Determinizm çağı başlarken…

Determinizm çağı başlarken…

Sesli makale için ⇓

Modern çağımız insanın doğaya aklı ve iradesiyle hükmedebileceği düşüncesiyle başlamıştı, yazımın sonunda geleceğim, şimdi evrenin düzenini nihayet kabul ettiğimiz yeni bir çağa giriyoruz. 

Bilim-kurgu filmlerine yeni bir konu çıktı, aşı savaşları başladı, ‘hızlı davranmak zorundayız, 30-80 denek kafi, üç ay içinde aşıyı piyasaya sürmeliyiz’ diyenler, alt metinleri iyi okursanız, ilaç şirketleri. 

2000-3000 deneğe ve en az bir yıl zorunlu diyenler, diğer taraf, sağlık örgütleri, hızlı davranırsak daha büyük riskler alırız diye karşı çıkıyor. Ayrıca önceki virüs salgınlarında kullanılan aşıların takviye edilmesinden bağışıklık kazanmış hastalardan kan alınıp yeni aşı üretenlere kadar bin çeşit arayış zamana karşı savaş veriyor. Büyük kıranın önü alınmazsa temkinli bilimsel davrananların bu savaşı kaybedeceği açık. Nihai kararda sivil sağlık örgütlerinin mi ilaç şirketlerinin mi baskın çıkacağına yine fırsatçıların mı kazanacağına kıranın paniğin kontrolün kaybedildiği kaosun büyüklüğü gösterecek. 

Galiba kişisel görüşüm nihai kararı bilimadamları-tıp değil yoksul ülkeler verecek, güçsüz Afrika ülkeleri ve mesela Hindistan’da salgının katlanarak yayılması virüsle insanlık arasında büyük bir meydan savaşına dönüşecek. Virüse karşı koyacak gücü olmayan büyük yoksul nüfusa sahip bu ülkelerde kitlelerle virüs çırılçıplak karşı karşıya gelecek, doğal seleksiyondan ne kadar nüfus kırılıp ne kadarı ayakta kalacak, insanoğlunun gücünü asıl bu yoksul ülkelerde göreceğiz. 

Kamuculuk tartışmalarında siyasi iradenin yani insanoğlunun müdahale gücü kalmadı, salgın kamuculuğu tek başına zorlayacak. Açlık yokluk ister istemez insanları komün dayanışmasına sokacak. Su, hava, yiyecek ve ilaçla ilgili kamu önlemlerini virüsün kendisi aldıracak. Doğal olarak hastaneler aşı ilaç kontrolü önce seferberlik tedbirleriyle kamunun insiyatifine geçecek ve salgın önce tarım politikalarını sonra istihdamı kökünden dalga dalga kendisi yönlendirecek. 

Yani virüsle insanlık karşı karşıya, artık ideolojilerin fikirlerin insan iradesinin siyasetin hükmü kalmıyor, virüs tek başına düzenini kuruyor. Bireyin günlük yaşamından ülkelerin en temel siyasetleri ihracat-ithalat, sınırların kapatılması, kendi üretimine dönmesi, milli çıkarlarda aşırı kıskançlık ve bencilliğe kadar yavaş yavaş belirleyecek. El temizliğinden endüstriyel yiyeceklerden tarım politikalarına sınırların kapatılmasına ve ortaya çıkan büyük işsizliğin kamuda istihdam edilmesine kadar, yepyeni bir dünyaya doğru gidiyoruz, hayır, bir güç insan iradesine kırıp fethini tamamlıyor. 

(Dün akşam ekranda konuşan bilim kurulu sözcülerinden anladığımız ise Türkiye ‘savunma kalkanı’na inanmıyor, insanlar evinden çıkmayıp salgını hastanelerin karşılayabileceği sınırda düzeyde tutması, tek büyük umutları, saldım çayıra da diyebilirsiniz ya da gerçekten insanların kendilerini izole etmesinden başka hiç bir önlem alınamayacağı gerçeğini dünyalılarla birlikte kabul edilmesi.) 

Asıl büyük korkulara geçelim, Amerika’da salgının kontrolden çıkması yoksul siyahların yağma ve talanla iç karışıklığa savuracağı beklentisi açıktır, ancak bu korku dünyanın her yerindedir. Şüpheniz olmasın yıkıcı bölücü çevreler salgının katlanıp devletin ve halkın gücünün zayıflayacağı kaos anını büyük bir fırsat olarak kolluyorlar, ki, salgınlar dünya siyasetinde çağlar açmış çağlar kapatmış nice iktidarları kiliseleri imparatorlukları devirip tarihten silmiştir. Askerliği güle oynaya paralı yapıp profesyonelleştirenler ve bedelliyle ülkeyi koruyacak silahlı kuvvetlerin eşitleyici gücünü bozanlar, bu sonuçlardan büyük ders çıkartmak zorunda. 

