Dikkat kafamızın içinde birileri var!

Psikolog Zeynep Yaşar, bilinçaltı mesajlarıyla sistem ve bireyi yazdı...

Dikkat kafamızın içinde birileri var!

Bir yaşam tarzı haline getirtilen tüketim sistemi bireylere satın aldıkça mutlu olacaklarını, şu ya da bu kremi kullanırlarsa daha genç olacaklarını, bilmem ne marka parfümü sıkarlarsa karşısındakilerin aklını başlarından alacaklarını, X markasının çantası ile daha havalı ve Y markasının rimelini sürünce gözlerinin daha güzel gözükecekleri gibi sıralamakla bitiremeyeceğimiz imkansızın imkansız olduğunu pompalayan vaatler vermektedir.

PEKİ NASIL VERİYOR BU MESAJLARI?

En önemli yönlendirme olarak karşımıza çıkan bilinçaltı mesajlara maruz kalan birey özgür, iplerin kendi elinde olduğunu hissetmesinin aksine aslında karşımıza sistemin bir mahkumu, şeylerin kölesi olarak çıkıyor. Panaptikon, aslında kendini alenen ele veriyor. Sürekli tekrarlanan, görsel – işitsel-tatsal-duyusal ve kokusal her duyusuna uyaranlarla adeta saldırılan, biriciklik hakkı çeşitli meşrulaştırılmalarla ellerinden alınan kişilerin bilinçaltı seviyesinde subliminal mesajların etkisinin fizyolojik ispatını deneyler gözler önüne sermektedir.

Bilinçaltımız, yani bedenimizdeki kara kutumuz, karar verme, eyleme geçme ve hissetme süreçlerimizin anahtarıdır. Ve bu sebeple çok önemli, kritik bir konumdadır. Bilinçaltı mesaj yöntemlerinin uygulanması tarihi çok eskiye dayanır. Rusya’nın buğday kıtlığı çektiği dönemlerde Amerikan radyosunun Rus halkı üzerindeki etkilerinin sonucunu ABD rejimine sempati, kendi rejimine düşmanlık duymaya başlamalarından, Irak Çöl Fırtınası Harekatına kadar uzanan ‘alçak ses yayma’ sistemi ve bunun gibi duyu organlarımıza hitap eden her çeşitler uyaranla birlikte bu mesajlar verilebilmektedir. Videolar, kokular, sesler, afişler, logolar, dergiler, kitaplar, ayakkabılar, markalar içine gizlenmiş olarak karşımıza çıkarlar. Tarikatlar ve terör örgütleri tarafından da militan/ mürit kazanmak, onları yönetmek – kullanmak adına sıkça başvurulan bir yöntem olmakla beraber dünya ve ülkemizde örnekleri mevcuttur.

Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, bilinçdışını buz dağının görünmeyen kısmı olarak anlatmıştır. İşte o görünmeyen kısım hayati bir önem taşıdığından, bireyi ve oluşturduğu kitleleri etkilemek, korkutmak, kontrol etmek içinde hedeftedir. Bilinçli olarak yaptığımızı sandığımız bir sürü eylemimizi de direk olarak etkileyen bilinçdışı, asıl ruhsal tüm gerçekliğin yattığı bir hazinedir. Her şeyi bilinçli olarak yaptığını idda edecek olanlar vardır, çünkü insanoğlu narsisik yapısı gereği aksini düşünmek istemez, zaten istememesi üzerine de komutlanmıştır.

Bilinçaltı mesajlara maruz kalan, sistemin kölesi haline gelen bireyler ihtiyaçları olmasa dahi medya ve reklam sisteminin, Nöropazarlama’nın etik dışı hamlelerinin sonucu olarak daha çok istemeye, daha çok satın almaya yani daha çok tüketmeye başlıyorlar. İhtiyaçlar için Abraham Maslow’un ‘ihtiyaçlar hiyerarşisinde’ belirttiği fizyolojik ihtiyaçlar, güvenlik ihtiyaçları, ait olma ve sevgi ihtiyaçları, değer ihtiyaçları ve kendini gerçekleştirme piramidini ele alacak olursak, istekler; psikoloji ve fizyolojik ihtiyaçlar bahane gösterilerek karşımıza çıkan, sonsuz ve doymak bilmeyenler zinciri olarak konumlanır. Bu bağlamda bireyler, sahte isteklerin içine hapsolmuştur.

