Dilekçe

Dilekçe

Yaşamın derin gizlerinden bazılarını bence büyük ölçüde çözebilmiş yazar ve düşünürlerden büyük usta Nikos Kazancakis’in “El Greco’ya Mektuplar” isimli enfas yaşam ve mücadele özetini yeniden okuyorum. Bu bir yaşam muhasebesi, kendi deyimiyle bir “dilekçe”.

Şöyle diyor Usta “Bu hayatta benim tanıdığım biricik değer şudur: Kişinin basamaktan basamağa ve güçleriyle azmin kendisini götürebileceği kadar yükseğe çıkma mücadelesi…Yani sen okuyucu, bu sayfalarda benim insanlar, acılar ve fikirler arasında izlediğim yolu gösteren, kanımın damlalarından yapılmış kırmızı çizgiyi bulacaksın…Generalim savaş bitiyor, dilekçemi yazıyorum; işte şöyle savaştım, yaralandım, tereddüt ettim, ama kaçmadım; korkudan dişlerim birbirine vuruyordu ama kanlar fark edilmesin diye alnımı kırmızı bir mendille sarıyor ve saldırıya geçiyordum…Yani dilekçemi dinle General ve hükmünü ver.“ En zor (belki de en gerekli) yolculuk, insanın kendi içinde yapacağı yolculuktur. Öyle anlaşılıyor ki her insanın bir Golgotha’sı, kafasına dikenli taç takanları ve çarmıhçıları var. Benim de bir yandan kanımı silip tırmanmaya devam ederken öte yandan yavaş yavaş büyük Usta gibi kendi muhasebemi yapıp dilekçemi hazırlamaya başlama zamanım geldi galiba. Bu yazı, biraz uzun da olsa sadece bir süre kesme dilekçesi. 

Yolu ve yoldaşları belli, efendi gibi gördüğü Avrupa Birliği’nden (ve kim bilir başka hangi uğursuz çevrelerden) binlerce Avro’yu ülkesi ve devleti aleyhine algı operasyonlarında görev yapmak adına almakta bir beis görmeyen, mandacılığı yazarlık, hezeyan ve hakareti keskinlik olarak yutturmaya kalkan, bir şekilde elde ettiği köşesini şahsi kin ve hesapları için kullanıp, perde arkasındaki kimi kişi ve çevrelerin kalemşorluğunu yapıp “siparişlerini” yerine getiren, yıllardır yazılarında, ekranlarda kendi milletini, insanını, devletini, toplumsal değerleri aşağılayan (hepsi arşivlerde duruyor) bir “yazdırılan”; kendisininkine bakmadan bir mesleki faaliyetimi çarpıtıp, üstelik seviyesiz bir üslup ve hakaretamiz, çirkin ifadelerle hukukun, savunma avukatlarının ve benim ahlakımı sorgulamaya kalkıyor. Sipariş üzerine olayları amaca uygun olarak çarpıtarak, hedef göstererek toplu linçe davetiye çıkarıp bir de sözüm ona ahlak dersi vermeye kalkmak gerçekten de büyük cüret. En pişkin ifadesi de “Bana kimse inanmadığım yazıyı yazdıramaz, düşünmediğim sözü söyletemez, zaten bu satırları da böylece yazabiliyorum.”Gerçekten mi? Müthiş! Bu ifade bile “suçluların telaşı”  göstermiyor mu? Öyle ya, durup dururken “inanmadığınız bir yazının yazdırılamayacağı” vurgusuna neden ihtiyaç duydunuz?  

Ancak mızrak çuvala sığmıyor, yazının siparişini veren “servis sağlayıcı” belli oluyor. Nitekim yazının zamanlaması (baro seçimleri yaklaşırken), önceki seçimlerdeki benzer yazıları, yazısındaki üslup, sürekli olarak vurgu yaptığı “ulusalcılık”, “Kemalistlik”, “toplumda ve politikada rol modelliğine soyunma hakkı yoktur” buyurması, kimin ürettiği tanıyanlarca malum olan “sevimli diktatör” (her durumda sevimsiz diktatör olmaktan iyi) ifadeleri hem kendisini hem de perde arkasındaki azmettireni (gerekli bilgileri sağlayıp elde edilmek istenen maksadı belirleyen hukuk dünyasına hiç uzak olmayan servis sağlayıcıyı), yazıyı “sipariş” edip yazdıranı ele veriyor. Böylece bir taşla birkaç kuş vurulmuş oluyor: Yaklaşan baro ve Barolar Birliği seçimlerinde dizayn denemesi, yükselen ulusalcı-Kemalist dalgayı şahsım üzerinden kırma, temsil ettiğimi söylediği değerlerin toplumsal yaşamda ve siyasette egemen olma ihtimalini azaltma (toplumda ve politikada rol modelliğine soyunma hakkı yoktur !”) yönünde önleyici bir atış. Aklıma bir söz geliyor: “Ne insanlar gördüm üzerlerinde elbise olmayan, ne elbiseler gördüm içinde insan olmayan”.  

