Dava, strateji ve taktik

Dava, strateji ve taktik

“Strateji” kavramının pek çok tanımı yapılmış, kavramın esas olarak hedefler, yöntemler ve kaynaklar arasında denge kurmakla ilgili olduğu kabul edilmiştir. Belirli bir sonuca ulaşmak için elinizdeki imkânları nasıl kullanacağınızı hesaplamaya başladığınız anda strateji alanına girmiş olursunuz.

Fakat oluşturduğunuz her stratejinin karşısına, dünya şampiyonu ünlü boksör Mike Tyson’ın şu önemli sözünü mutlaka yerleştirmeniz gerekir: “Herkesin bir planı vardır, tâ ki suratının ortasına yumruğu yiyene kadar.” Bence bu söz bugünün dünyasına özgü strateji anlayışını sayısız analitik ve teorik önermeden çok daha iyi açıklamaktadır.

Hedefiniz ile imkânlarınız arasında mükemmel bir teorik denge kurmuş olsanız bile karşınızdaki güçlerin armut toplamadıklarını, onların da farklı imkânlarla kendi stratejilerini oluşturduklarını bilmeniz gerekir. Buradaki “imkânlar” sözcüğü kilit önemdedir; hedefinizi belirler. Elinizdeki imkânlar hedefinizin gerisinde kalıyorsa stratejiniz başarısızlığa uğrar. Tam aksine, imkânlarınız hedefinizin çok ötesindeyse, her alanda rahatça oyun kurabilir, hatta ileri aşamalarda oyun değiştirip hedefinize doğru yola devam edebilirsiniz.

Bu açıdan baktığımız zaman AKP’nin kurduğu stratejinin imkânlarının çok gerisinde kaldığını söyleyebiliriz.

AKP’NİN DAVASI

Fakat konuya girmeden önce, AKP’nin normal bir düzen partisi değil bir dava partisi olduğunu, rejimi değiştirerek topyekûn hegemonya kurmayı amaçladığını; bu yönde önemli bir mesafe katettiğini, mesela kurucu vasfı olmayan yetkisiz bir parlamentoyu kullanarak anayasayı değiştirdiğini, eski rejimin siyasî ve iktisadi yapısını kurumlarıyla birlikte yıktığını fakat yerine yenisini kuramadığını, boşlukta debelendiğini akılda tutmak gerekir.

AKP’nin davası İslami esaslara bağlı bir devlet kurarak milleti ümmet olarak yeniden tanımlamaktan ibarettir. Sayın Reis bu davayı 2017 yılında şu sözlerle açıklamıştı: “AK Parti’nin davası binlerce yıllık geçmişe sahip. AK Parti dünyayı güneş gibi aydınlatan yüce bir medeniyetin günümüzdeki sancaktarlığına, hizmetkarlığına talip bir partidir.”

AKP’NİN STRATEJİSİ

Buradan AKP’nin stratejisine geçebiliriz.  Bu strateji en genelde Türkiye’yi Orta Doğu merkez olmak üzere Kafkaslar’dan Balkanlar’a, Afrika’dan Orta Asya’ya kadar uzanan bir Sünni Müslüman kuşağın merkez ülkesi hâline getirmeyi öngörmektedir.

Böyle şeyler ilk kez olmuyor. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte bütün ülkeler kaplarından taşmaya başladılar. Bizde de Turgut Özal, 1990’larda “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar büyük Türk dünyası”ndan, Demirel “iki millet tek devlet”ten söz etti. Sayın Reis bahsi iyice yükselterek, hedefi “altı millet tek devlet”e kadar çıkardı. Fakat diğerlerinin aksine AKP’nin stratejisi, Türklüğü değil İslamcılığı (İhvancılığı)  temel aldı, ideolojik yapısı hazır ve iktidar süresi uzun olduğu için daha sahici göründü.