KLİNİKTE ETKİLERİ: BİREYİ HASTA EDEN SİSTEM

Küreselleşme ve tüketim sistemi sayısız felaketler getirirken bugün klinikte sıkça karşılaştığımız en yavan hali olarak rekabet ve ayrılmaz dostu olarak kıskançlık ve hatta haset duygularını da paket şeklinde sunuyor. Türdeşleriyle ilişki kurma şekilleri de birebir etkilenen birey nesne ilişkileri okulunun kurucusu Melanie Klein’ın ele aldığı kıskançlık, haset ve açgözlülük kuramlarının canlı örneği haline gelmiştir. Kısaca söz etmek gerekirse; Haset, kendisinde olmayan, bir başkasında olanı arzulama ve o kişinin bu özellikten yoksun olmasını istemektir, içinde zarar verme vardır. Lachaud’nun Kıskançlıklar kitabında belirttiği gibi; “Haset dolu bakış öznenin kendi kendisini yok eder”. Korona virüsü günlerinde hastalığı yaymak için asansör düğmelerine tüküren, marketlerde ürünlerin üzerine öksüren insanlar başkasının sahip olduğu ve kendinde olmayan sağlığa karşı yaşadığı haset olarak örnek verilebilir. Kıskançlık, hasete dayanan ve bireyin ilişki içerisinde olduğu bir kişiyi rakip olarak gördüğü, başka bir kişiyle paylaşmak ya da kaybetmek zorunda kaldığı durumlarda olandır. Açgözlülük ise kişiyi doyumu imkansız uyaran zincileri içinde bırakan, ihtiyaçtan daha fazlasını talep ettiren zehirli bir istektir. Adamı içten içe çürütür. Buradan günümüz öznesinin portresi ortaya çıkmaktadır.

Massar ve Bunk’un yaptığı bir çalışma bunun bilimsel ispatını ortaya koymuştur. Çalışmaya katılanlara subliminal şekilde belli kadın ve erkek bedeni fotoğrafları gösterilmiştir. Deneklerin zamanın ‘güzel, yakışıklı, seksi’ diye lanse edilen tanımlamalara uyan fotoğraflara karşı kıskançlık gösterdikleri sonucu raporlanmıştır. Bu noktada hatırlatmamız gereken önemli bir bilgi de şudur; bilinçdışına yönelik cinsellikle ilgili olarak (ki neredeyse karşılaştığımız her reklam, film, afişte kullanılmaktadır) verilen her uyarım beynimizin sinyal taşıyıcısı olan Dopamin seviyesini arttırmakta, zevk ve ödüllendirme mekanizmalarını aktifleştirmekte ve beraberinde bağımlılık durumlarını getirebilmektedir. FMRI (işlevsel manyetik rezonans görüntüleme) kullanarak bunları ispatlamak artık mümkündür. Burada şu noktaya dikkat edelim; Bağımlılık. Bağımlılık, tekrar tekrar istemek, istekler duvarı ortasında ruhun kendini oradan oraya vurması demektir.

Klinikte hastalarımızla olan gözlemlerimiz bize Fransızların ‘la maladie du siecle’ yani ‘yüzyılın hastalığı’ olarak adlandırdıkları mutsuzluk, yalnızlık hissiyatı ve tatminsizlikten ızdırap çektiklerini gösteriyor. Sürekli bir doyum nesnesi üreten kapitalist söylem ‘imkansızın imkansız’ olduğunu, her şeyin mümküniyatını vurgularken bireyleri sınırsızlığın göbeğine iter. Fransız Psikanalist Jacques Lacan’ın ‘jouissance’ yani ‘zevk’ kavramı buradaki hemen gerçekleştirilmesi gereken bir zevki tanımlar. Bireylerde ruhsal sınırsızlık haline gelen şeyler kendini gösterir, doyum alamaz ve asla yetinemez. Çünkü tüketim söyleminde servis edilen her şeyin olduğu ve her şeye erişilebileceğidir. Ve aslında bu illüzyon içerisinde birey yapayalnızdır. Fakat sistemin hediyesi olan semptomları ona itina ile eşlik eder. Sağlıklı (sözde) bireyin semptomları bir gösterge zincirinin içinde konumlanırlar, bir neden/sonucu işaret eder ve aynı zamanda sesi yüksek bir sesleniştir.