Bu arada Bayan “Yazdırılan” beni Ulusalcılığın marka patent vekilli ilan etmiş. Böyle bir iddiam hiç olmadı ama onur duyarım. Bu yolda vekillik yok, yol arkadaşlığı var. Ancak şurası kesin ki hiçbir “vekillik”; köşesini ve kalemini “kiraya” vermekten, “sipariş” yazarlıktan, küreselcilikten, mandacılıktan, sahte bir “muhaliflik” kisvesi altında ülkeye, devlete ve millete karşı muhalefetten, toplumun değerlerini aşağılamaktan daha acıklı, daha zavallı olamaz! Bir şarkıdan esinlenerek mırıldanıyorum “Küçüksün daha çok küçüksün bu yüzden saçmalaman, hezeyanların bu yüzden, bu yüzden kendini bu kadar önemli zannetmen”. 

Esasen yazıyı bitirmiştim ki; yazıları ve hezeyanları ile gerçek anlamda “Bayan” bir “yazdırılan”; köşesini şahsi husumetleri için kullanmayı, istismar etmeyi sürdürerek, bir yandan avukatlığa ve avukatlara diğer yandan kişilik haklarıma saldırı ve hakaret içeren, tamamen bilinçli, sipariş ve yönlendirmeli olduğu açık olan yazılarına yenisini eklemiş. (Kendisi adeta benim “vurucu” “meleğim” haline geldi! ). İyi de olmuş, gerçekler biraz daha belirginleşmiş.Bu yazısı ile bir “yazdırılan”, tezgahlanan algı operasyonunu iyice açık ederek yüzüne gözüne bulaştırmış. Kime saldırdığına, neye yöneldiğine dikkat ettiniz mi? Şahsımı “Kılavuzu” olarak nitelediği Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubuna! Aslında onun temsil ettiği düşünce ve değerlere. Bu şekilde de “siparişin” arkasındaki/arkasındakiler, gerçek niyet ve amaç çok net anlaşılmıyor mu? Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu, siyasi çizgisi ve ilkeleri, milli çizgisi ile bu bayan ve benzerleri için zaten korkulu rüya! Bu Bayanı (ve arkasındakileri), saz arkadaşlarını, küresel destekçilerini; İstanbul Barosunu Önce İlke Grubunun yönetmesi kahrediyor. Her seçim döneminde olduğu gibi yine İstanbul Barosu seçimlerine “kilitlenmiş”, daha doğrusu “güdümlü” roket gibi “rampaya” çıkarılarak “hedefe” kilitlendirilmiş! Tıpkı yazının “siparişi” ni veren servis sağlayıcı gibi! Asıl kılavuz ilişkisi de burada. Bütün dert Önce İlke Grubunu, onun anlayışını baro yönetiminden uzaklaştırmak. Kendisi kılavuzsuz hareket edemediği için olsa gerek herkesi öyle sanıyor. Ben grubun kılavuzu değil, mensubiyetten onur duyduğum sade bir üyesiyim. Bu grup kişilerle kaim olmayacak şekilde benden önce de vardı, benden sonra da var olacak; ilkelerini koruduğu, ikinci cumhuriyetçi sızmalara izin vermediği sürece de Cumhuriyet değerlerini, demokratik-laik sosyal hukuk devletini, insan haklarını, tam bağımsızlığı, ulus ve üniter devleti, avukatlık mesleğini ve hak arama hürriyetini savunmaya, Atatürk çizgisinde yürümeye, gerçek anlamda Cumhuriyet değerlerine sahip çıkmaya devam edecek. Benim üzerimden Önce İlke grubuna saldırmayı, bel altı vurmayı, birilerinin arkasına saklanmayı bıraksın. İşte buradayım. Küresel ve küreselci yoldaşlarıyla, köşedaşlarıyla, siparişçi servis sağlayıcılarıyla, AB’den temin edebileceği tankı, topu tüfeğiyle gelsin. Biz emeğimizle, onurumuzla mesleğimizi icra ediyoruz. Gizli saklı işimiz, ilişkilerimiz yok. Önce kendisi avroların (bu arada yükseliyor!), karanlık küresel ilişkilerinin, icra ettiği ve etmediği “görevlerin”, köşe ve kalem suiistimalinin hesabını versin. İşlediği hakaret suçları ile kişilik haklarına saldırının fatura ve hesabı ayrı. Bu, diğerlerinin yanında ayrıntı…  

