Cumhuriyet, demokrasi ve jeopolitik

Amiral Cem Gürdeniz yazdı...

Cumhuriyet, demokrasi ve jeopolitik

Cumhuriyet 97 yaşında. Ümmetten millete, kuldan yurttaşa, teokratik monarşiden laik cumhuriyete geçişin 100. yılına 3 yılımız kaldı. Herkese kutlu olsun. Cumhuriyet, 23 yıl sonra çok partili demokrasiye geçişin kapısını açtı. Bu kapının açtığı yol halen aksamalar, duraksamalar ve hayal kırıklıklarıyla devam ediyor. Ancak kapanmıyor.

TUZAĞA DÖNÜŞEBİLEN DEMOKRASİ

Eski ABD Başkanlarından Franklin D. Roosevelt, demokrasinin tercihlerini bilgece yapmaya hazır olmayanlarla başarılı olamayacağını, bu nedenle asıl bekçisinin eğitim olduğunu söylemişti. Yıllar sonra Theodore Roosevelt de ‘’Bir oy, tüfek gibidir. Etkinliği kullanıcının karakterine bağlıdır’’ diyordu.

Diğer yandan Atinalı Platon ülkemizin bugünkü koşullarına uyan şekilde, demokrasiyi yoksulların (çoğunluğun) iktidarı olarak tanımlıyordu. Eğitimli demokrasilerde halkın aldatılması veya dinle afyonlanması kolay değildir. Bu gibi gelişmiş demokrasilerde halkın devlet teorisi ve jeopolitik bilinci de güçlüdür. Devlet jeopolitiği hükümetler üstü politikayla takip edilir. Bu tip demokrasilerde jeopolitik, ideolojinin de üstündendir. Bu perspektifi ile cumhuriyet, jeopolitiği temsil eder diyebiliriz. Milli güç unsurları şartlar ne olursa olsun jeopolitik kayıpların yaşanmasına, cumhuriyetin zedelenmesine, ülke içinde ulus devlet yapısının ve anayasal omurganın değişmesine ya da bozulmasına izin vermez.

Diğer yandan dünya tarihini incelediğimizde, görünüşte demokratik olan bir ortamda, cahil çoğunluk oylarıyla iktidara gelenlerin kendi veya emperyal güçlerin çıkarlarına göre devletin jeopolitiğini ya da iç siyasal dinamikleri şekillendirdiklerini görebiliyoruz. Diğer bir deyişle emperyalizm dayatarak demokrasi getiriyor ve sözde demokrasi gelen ülkenin jeopolitiği şekillendiriliyor. Yakın tarihte örnekler çoktur. Irak, Libya, Suriye en tipikleridir. Kıbrıs’ta 2004 Annan Planı referandumunda Türk soydaşlarımızın kendilerini yok edecek plana evet demeleri; ya da Güneydoğumuzu anavatandan koparabilecek süreci tetikleyen Açılım Sürecinin 2010 yazında Habur sınır kapısında seyyar mahkeme kurması bu örnekler arasında sayılabilir. Hepsinde demokrasi bozgun amaçlı kullanılmıştır.