AKP’nin stratejisine Ahmet Davutoğlu derinlik kazandırmış, hatta stratejinin mimarı olmuştur. Stratejik Derinlik adlı kitabında Davutoğlu, AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte Türkiye’nin Cumhuriyet tarihi boyunca ilk kez Osmanlı İmparatorluğu’nun doğal (jeopolitik) mirasına sahip olduğunu ve bir “Müslüman süper güç” olarak İslam dünyasını birleştirme potansiyeli taşıdığını öne sürdü. Bu potansiyeli gerçekleştirmek için Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun kadim bölgelerine açılması gerekiyordu. Nitekim Rusya da komünizmin çöküşünden sonra kendi kadim imperium’una yönelmiş, eski imparatorluk topraklarına açılmıştı.

Türkiye “Balkanlar’ın, Orta Doğu’nun ve Kafkasya’nın dışmerkezi (“epicenter”), genelde Avrasya’nın merkezi, Akdeniz’den Pasifik’e kadar uzanan  Rimland’in [nüfus, doğal servet ve endüstri kuşağı-Y.A] ortasında yer alan bölge” durumundaydı. Dolayısıyla, Türkiye tarihsel ve coğrafi avantajlarını kullanarak, Batı’yla olan ilişkilerini bölgesel çok yönlü ittifaklarla dengelemeli ve yeni bir güçler ilişkisi oluşturmalıydı.

AKP’nin, Türkiye’nin jeostratejik konumunu kullanarak ABD ile Rusya’yı birbirine karşı oynama taktiğinin izlerini de aynı kitapta buluyoruz. Davutoğlu, Soğuk Savaş’tan sonra NATO’nun jeopolitik boşluk alanlarını doldurmaya başladığını, bu alanların  “Osmanlı/Türk-Rus/Sovyet/Rusya rekabet hatları” olduğunu, NATO-Rusya ilişkilerinde doğabilecek bunalımların Türk-Rus ilişkilerine yansıma riski olduğunu fakat bu durumun aynı zamanda  “küresel dengelerin ikili ilişkileri belirleme gücü”nü de ortaya koyduğunu söylemektedir.

Aslında toplam stratejinin kapalı bir model olarak kendi içinde tutarlı olduğunu belirtmek gerekir. Eğer AKP, tam bir bırakınız benim adamlarım yapsınlar geçsinler (laissez faire laissez passer), bırakınız çalsınlar, yağmalasınlar politikasıyla, rüşvet ve rezaletle ülkenin bütün kaynaklarını, kurumlarını, bankalarıyla birlikte maliyesini düveli muazzama’ya peşkeş çekerek kendisine avantacı bir yeni burjuvazi ve müşteri niteliğinde sadık bir seçmen kitlesi yaratmaya çalışacak yerde, Cumhuriyet’in iktisadî ve idari kurumlarını muhafaza ederek ülkenin kıt kaynaklarını rasyonel ve planlı biçimde kullanmaya, Dördüncü Sanayi Devrimi’ni  ucundan yakalayarak teknoloji geliştirmeye, parlamenter sistemi yıkacak yerde güçlendirmeye yoğunlaşsaydı, toplam stratejisini biraz geliştirme imkânı bulabilirdi.

Fakat Saray, yapısı gereği ancak kendi Büyük (Grand) Strateji’sinin potansiyel altyapısını tahrip ederek iktidarını sürdürebildi. Parti içinden buna itiraz eden kişileri tasfiye etti, alternatif programatik önerileri reddetti. Altyapısı (ekonomi, doğal kaynaklar, teknoloji, nitelikli nüfus vs) eksik olan mevcut stratejiyi, zamanla vulgarize ederek, yani bayağılaştırarak, Atlantik ile Avrasya arasında bir denge oyununa, giderek bir tür at pazarlığına dönüştürdü.