Belki de hayatımızda çok az şey değişecek, temizlik ve izole tedbirlerinde daha dikkatli bir dünya. Ve 70’li yılların uçak kaçırma terör dalgasından sonra havaalanlarına güvenlik cihazları koyulması gibi şimdi de hastaların ateşini tespit eden monitörler koymak. Ve hotellere, özel hastanelere ve acil ihtiyaç üreten fabrikalara anında el koyma siyasi refleksin gelişmesi. Ve uzaktan eğitim sınav kazanan-kazanmayan herkese de fırsat eşitliği yaratır. Yani dünya bir kaç yenilikle yoluna devam eder. Belki de hastalık geçirenler-taşıyanlar için kimlik kartı taşımak zorunlu hale gelir ve bir çok yiyecek karneye bağlanır ve bütçeye yük olan ihtiyar ve sigortalı nüfustan da kurtulmuş oluruz ve tarım alanlarında zorunlu istihdam (yükümlülük) yine devreye girer. Büyük istihdamları karşılamak için mesai dört-beş saate indirilip vardiya çokluğuyla istihdam karşılanır ve köyler meralar yaylalar yeniden keşfedilir, vb. gibi. 

Yani az buçuk bir şeyler mi değişiyor yoksa dünya tasavvurumuz kökünden mi değişiyor? 

Kişisel görüşüm, determinizm çağına giriyoruz, determinizm şu demek, insan iradesi yoktur, her şeyi evrenin yasaları belirler, çünkü evrende insan aklının öngöremeyeceği derin bir düzen vardır. 

Kısaca siyaset insan elinden çıkmadır, makineler ve makinelere güven insan elinden çıkmadır, insan elinden aklından çıkma şeyler evrenin düzenine geçici bir süre müdahale etti işte hormonlar barajlar köprüler vs. ama bu süre içinde evrenin düzenini bozup değiştirmeye çalıştı ve sonunda altında kaldı. 

Buradan kaderimize razı bir düşünce de çıkabilir, ama, değil, doğanın düzenine saygıyı siyasetin anayasaların başlangıcına yerleştirirsek çok güzel şeyler cennetinden çıkıp gelebilir. 

Doğayla savaş mı yoksa doğayla gül gibi iyi geçinmek mi? 

Anadolu tasavvufunun ilk büyük yasalarını koyan Muhiddin Arabi, insanın doğadan, insanın bir ot parçası bir yaprak bir küçük canlıdan kıymet olarak üstün olmadığını söyler. Aynı şekilde Spinoza, Muhiddin Arabi’yle aynı şeyi yüzyıllar sonra söyleyip ‘doğa felsefesini’ kaleme aldı. Vahdeti Vücut, demek, evrenin-dünyanın Tanrı’nın bedeni olduğunu başka kelimelerle Spinoza da söyledi. 

Her iki filozoftan çıkan sonuç, evrenin düzeni doğaya müdahale edemeyiz, yasalarımızı ahlakımızı evrenin iç düzenini anlayıp bu düzene ‘uyum’ sağlayacak şekilde inşa edebiliriz. 

Tekrar edelim, tek kurtuluşumuz evrenin düzenine uyumlu siyasi ve ahlaki yasalar. 

Başka nedir, insanın insana, insanın doğaya üstünlüğü yoktur. Bir fare bir tohum bir kaya parçasıyla hepimiz kıymet olarak eşitiz. 

O halde, kamu politikalarıyla herkesi herkesle, herkesi doğaya karşı saygılı bu eşitlik fikriyle inşa edilmek zorunda. 

Yoksa, kendini üstün gören bu küstah kibrinizle doğaya karşı verdiğiniz bir dizi umutsuz savaşlara daha girer kırılan kırılana salgın salgın yok olup gidersiniz. 

Yani liberaller korkuya kapılmasın sosyalistler de pek sevinmesin. Kamu politikalarını ideolojiler fikirler değil artık yavaş yavaş (tedricen) evrenin yasaları yani doğanın düzeni belirleyecektir. 

İnsan aklı doğanın emirlerini aşkla kabullenmeli. Büyük efendisinin emirlerine en temel insan hakları ve anayasalarını hemen uyarlamalı. 

İşte son üç yüzyılda o dünyaya hükmederim güveni o küstah kibirli akıl, eline geçirdiği makinelerle doğayı imha ede ede dünyada hayvan bırakmadı, huzur bırakmadı. Şimdi gözle görülmez bir hayvan, hepimizden intikamını alıyor! 

Doğa, sanayinin teknolojinin bilimin şirketlerin aklın küstah kibrine, çok öğretici nihai dersini veriyor, kalbi ve beyni ve aşkla bu büyük ilahi uyarıyı görmeyenleri ne servetleri ne nükleer silahları artık koruyamayacak. 

Kardeşlerim, itiraf edin, doğanın biz müdahale etmeden önceki görüntüsü ve gücünü nice zamandır hepimiz ÖZLEMİYOR MUYUZ? 

Söyleyin istisnasız hepimizin içinde aşkla büyüyen bu özlemin kökeni nedir? 

El cevap: Bizi çeken kan bağıdır, aşktır, doğayla aynı ruhu aynı kokuyu aynı korkuları ve doğayla aynı varoluş-çoğalma ve yan yana birlikte gülüp oynayıp çiçek açmak bölüşmek isteyen aynı içgüdülerdir.