MEŞRUTİYETLER VE JEOPOLİTİK KAYIPLAR

Osmanlı tarihinden örnekler verelim. Osmanlılar parlamento, demokrasi ve anayasa kavramları ile ilk kez Birinci Meşrutiyet ile 23 Aralık 1876’da karşılaştı. Magna Carta’dan 661 yıl sonra gerçekleşen bu yarı demokrasi denemesini batılı devletler Hristiyan azınlıkların haklarını bahane ederek dayatmışlardı. Osmanlının Avrupa’dan sökülüp atılması için Balkanların yeniden şekillenmesi gerekiyordu. Bunun için baskı yapıldı ve tarihte Tersane Konferansı (23 Aralık 1876) olarak bilinen konferans, İstanbul’da Haliç’te toplandı. Batılı devletlerin yüksek temsilcileri Balkanlardaki Osmanlı Hıristiyanlarının hakları ve yönetim koşullarının geliştirilmesi için baskıda bulundular. Bu konferansın Osmanlı Devleti'nin Balkanlardaki topraklarını elinden alacak kararlarla sonuçlanacağını değerlendiren yeni II. Abdülhamit, taviz vermek maksadıyla konferansın toplandığı gün meşrutiyeti ilan etmek zorunda kaldı. Bölgedeki azınlıkların yeni anayasa (yani demokrasi uygulaması ile) kazandıkları özgürlüklerden dolayı, Avrupa ülkeleri tarafından Osmanlı egemenliği altında bırakılacakları hesaplanmıştı. Ancak konferans bu gelişmeye rağmen Sırbistan ve Karadağ’ın bağımsızlığını ve Bulgaristan ile Bosna Hersek’e özerklik verilmesini dayattı. Osmanlı bunu kabul etmeyince Meşrutiyetin ilanından tam 4 ay sonra 27 Nisan 1877 günü Rusya ile 93 harbi olarak bilinen savaş başladı. Savaş sonunda Romanya, Sırbistan, Bosna Hersek bağımsız oldu. Bulgaristan’a özerklik verildi. Kıbrıs, İngiltere’ye ödünç verildi (Sonra hiç çıkmadı). Batum, Kars, Ardahan Rusya’ya bırakıldı. Birinci Meşrutiyet, II. Abdülhamid'in 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'ndaki yenilgiyi bahane ederek Meclis-i Mebusan'ı kapatmasıyla 1878'de son buldu.

İKİNCİ MEŞRUTİYET VE DİRENME HAKKI

Halkın II. Abdülhamit iktidarına karşı başlattığı direnme hakkının bir sonucu olarak 24 Temmuz 1908 günü II. Meşrutiyet ilan edildi. 12 yıl süren bu dönemde İttihat ve Terakki Partisi vatanseverlik ve fedakarlıklarına rağmen sanayisi, donanması ve güçlü ordusu olmayan bir imparatorluğun devamını sağlayamadı. Bu dönemdeki siyasal çekişmeler emperyalizmin ülke içinde at koşturmasına olanak sağladı. Osmanlı, henüz Türk milleti temelli ulus devlet yapısında olmadığından, ne ülkü birliği ne de ideolojik birlik vardı. Dolayısıyla Talat Paşa’nın hatıratında belirttiği üzere, Meclis’te temsil edilen her türlü azınlık, Osmanlının devamı ve dirliğinden çok, kendi azınlığının hakları, özerkliği ve bağımsızlığı için çalışıyordu. Nitekim Bulgaristan II. Meşrutiyetin getirdiği demokratik özgürlük ortamında aynı yıl bağımsızlığını ilan etti. Bulgarlar 5 yıl sonra Balkan Savaşı sırasında Trakya’da Çatalca’ya kadar gelebildi. Yunanlılar iki ay içinde tüm Ege Adalarını işgal etti. Ardından Birinci Dünya Savaşı geldi. Demirsiz yani sanayisiz Osmanlı, işgalcileri başta Çanakkale olmak üzere kanla geçici olarak durdurabildi, ancak sonunda yenildi. Bu kaderi ancak Mustafa Kemal durdurabilirdi. Neticede büyük bir Kurutuluş Savaşı ve 15 yıllık Türk Rönesans’ı sayılabilecek Kuruluş ile bugün nefes aldığımız Cumhuriyet meydana geldi. Cumhuriyet, aynı zamanda demokrasinin bu topraklarda ve Türk dünyasında yeniden yeşermesi için gereken alt yapıyı hazırladı. Bugün duraksamalarla, ilkel birikim tuzaklarıyla, vicdan alanından çıkarılan ve siyasetin emrine sunulan din söylemleriyle, yolsuzluklarla, hukuk ihlalleri ve kendi yarattığımız tuzaklarla dolu bir geçmişe sahip olsa da Türkiye’de sandık demokrasisi 1946'dan bu yana yerini koruyor. Bu sürece gelmenin kapısını cumhuriyet açtı.