STRATEJİNİN TAKTİĞİ

Bu stratejinin en önemli ve mümkün görünen taktiği fiilen parçalanmış olan Suriye’nin kuzey bölgelerinden hatırı sayılır bir parça kopararak orayı kaymakamları, imamları, öğretmenleri Türk hükümeti tarafından atanan,   Türkiye’ye bağlı üniversiteleri  ve yerel yönetimleri olan  bir nüfuz alanı hâline getirmekti. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtları PKK/PYD güçlerini dağıtmanın, Akdeniz’e açılan  ABD-İsrail koridorunu önlemenin yanı sıra, güney istikametinde bir Sünni nüfuz alanı oluşturmayı amaçladı

Bütün dünyayı şaşırtan göçmen politikası da, ülkemizin güneydoğusundaki Kürt nüfusu seyreltmenin ve AKP’nin kitle tabanını genişletmenin (buna ucuz iş gücü, kaynak aktarımı vs de eklenebilir) yanı sıra, Suriye nüfusunun önemli bir bölümünü, daha sonra   Suriye’nin kuzeyinde oluşturulacak nüfuz alanına aktarmak üzere  Türkiye’ye çekmeyi amaçladı.

BARIŞ PINARI HAREKATI

Bu harekât sınırlarımızdaki PKK/PYD’yi güneye doğru süpürmeyi, Münbiç’ten Kamışlı’ya kadar 440 km uzunluğunda,  yaklaşık 32 km. derinliğinde bir alanı ele geçirmeyi, Türkiye’deki Suriyeli göçmenleri TOKİ’nin bu bölgede inşa edeceği 200 m. karelik bahçeli evlere yerleştirerek, orada  Türkiye’nin bizzat kurduğu Suriye Geçici Hükümeti’ne bağlı Suriye Millî Ordusu’nun denetiminde bir Sünni nüfuz alanı elde etmeyi, Türk Ordusu’nun sınır boyunca kuracağı 12 gözetleme noktasıyla da bu alanı kontrol altına almayı  amaçlıyordu.

Birinci amaca kısmen ulaşıldı. PKK/PYD, ABD kuvvetlerinin himayesinde, otuz bin TIR cephanesiyle birlikte (herhalde!) güneye doğru çekildi ve orada, kendisine verilecek görevlere hazırlanmak ve askeri uzmanların dediklerine bakılırsa, Rakka-Deyrizor hattında mevzilenmek üzere tertiplendi.

Fakat nüfuz alanı oluşturma projesi, başta İran ve Rusya olmak üzere bölgesel aktörlerin tamamı tarafından reddedildi, ABD ve Rusya ile yapılan anlaşmalarda yer almadı. Münbiç-Ayn El Arap-Telabyat hattı ile Resulayn-Kamışlı arasındaki bölge  Rusya’nın himayesinde Suriye Ordusu’nun (çakma değil, sahici olanı!) denetimine girdi. On iki gözlem noktasını Türkiye’nin değil Suriye’nin kuracağı, Rusya tarafından açıklandı. Kısa süre içinde  Telabyat-Resulayn arasındaki 120 km.lik bölgenin,  ileriki evrelerde Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarıyla ele geçirilen  bölgelerin de Suriye Ordusu’na devredilmesi beklenmelidir.  Suriye muhtemelen üç parçaya bölünecek, hem ABD hem de Rusya eşzamanlı olarak Türkiye’yi yeni bir  “çözüm süreci”ne kesinlikle zorlayacaktır.

Barış Pınarı Harekâtı, Saray’ın ilk aşamada güney istikametinde Sünni nüfuz alanı edinerek, zaman içinde bir “Müslüman süper güç” olma stratejisine son ve kesin noktayı koymuş, siyasî iktidarın Büyük (Grand) Strateji’si bu harekâtın seyri ve görünür sonuçları dikkate alındığında, tamamen çökmüştür.  AKP’nin belirsizliği zafer gibi göstererek seçim kazanması, en azından büyük illerdeki seçmeni etkilemesi de mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla AKP’nin davasının da çöküş sürecine girdiğini söyleyebiliriz.  Türkiye tarihinde bir dönem, arkasında muazzam zorluklar ve belirsizlikler bırakarak sona ermektedir. Tarihin değirmeni yavaş döner fakat ince öğütür, en sert taneleri bile un ufak eder.