Cumhuriyet donanması (1980-2020)

Cumhuriyet donanması (1980-2020)

Türkiye Cumhuriyeti yaşamına neredeyse donanmasız başlamıştı.

Bu nedenle Lozan Barış görüşmelerinde Türk Boğazları üzerinde tam bir egemenlik de sağlayamamıştı. Görüşmelerde temel sorun boğazların nasıl korunacağı idi. Doğru ya, harp edecek gemisi bile olmayan Türkiye Cumhuriyeti boğazları nasıl koruyacaktı?

1923’ten 1936’ya kadar geçen sürede genç Cumhuriyet gereğini yaptı. Mustafa Kemal Atatürk’ün müthiş vizyonu ile denizciliğe önem verdi. Daha 1924’te, bugün bile sahip olmayı arzuladığımız “Bahriye Vekâleti” kuruldu. Yavuz onarıldı, yeni gemiler alındı, tersaneler oluşturuldu, eğitim seferberliği başlatıldı. Sonunda 1936’da imzalanan Montrö Sözleşmesi ile Türk Boğazları üzerinde yeniden egemenlik sağlandı.

Atatürk’ten sonra da Cumhuriyet Donanması gelişimini sürdürdü. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki soğuk savaş döneminde NATO üyesi bir ülke donanması olarak olumlu ve olumsuz etkilerle kendini geliştirdi ve sonunda farkındalığını artırarak önemli sıçramalar yapmasını başardı.

Ben bu yazımda Cumhuriyetin ilk yıllarını değil, bizzat içinde yaşadığım 1980-2010 dönemi ile sonrasını biraz daha uzaktan ama ilgiyle izlediğim 2020’ye kadarki dönemden kısaca bahsetmek istiyorum.

* * *

1980’lerin başında Donanmamız genel olarak Amerika Birleşik Devletleri kaynaklı eski teknolojiye sahip muhripler, denizaltılar, mayın dökme ve mayın tarama gemileri ile biraz daha yeni Avrupa kaynaklı hücumbotlardan oluşuyordu.

Gemiler ile üzerlerindeki cihaz ve silahlar oldukça eskiydi, çok arıza yaparlardı, onarımları uzun sürerdi ve tümüyle dışa bağımlıydık.

Donanma personelinin yapısı ise materyalin yapısı ile tam ters idi. Yani donanım yavaş, ilkel ve verimsizdi ama personel bu malzemeyi kullanarak dünyanın gelişmiş ülkelerinin donanmaları ne yapıyorsa aynısını yapmak isterdi.

İşte mesleğimin ilk yıllarındaki bu çelişki üzerimizde büyük bir stres oluştururdu.

Dünya standartlarında işimizin en iyisini yapmak isteği ile eldeki malzeme doğru orantılı değildi.

Bu halimizle, yedi-sekiz farklı ülke gemisinin yer aldığı NATO tatbikatlarına katılırdık ve gemi komutanımız herhangi bir personel hatasına asla ve asla hoşgörü ile bakmazdı. Cihazlardan kaynaklanan bir olumsuzluk bile kabul edilmezdi. Bütün olasılıkları düşünerek önceden önlem almamız beklenirdi. Verilen görev tam olarak yapılacak ve çağın en ileri teknolojisine sahip ülkelerinin donanmaları karşısında başımız öne eğilmeyecekti.

Bu beklenti ve motivasyon nedeniyle 1982’de ilk NATO tatbikatına giderken heyecandan tir tir titrediğimi anımsıyorum. Tatbikat bitene kadar yüklendiğimiz ağır sorumluluk nedeniyle nasıl yorulduğumuzu ve bitkin duruma geldiğimizi unutamıyorum. O tatbikattaki izlenimim (belki yanılıyorumdur ama) gelişmiş ülkelerin gemilerinin bizi çok da fazla önemsemedikleri olmuştu. Ama ne olursa olsun başımızı öne eğmeden ana üsse dönmüştük.

Aradan çok değil on yıl geçti. 1990’ların başlarında yine bir NATO görevine gittik. Bu sefer Cumhuriyet Donanmasının Türkiye’de yapılmış en yeni Avrupa kaynaklı MEKO sınıfı firkateyni ile. Dünyadaki ileri teknolojiye sonunda sahiptik. Pırıl pırıl gemimizle gurur duyuyorduk.

Bu sefer de sahip olduğumuz teknolojiyi nasıl kullandığımızı diğer ülkelere gösterecektik. Stres yine büyüktü ama iddialıydık.

Bu tatbikatta bütün yabancı gemilerin bizi deniz harbinin her alanında denediklerini anımsıyorum. Merak içindeydiler; Türkler bu gemiyi kullanabiliyorlar mıydı?

Önce inanmadılar. Önyargıları vardı. Biz gücümüzü ve neler yapabileceğimizi gösterdiğimizde ise tatbikatın başından beri bizi küçümseyen İngiliz firkateyninin komutanı, diğer ülkelerin gemilerinin önünde kendi gemisinin yaptıkları için gemi komutanımızdan özür dilemişti.

Yunan komodor uzaktan izlemekle yetinmemiş, gemiye bizzat gelerek hava savunma harbi yeteneğimizi görmek istemişti. Taarruz edenler Yunan uçaklarıydı ve biz kendimizi savunacaktık. Yunan uçaklarını daha kendi hava üslerinden kalktığı anda tespit ettiğimizde Yunan komodorun suratı asılmıştı.