GÜNÜMÜZDE DURUM

Emperyalizm 1989 da soğuk savaşın bitmesinden sonra zafer sarhoşluğu ile Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmeye başladı. Bu şekillendirmede en büyük yardımcısı demokrasi oldu. Nasıl ki 150 yıl önce Hristiyan haklarının korunması ve geliştirilmesi müdahale için fırsat sunduysa, yeni yüzyılda demokrasi ihracı veya koruma hakkı (Right to Protect) gibi gerekçeler sadece emperyal kurumların değil, aynı zamanda işgale uğrayan ya da bizim gibi 2002 sonrası tüm kurumsal güven mekanizmalarını ve devlet disiplinini kaybetmiş ülkelerin vatandaşlarını da etkilemeye devam etti. Sadece cahillerin değil, jeopolitik bilinci olmayan sözde aydınların da desteği ile demokrasi, cumhuriyet ve jeopolitiği yenmeye devam etti. Süreç FETÖ üzerinden demokrasi söylemleri adı altında hukuki ve siyasi ortam şekillendirmesi yapılarak cumhuriyetin teslim alınması aşamasına yani 15 Temmuz 2016 darbe girişimi aşamasına getirildi. 15 Temmuz başarılı olsaydı bırakalım Mustafa Kemal Atatürk mirasını, cumhuriyetimiz bile ortadan kaldırılma tehlikesi ile karşı karşıya kalırdı. Mavi Vatandan vazgeçmiş, Güneydoğu Anadolu’da özerklik ilanına evet demiş; KKTC’den askerini çekmiş bir Türkiye İle karşı karşıya kalırdık.

ESAS OLAN ATATÜRK CUMHURİYETİDİR

Atlantik hegemonyasının geri çekildiği ve çok kutuplu yeni dünya düzeninin oluştuğu bir dönemde iktidarın Türkiye’nin her cephede saldırı altında olduğu bir dönemde ayrıştırıcı değil tüm toplumu birleştirici bir üslup içinde siyaset üretmesi gerekir. Birleştirici üslubun tek reçetesi de Atatürk’tür. Böylesi zor bir dönemde iktidarın asıl hedefi devletin bütünlüğü, milletin barışı ve huzuru olmalıdır. Gelecek seçimleri kazanmak, demokrasinin kuralları içinde ayrı bir hedef olsa da iktidarın asıl hedefi cumhuriyeti ve demokratik özgürlükleri korumak olmalıdır. Diğer yandan muhalefetin gerek eski gerek yeni partiler ile iktidara yürümek için eski alışkanlıklara müracaat etmesi ve hala FETÖ kanserini yarattığı bilinen Atlantik ekolün gölgesine sığınması umut ve ümit vermiyor. İçinde bulunduğumuz küresel ve bölgesel jeopolitik konjonktürde Atatürk’ten uzaklaşan her siyasi parti kaybetmeye mahkumdur. Zira Atatürk’ten uzaklaşmak teslim olmak ve başta Mavi Vatan olmak üzere jeopolitik tezlerimizden vaz geçmek demektir.

ARTI BİR HAREKETİ VE TEĞMEN ÇELEBİ

Cumhuriyetin kurucu partisi olma ayrıcalığını taşıyan CHP içinde İzmir Milletvekili Mehmet Ali Çelebi liderliğinde başlatılan, nihayetinde Cumhuriyetin 97. yılında CHP’yi kurucu değerlerine geri getirmeye katkı sağlamayı hedefleyen Artı Bir girişimini alkışlıyorum. Umut ve ümit veriyor. Türk gençliğinin Atatürk’ü yeniden keşfettiği bir dönemde zamanın ruhu hepimizi 97 yıl öncesine bir daha uyumamak üzere uyandırıyor. Meclisin en genç milletvekilleri arasında bulunan Teğmen Mehmet Ali Çelebi’yi Balyoz kumpası nedeni ile Hasdal Cezaevine ilk girdiğim 24 Şubat 2010 tarihinde tanıdım. Ergenekon kumpası ile esir alınmış genç bir karacı pilot idi. Enerjisi, Atatürk ve cumhuriyete sarsılmaz sadakati ile yarış halinde idi. Dilerim, bu genç yürek, Türkiye’nin bu zor döneminde kurucu partide sözde değil özde Atatürk’e vefa ve sadakat dönemini başlatacak çoban ateşini yakar, rüzgârı kuvvetlendirir.

Türk milletine bir kez daha hatırlatalım:

Esas olan Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyettir.

Her türlü engel, her türlü geciktirme ve her türlü baskıya rağmen sonunda varacağımız limandır.

Yaşasın Cumhuriyet.

Yaşasın Mustafa Kemal Atatürk