Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin 3. yılında Türkiye

Hakan Paksoy yazdı...

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin 3. yılında Türkiye

Haziran ve temmuz ayları Türk tarihinin önemli günlerinin yaşandığı aylardan ikisi. Bu günler tarihî kavşakların geçildiği veya kırılmaların yaşandığı o günlerin yıl dönümleri. Mesela 24 Haziran 2018 Seçimleri bunlardan birisi. Hatta en önemlilerinden desek abartmış olmayız. Önemi de kırılma anlarından birisi olmasında. Bu seçimle Türkiye yeni bir yönetim sistemine geçti. Cumhurbaşkanı Hükümet Sisteminin ilk Cumhurbaşkanı da 9 Temmuz’da göreve başladı. Girilen yolda da çok zorlu bir süreci yaşıyoruz. Dönüş çok zor ama imkânsız değil elbette. Büyük sıkıntılar çekilecektir mutlaka ancak Türk milleti aynı zamanda büyük sıkıntıları aşabilme yeteneğini ispat etmiş bir millet.

YENİ YÜZYILA GİRERKEN: TÜRKİYE HAZIR MI?

Sovyetler dağılmış, beş bağımsız Türk devleti ortaya çıkmıştı. Asya’da, Türkistan ayağa kalkmış üzerini silkelerken Balkanlarda da Yugoslavya dağılıyordu. Âdeta Tanrı’nın ve tarihin hediyesi gibiydi. Asya ata vatan, Balkanlar eski Batı Türkeli’ydi. Yani orası da vatanımızdı, 561 yıl yaşadığımız vatan… Artık oralara kültür coğrafyamız diyoruz ama bu oraların bir zaman vatanımız olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Hâlen Türklerin yaşadığı ve birçok Türk’ün hayâlini kurduğu vatanımız…

21’inci yüzyıl Türk dünyasının yüzyılı olacaktı. Bunun için şartlar çok müsaitti. Bu şartlar Türkiye Türklüğüne coğrafyası ve dünya tarihindeki özel yeri itibarıyla stratejik bir görevi yüklüyordu. Özellikle Türk milletinin 20’nci yüzyılda yaptıklarıyla planlarını erteleyenler bunun farkındaydılar. Planlarını da ona göre kurmuşlardı. Tek eksikleri Türk milleti içinden proje ortağı bulmaktı, bu eksiği de tamamladılar. 3 Kasım 2002 seçimleri bu şartlarda geçildi. Artık yeni bir yola girilmişti.

Kaynaklar ve üzerine alınan borçların büyük çoğunluğu betona ve asfalta gömüldü. Yetmedi, bu yeni evler ve her yıl tamir edilen yollara da araba gerekiyordu. Başkasının yaptığı lüks arabalara yine başkalarından alınan ödünç paralarla sahip olduk. Borçları torunlarımız ve onların torunları ödeyecek olsa bile ne gam, bu evlerde biz oturuyor, arabalara biz biniyoruz ya. Olanı biteni anlayamayacak durumdaydık… başımız dönmüş, sanki gözlerimize perde inmişti. Türk halkı bir şeye hazırlanıyordu galiba. 15 Temmuz (2016) ihaneti de böyle bir hazırlıktı belki de, kim bilir?

Türk milleti bu şartlarda, tartışmalı 16 Nisan 2017 referandumu ve 24 Haziran 2018 seçimlerini yaptı.  İkisi de tarihe meşruiyeti tartışmalı sonuçlarıyla geçti geçmesine ama artık Türkiye girdiği yeni yolda devam etmeye başladı. Yeni yolda tarih yazılacaktı, doğru ama tarihe beka meselesi yaşanan yıllar olarak geçecek. Hem de devleti yokluğa götüren bir yönetim sistemiyle beka problemine sürüklenen yıllar.

102 YIL ÖNCE…

İngiliz tarihçi Arnold Toynbee “Müslümanlar arasında ırkçılığın kaldırılması İslâm’ın kalıcı ahlâkî başarılarından birisidir (Medeniyet Yargılanıyor, s 182, Ağaç yayınları 1991)” der. İlk bakışta doğru gibi gelebilir ama hem eksiği ve hem de yanlışları var. Irkçılıkla malûl Batının ahlâksızlığı bir din konusu olmadığına göre öncelikle İslâm yerine Müslümanlar demek gerekiyor. Diğer eksik, bu ahlâkî sorumluluğu kim tamamladı diye bakılması gerektiğinde. Çünkü Emevî saltanatı döneminde Arap olmayan Müslümanlara mevalî ismi verilerek yapılanlar tarihin sayfalarında. Arkadan gelen Abbasî egemenliği de öyle.