Yaklaşık on beş yıl sonra, 2000’li yılların ortalarından sonra ise, Cumhuriyet Donanması teknolojik gelişimini üst sıralara ilerletmiş, Hint Okyanusu’nda deniz kuvveti bulunduran, bölgesindeki ülkelerin donanmalarına eğitim verebilen bir duruma gelmişti.

Bu amaçla Bulgaristan, Romanya, Azerbaycan, Kazakistan gibi ülkeler öğrenmek istedikleri konularda Cumhuriyet Donanmasının kapısını çalmaya başlamışlardı.

Donanma hem kendi gemilerine üst düzeyde eğitim verirken hem de isteyen yabancı ülkelere bedeli karşılığında eğitim veriyordu.

Belirttiğim bu süreç içerisinde Cumhuriyet Donanmasının en önemli özelliği tüm silah ve sistemlerinde yerli olma çabasıydı. Amerika ve Avrupa kaynaklı silah ve sistemlerin dokümanlarında yazıldığı gibi olup olmadığını test ederek başlamıştı işe. Ve anlamıştı ki bazı şeyler doğru değildi.

Denemeler yerli üretimin esas olduğuna inandırdı denizcileri. Bu nedenle Deniz Kuvvetleri diğer kuvvetlerle kıyaslanamayacak derecede milli projelere yöneldi.

Milli gemi çalışmaları hızla yürütüldü. Bilim insanlarımız, savunma sanayimiz bu doğrultuda aldıkları görevleri başarı ile yerine getirdiler.

Cumhuriyet Donanması ulaştığı bilgi, deneyim ve teknoloji ile Ata’sının verdiği görevi başarmak üzere hızlı adımlar atıyordu.

Karadeniz’de güvenlik sağlanmıştı. Bölge ülkeleri ile beraber bir barış denizi olarak korunuyor ve kıyıdaş olmayan ülkelerin müdahalesi önleniyordu.

Doğu Akdeniz’de Akdeniz Kalkanı Harekâtı başlatıyordu Türkiye.

Ege’de haklarımızın korunması noktasında kararlılığımızı her alanda gösteriyordu.

Avrupa Birliği ilerleme raporlarında ismen şikâyet edilecek kadar ileri gitmişti Donanma.

Donanma Komutanlığı’nda çok çeşitli konularda toplantılar yapılır, bu toplantılarda sıkça Doğu Akdeniz de tartışılırdı. Doğu Akdeniz’de gelecek on yıl içinde neler olabileceği değerlendirilirdi. Bugünleri yaşardık adeta.

* * *

İşte bu aşamada kumpas davalar devreye sokuldu. Ne yazık ki ABD destekli FETÖ elemanları ile başlangıçta bu girişimlere güç veren siyaset kurumu donanmanın bu hızına sekte vurdular.

Deniz Kuvvetlerinin amirallerinin yarısı ile en başarılı yüzlerce değerli subayı tasfiye edildi.

Bir savaşta bile bu kadar büyük personel zafiyeti yaratamazlardı.

Sonrasında, tasfiye edilenlerin yerine geçen asker kılığındaki hainler 15 Temmuz’da kanlı bir darbe kalkışmasına giriştiler.

Cumhuriyet Donanması 15 Temmuz sonrasında da FETÖ üyelerinden arınma konusunda tüm Türkiye’ye örnek oldu. Amiral Cihat Yaycı’nın öncülüğünde geliştirilen FETÖMETRE’yi kullanarak en yüksek oranda kendini arındırdı halen de bu arınma devam ediyor.

Kendini FETÖ’den temizleyen Donanma önemli personel sıkıntısına rağmen büyük başarılar elde etme devam ediyor.

Bütün denizlerimizde aynı anda gerçekleştirdiği ve bir gövde gösterisi olarak da algılanabilecek Mavi Vatan Tatbikatı gibi…

MİLGEM projesi gibi…

Atmaca güdümlü mermisi gibi…

Aynı anda dört denizaltı yapabilme kapasitesi gibi…

Milli denizaltı projesi gibi…

Doğu Akdeniz’de bir ganbot diplomasisi örneği vermek gibi…

Düşünün şu anda Akdeniz’de vahşi bir paylaşım yaşanırken Donanmamız olmasaydı ne olurdu? Ege’de kuşatılmışlık yetmiyormuş gibi Akdeniz’de de Rumlar ve Avrupa Birliği tarafından kuşatılmış olurduk. Donanma olmasaydı Libya ile anlaşma yapılması ne işe yarardı?

Uzun sözün kısası, iyi ki Cumhuriyet Donanmasına Mustafa Kemal Atatürk’ün verdiği bir görev var:

“Hudutlarının mühim ve büyük aksamı deniz olan Türk Devleti’nin, donanması da mühim ve büyük olmak gerekir. O zaman Türk Cumhuriyeti daha müsterih ve daha emin olacaktır. Mükemmel ve kadir bir Türk Donanmasına malik olmak gayedir.”

Yüreği vatan sevgisi ile dolu halkımız bilinçlendikçe bu görevin yerine getirilmesini hiçbir güç engelleyemeyecektir.

Sevgiyle kalın.