PEKİ SUBLİMİNAL MESAJLARIN ÇOCUKLARIMIZA ETKİLERİ NELER?

Benzer şekilde subliminal mesajlara yoğun olarak maruz kalmakta olan çocukların da teknolojinin harmanlamasıyla hormonal sistemlerindeki değişiklikler nedeniyle ‘erken ergenlik’ yaşamaları ihtimalini arttırmaktadır. Çocuklarımız, yani geleceğimiz, çeşitli şekillerde oyunlara alet edilir, beyinleri yıkanırken hem fiziksel hem ruhsal şiddete alenen maruz kalmaktadır. Çocuk istismarı da sayılabilecek bu fiziki/ruhsal örseleme kasten ve alenen yapılmakta ve kimsenin bunlara sesi çıkmamaktadır.

Masumane makyajı yapılmış (yerseniz) ama derininde şeytanlıklar dolu bir örneği ele alalım. Senelerce hayran hayran Temel Reis çizgifilmini kaç jenerasyon izledik kimbilir… ABD deniz kuvvetlerinin konserve deposundaki ıspanakların satılması için cilalalanmasından öteye giderek Amerikan donanması üniforması giyen Temel Reis karakteri o zamanın çocukları olan bizlerin kara kutularına sadece Amerika’nın gücünü ve hak peşinde oluşunu değil, aynı zamanda Kaba Sakal karakterini de bir Ortadoğulu müslüman gibi giyindirip, saç-sakal eklerken tüm dünyayı ‘yeni düşman’ modeline, zaten eskiden beri kolektif bilinçte varolan İslamafobi’nin yeniden sahnelere çıkışının zeminini hazırlıyordu. Ve şimdi Batı’ya olan bu ‘yaratılmış’ hayranlığın her alanda işlerimizi karıştırmasına, kendine yabancı bireylerin çoğalmasının zemini hazırlıyordu.

DENEY FARELERİ; İNSANLAR

Üzerinde eleştirilerimizi kelimelerce yazabileceğimiz sistemin içinde naetik uygulamalarıyla Nöropazarmacılar başta olmak üzere bir çok sektör insan zihnini pazarlama, sömürme, üzerinde araştırılması yapılması gereken bir alan olarak görürken, bireylerin tetiklenmeyi bekleyen isteklerini hedef almışlardır. Yani diyebiliriz ki bir çok sektör ihtiyaçlardan çok, istekler üzerinde kartlarını oynarken ekonomik gözü açlıkların günümüz bireyini psikolojik olarak nasıl etkileyeceklerini düşünmemiş ya da daha da kötüsü buna aldırmamışlardır. ‘Müşteri’ye indirgenen birey ve biricikliği üzerinde bireysel çıkarlar üzerinden deneyler yapmaya, somürülmeye açık hale getirilmiştir.

Gündelik hayatımızda farkında ya da farkında olmadan herhangi bir duyumuzla tanıklık ettiğimiz şeyler işte bu bilinçdışı alanımızda izler bırakıp, tohumlar atıyor. Biz de ekilen neyse, onları biçiyoruz. Güzel yanı en özelimize, değerlimize hem bireysel hem toplumsal bilincimize ekilenlerin farkında olmak, doğru olan yerde doğru olanı amaç edinen doğrudaşlar edinip onlarla beraber konumlanmak, etikten, edepten ve asaletten vazgeçmeden o ekilmeye çalışılanların büyük bir kısmına karşı uyanık olmak ise bizlerin elinde.