Tarih, bu başarının sahibinin Türkler olduğunu kaydediyor.

Türk isminin telaffuz edilmemesindeki kasıt başka bir inceleme konusu ama Türklerin insanlık tarihine hediye ettiği bu güzelliğe bugün itiraz edenler var. Ve ne yazık ki kimliklerinde de Türk yazıyor.

102 yıl önce bugünlerde Müslümanlar arasında ırkçılığı kaldıran anlayışın sahibi olanlar istiklâl için canlarını ortaya koydular. Ve hepsi de Türk olarak bunu yaptılar. Mesela Atatürk ve heyetinin Amasya’ya vardıklarının ertesi günü Sultan Beyazıt Camisindeki vaazında “Milletin şeref ve haysiyeti, hürriyeti, istiklâli tehlikeye düşmüştür. Bu felaketten kurtulmak için icap ederse, vatanın son ferdine kadar ölmeyi göze almak lazımdır. (Hikmet Özdemir, Mustafa Kemal’le Anadolu’da Yolculuk, s. 63)” diyen Abdurrahman Kâzım Efendi ile kefen parası olarak ayırdığını millî mücâdele için veren cennetmekân Börekçizade Rıfat Hoca Türk olduklarının şuurundaydılar. İngilizlerle birlik olup Mustafa Kemal Paşa’nın idamına fetva veren Mustafa Sabri ile aralarındaki en büyük fark bu şuurdu.

Ermeni mezaliminden korunmak için gittiği Çukurova’dan “İşittim ki İstanbul’daki ırzı kırıklar bizim Erzurum’u Ermenilere verecekmiş. Geldim ki göreyim, bu namertler kimin malını kime veriyorlar (Hikmet Özdemir, age, s. 103)” diyen Mezararkalı Mevlüt Ağa da Türk olduğunun şuurundaydı.

Vatan tehlikeye girince eşlerinden, çocuklarından, nişanlılarından, yavuklularından, ana babalarından ayrılıp vatan müdafaasına koştular. Ceplerinde olan parayı birleştirdiler. Kongreye gelen delegelere Havzalılar ve Amasyalılar, Erzurum ve Sivaslılar evlerinden karyola, yatak, yorgan, çarşaf, masa ve sandalye taşıdılar. Hatta sürahi ve bardaklar da evlerden gelmişti. Dünya malı ve zevklerini bir kenara koyup canla başla savaştılar ve destan yazdılar.

BUGÜN, YENİ (!) TÜRKİYE…

21’inci yüzyılın ilk yılları bu destanı yazanların kimliklerine karşı girişilen mücâdele sonucunda kaybedildi.

Sadece yıllar kaybedilmekle kalsa, vatan da tehdit altına girdi. Cumhurbaşkanı her fırsatta İstiklâl ve İstikbâlimize yapılan saldırıdan bahsetmekte, beka meselemiz olduğunu söylüyor. Ama aslında 4 Temmuz 2003’te Süleymaniye (Irak)’de, Amerikan askerleri tarafından Türk Askeri’nin kafasına çuval geçirildiğinde, dönemin Başbakanıyken nota verecek misiniz sorusuna, “Ne notası, müzik notası mı?” cevabını verdiğinde başlamıştı beka meselesi. İstiklâlimiz ve istikbâlimiz en büyük darbeyi ilk o gün aldı.

Son yumruk da 2018'de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile Türk devlet felsefesinin dışına çıkılarak atıldı. Türk devlet felsefesi de kavga edilen kimliğin üzerine oturduğu temel ve en güçlü bekçisi de Türk Askeri. Ancak yapılan değişikliklerle Türk askerî yapısı da gücünden çok büyük kayıplar yaşıyor. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, açlıktan intihar edenler varken beytülmalin (Türk milletinin) trilyonlarca lirası birkaç günlük yaz tatili için harcanıyor.

Yüzyılın ilk yirmi yılı kaybedildi ve etkisi de düşünülenden çok fazla. Ama hem daha fazla kaybetmemek hem de daha çabuk toparlayabilmek için Türk halkının; bakış açılarının değişmesi, paradigmaların farklılaşması ve geçmişin zihinlerdeki veya gönüllerdeki baskısından kurtularak yarınlara odaklanılması gerekiyor. Tıpkı 102 yıl öncekilerin yaptığı gibi, değişimi başarmak ilk şart…

Son söz de bize bugünleri yaşatanların destekçilerinin geçmişte propaganda yaparken kullandıkları ve okurken kendilerinden geçtikleri Necip Fazıl’ın Destan şiirinden. Bir ümit, belki de üstatlarını dinlerler?..

“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!

Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden”