasıl olsa herkes bizden, bir şey olmaz” anlayışı örgütün en büyük hatası olmuştu. Hazırladıkları her belgede aptalca hatalar yapıyorlar, attıkları her adımda parmak izi bırakıyorlardı.

Aslında FETÖ’nün planlama ekibinin vasat zekâsı operasyonlar için yeterliydi. Ancak saha elemanları bir böcek kadar bile akıllı olamadıkları için açık üstüne açık veriyorlardı. Bütün gerçekler peş peşe açığa çıkarken bu kumpasla ilgili gerçeklerin de açığa çıkması çok kötü olurdu. Zaten 1426 askerin bir kısmı çeşitli kumpaslarla tasfiye edilmiş ve cezaevlerine atılmıştı. Kalanların da 15 Temmuz sonrası hesabı görülebilirdi. Acil bir operasyona gerek kalmamıştı.

Peki, “Cücü Beyler!” ne alaka?

Haklısınız…

Vatansever(!) Mert Akın bu konuyu şöyle açıklamış: “Örgüt elemanları birbirlerine ‘Yoldaş’, ‘Anda’, ‘Gökkurt’, ‘Cücü Beyi’, ‘Kandaş’ tabirleri ile hitap ettiği…”

Ben “Cücü Beyi” seçtim. Hem komik hem de ilginç geldi bana.

* * *

Genelkurmay Başkanlığımız başta olmak üzere devletimizin ilgili makamları vatanseverlerin(!) ihbarlarını elden ele dolaştırırken, hedefe alınan masum ve şerefli askerler hakkında soruşturmalar yürütülürken FETÖ’cüler de keyifle 15 Temmuz hain darbe kalkışmasının hazırlıklarını sürdürüyorlardı.

Peki FETÖ’cülerin hainliklerini gören vatanseverler yok muydu?

Elbette vardı. Haklarında soruşturma açılma pahasına meydanlarda uyarı üstüne uyarı yapıyorlardı.

Örneğin tarih 2 Nisan 2016. Hain darbe kalkışmasına daha 3 ay var. Yer Değirmendere Meydanı-Gölcük.  Emniyetin kameraları kayıttadır. Bir grup vatansever toplanmış… Aralarında 1426’lıklar da var. Megafonla haykırılan şu ifadeler hala o meydanda yankılanmaya devam ediyor…

“Sevgili Vatandaşlar…

TSK’ne kumpas kuran emperyal güçlerin maşası bu örgütün elemanlarına, yayın organlarında yer alan haberlerine asla inanmayın.     

Askerlerimize ve polislerimize sıkılan her mermide, bu çetenin katkısı vardır… Verdiğimiz şehitler için bu dünyada onlardan daha çok sevinen yoktur.

Bu konuda kimsenin şüphesi olmasın…

Çünkü onlar;

Türkiye’nin geleceğini ve TSK’nin gücünü yok etmek için yetiştirilmiş dindar(!) kılığındaki maşalardır…  

Efendilerinden emir aldıklarında aynı mevzideki silah arkadaşlarını sırtından “zevk alarak” vurabilecek ve vatandaşları devlete karşı kışkırtmak için her türlü provokasyonu yapabilecek kadar hastalıklı ruha sahip namussuzlardır…   

Devletin sorumlu makamlarına ve vatandaşlara sesleniyoruz…  

Bizlerin yıllardır yaptığı uyarıları dikkate almadınız… Sonuç ortada… Gelinen aşamada sürpriz hiç bir şey yoktur. Bu çeteyi, bu hainler sürüsünü ciddiye almamaya devam ederseniz, onları devletten, özellikle de TSK’dan temizlemeyi ertelerseniz Türkiye’nin yok olmasına sebep olursunuz…”

Başka ne yapabilirdik? Başka ne söyleyebilirdik?

* * *

Yazımı bitirmeden vatansever(!) Mert Akın’a da seslenmek isterim.

Avrupa’nın ışıltılı şehirlerinde keyfinizin yerinde olduğundan şüphemiz yok.

Örgütünüzün elitleri ile mutlu ve mesut bir hayat yaşıyorsunuz. Ne güzel!

Size şunları sormak istiyorum:

Üç DVD’ye havi ihbar mektubunu niye kargo şirketi aracılığı ile gönderdiniz? Kolaylıkla tespit edilmeniz için değildir herhalde! Gerçi buna rağmen tespit de edilememişsiniz! Acaba hangi kargo şirketinin hangi şubesini kullandınız?

Diğer iki ihbarı göndermek için posta kutusunu kullanmışsınız. Bu posta kutularını gören kameralar elbette vardır. Posta kutularının yerini bildirir misiniz?

Niye 1426 askeri hedefe aldınız? Bu sayının gizemi nedir?

Siz Yüzbaşı Murat Eren hakkında basına Genelkurmay önünde sarı zarf dağıtan kişi misiniz?

Siz FETÖ’cülerin biz denizcilerden nefret etmesinin sebebi nedir? Bir kumpası da biz olmadan kurgulayın. Kara Harp Okulunda devlet erkanının ortadan kaldırılması kurgusunu bile bize çakmışsınız. Bir firkateyni bu eylem için kızaklar üstünde Ankara’ya getireceğimizi de yazmayı unutmuşsunuz!

Sizleri bu derece manyak yapan etkenler nelerdir?

Umarım cevap verirsiniz…

Bir de tavsiyem olacak. Bir gün manyak arkadaşlarınız siz gözaltına alınırken “Mert bayıl!” diye bağırdıklarında bayılmayın. Faydası olmaz…

Maklubeleriniz bol yağlı olsun…

* * *

Son sözümüz Milli Savunma Bakanlığımıza…

Binlerce şerefli ve masum TSK mensubuna kurgulanan kumpasların hesabının hukuk önünde sorulması ve takip edilmesi için gerekenin yapıldığına inanmak istiyoruz.

Donanma Komutanlığı ve 1. Ordu Komutanlığı karargahları başta olmak üzere tüm karargahlarda işlenen suçların hesabı mutlaka sorulmalıdır.

Genelkurmay Başkanlığı önünde pervasızca basın bülteni dağıtanlara, kargo şirketlerinden kurgu ihbar gönderenlere, bu ihbarlara itibar edenlere hesap sorulmalıdır.

İzinde olan bir personelimiz kask takmadan motorsiklet kullandığı için, geçirdiği hafif yaralanmalı kazanın hesabını, adeta yakamıza yapışırcasına bizlere soran sayın komutanlarımızın, karargahlarda tezgahlanan kumpasların hesabını da soracaklarına ilişkin beklentimiz devam etmektedir…

Bu hesabın sorulması için yeterli bilgi ve belge mevcuttur.

Bizler üzerimize düşen ne varsa yapmaya hazırız.

Bunun için Bakanlık bünyesinde bir birim kurulmalı ve periyodik olarak kamuoyu bilgilendirilmelidir.

Bu taleplerimizin karşılanması ülkemize ve ulusumuza karşı tarihi bir sorumluluktur.

(*) Mehtap Ceyran – Bekleyişin Şarkısı Söyleşisi // Sacide Alkar Doster // Cumhuriyet Kitap