Cumhuriyetin kurumları ile kavganın bedelini ödüyoruz

Cumhuriyetin kurumları ile kavganın bedelini ödüyoruz

Cumhuriyet’in kurumlarını hiçe saymanın, atıl bırakmanın, kapatmanın bedelini bugün hep birlikte ödüyoruz. Gelişen afetlerle, felaketlerle başa çıkılamaması bu kurumlarla kavganın sonucudur.

Yüz yıllık Cumhuriyetimizin ilk çeyreğinden sonra yavaş yavaş başlayan ve 2000’li yıllardan sonra hızlanan bir biçimde en temel kurumlar tasfiye sürecine sokulmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti kurulurken eğitim, sağlık, ekonomi (tarım ve sanayi) konularında bize özgün projeler hayata geçirilmiş, devlet politikası olarak kurumsallaştırılmış ve akademikleştirilmiştir. Köy Enstitüsü, Hıfzıssıhha Enstitüsü, Türk Hava Kurumu bunların en önemli örnekleridir.
Kurumlar temelde Devlet-millet ilişkisinde bir döngü olarak planlanmış, kaynağını halkın katılımından alan, kalkınmayı gerçekleştirirken, salgın, afet ve felaketlerde halkının yanında olan özel ve özgün sistemler kurulmuştur.
Kamu yararına dernek statüsünde olup gelirinin bir kısmını halkın bağışlarından elde eden Hıfzıssıhha’nın temelini oluşturan Verem Savaş Dernekleri ve de THK gibi kurumlar bunun en  önemli örneklerindendir. Biri salgınla savaşta diğeri havacılıkta orman yangınları ile mücadelede kaynağını halktan alan halkın yanında olan kurumlar olarak işlevselleştirilmiştir.
Halkın gönlünde yer etmiş kurumlardan biri olan, vatandaşlarımızın kurban derisi, fitre, zekât gibi bağışlarını yaptığı Türkiye’nin “Havacılık Federasyonu” yetkisini taşıyan THK’nın doğal üyeleri arasında Cumhurbaşkanı, Kuvvet Komutanları ve Ankara Valisi bulunmaktadır.
Bunlara devlet kurumları değil demek Cumhuriyetin kurucu iradesinin felsefesini ve devlet politikasını anlamamak ya da reddetmek anlamına gelir.
Cumhuriyet tarihinin en büyük orman yangınlarını yaşadık, yaşıyoruz. Ülkemizi derinden sarsan arka arkaya afetler yaşamaya devam ediyoruz. Küresel salgını atlatamadan ekonomik darboğaz içinde orman yangınları ve sel felaketi ile boğuşuyoruz.

Afetlerin ne zaman, ne şekilde, nerede olacağı değil, bizim ne kadar hazırlıklı olduğumuz önemlidir. Yangında selde depremde her türlü doğal afette böyledir. Biz ülke olarak ne kadar hazırlıklıyız? Önemli olan nokta budur.

Cumhuriyet tarihine baktığımızda salgınla, yangınla ve diğer doğal afetlerle mücadele etmeye dair kurulan köklü kurumlarımızla bu afetlerle başa çıkmayı başardığımızı görebiliriz.

1925 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Türk Hava Kurumu kuruluyor ve bu kurum sivil ve askeri uçak sanayimizin gelişmesine katkı sağlıyor, 1950’lere kadar 400’e yakın uçak yapıyor.
Cumhuriyetin kurduğu kurumlar eğer bugünde en iyi şekilde işletiliyor olsaydı envanterimizde uçaklarımız olsaydı, biz yangınla başa çıkmakta çok daha başarılı olurduk.
1928 yılında kurulan Hıfzıssıhha’nın önce işlevleri durdurulup, 2011’de de kapatılması sonucu AŞI konusunda da bunu yaşadık. Küresel salgında bocaladık, dışarıya aşı gönderen bir ülkeyken uluslararası aşı pazarının müşterisi konumuna düştük.
Onun için Cumhuriyet’in kurumları ile kavgalı olmak veya Cumhuriyet’in kurumlarını kapatmak, hiçe saymak, gelişen afetlerle, felaketlerle başa çıkılamamasına neden olmuştur.
Yapılması gereken şey yangını en kısa sürede söndürecek bütün önlemlerin alınması ve devletimizin bütün organları ile buna hazır olmasıydı. Burada organizasyon bozukluğunu gördük. Bütün kurumları aynı anda organize ve koordine edecek bir yönetimin olmadığını ve bir yönetim zafiyeti olduğunu gördük.
Oysa geçmişten beri kurgulandığı ve alışıldığı üzere; bir afet olduğunda, sağlık, güvenlik, sivil, askeri Cumhuriyetimizin tüm kurumları orada olur ve herkes üstüne düşeni organize ve koordine bir biçimde derhal yapardı.  Ancak orman yangınlarında uçaklarımızın olmayışının, TSK gibi diğer kurumların katılımında organizasyonsuzluk ve gecikmeler yaşanması afetle başa çıkma konusunda yaşanan yönetim zafiyetini göz önüne sermiştir.
Cumhuriyetin özgün ve temel sistemleri rafa kaldırılmaya kalkılırken onun yerine
bir şey konamamıştır.