Bunun yanı sıra yine, işine gelen yeri kesip çıkarıp alma, çarpıtmalar var elbette. Mahkeme başkanı ile aramda vekâlet tartışması yaşandı, çünkü gerçekten de vekâletim yoktu! (halen de yok, buyursunlar olmayan bir şeyi bulup çıkarsınlar !). Başkan da haklı olarak bunu dile getirdi. Orada “sunulduğu” ifade edilen şey vekâlet değil, genç meslektaşın şahsıma verdiği duruşmaya özgü yetki belgesi! Bu belgeyi de bir yetkilendirme olmakla doğal olarak bu genç meslektaş sundu. “Servis sağlayıcı” ya eksik servis etmiş ya da gerçeği ifade etmek işlerine gelmemiş. Tutanakta geçen sanık “müdafii” ifadesi ise bana değil, Başkana ait ve teknik olarak yanlış. Ayrıca aktardıklarından dahi, asıl altını çizdiğim hususların, davadaki meslektaşların görevlerini gerektiği gibi yapabilme adına tamamını ilgilendiren usuli meseleler olduğu da açıkça ortaya çıkıyor. Diğer çarpıtmaya gelince; daha önce de belirttiğim üzere adı geçen şüphelinin müdafii olan meslektaşımın talebi üzerine verdiğim hukuki görüş esasa (suçun varlığı ya da yokluğuna) ilişkin olmayıp, tamamen avukatlık mesleğinin faaliyetini engelleyen görüş yasağı ve kısıtlamasına ilişkin, yani avukatlık mesleğinin yapısına ve işlevine ilişkin, avukatlık hukuku ile ilgili bilimsel ve ilkesel bir görüş. İsteyen herkese de sunabilirim, tamamen arkasında olduğumu yinelerim. Üstelik her durumda şahıslar da farklı. Bunları kendisi de hukukçu olan sipariş sahibine de sorabilir. Bu bayan bugüne dek yazdıkları ve yazmadıkları/yazamadıkları, söyledikleri ve söylemedikleri, köşesini ve kalemini “kiraya” açması ile; ilke konusunda en son konuşması gerekenler arasındadır. Ben de size “kaleminizi ve köşenizi kiraya veremezsiniz”, “sipariş alamazsınız”, “algı operasyonlarında görev alamazsınız” demedim, ilkeli bir yazar olamazsınız, olsanız olsanız “yazdırılan” olursunuz dedim! İlke kim, siz kim? Ne güzel söylemiş Oğuz Atay: Zaten senin ‘’hiçin’‘ fesat”. Mesleğimizi nasıl yapacağımızı bu gibilerden öğrenecek değiliz. Asıl hasbelkadar elde ettiği köşelerle toplumu aydınlatma yönünde kamusal bir işlev gören bu gibi köşe yazarlarında gerçek anlamda fikir, erdem ve ahlak, ülkeye bağlılık aramak bizlerin hakkı. Bir de köşesini kişisel hırs ve husumetlerle, bu tür “siparişlerle” meşgul etmemek. (Bu iki paragraf, yazının bütünselliğini bozmamaya gayret edilerek sonradan eklenmiştir) 

Bu tür algı operasyonlarında operasyon görevlileri ve toplu linççiler bazen gerçeklerin, olguların değil, yaratılmak istenen algıların daha belirleyici olabildiğini, çamur insana yapışmasa dahi iz bırakabileceğini çok iyi biliyorlar. Bel üstü grekoromen güreş yerine bel altı dalış ve vuruşları tercih eden, düelloyu göze alamayıp puslu havaları, sosyal medyada ve köşelerde, ekranlarda pusu kurmayı, darağaçları oluşturmayı amaca daha uygun bulan, toplu linçin hazzıyla kendinden geçen çevrelerin varlığını da. Hesapladıkları başarının sırrı da burada! Başarı dediysem, geçici, oyuncak zaferler…  

Nitekim zaten evde kalmaktan sıkılmış, tercihan Asmalı Mescit’te fiziksel ortamda tadılmak istenen linçin hazzını, aynı olmasa da sosyal medyada, bir takım yazışma gruplarında yaşamayı da yeterli bulanlara, kini şahsımdan ziyade düşünceme yönelen ikinci cumhuriyetçilere, “hormonlu” solculara, liboşlara, etnikçilere, terör sevicilerine, aynaya bakmaksızın herkesi “faşist” ilan eden yeni sömürgeci-Sevrcilere bir süre de olsa oyalanacak bir şeyler çıkıyor. Malum koro hemen devreye girdi. Elbette ki “yurttan sesler” de, yurdun sesi de değiller! “Aaa duydunuz mu, “ulusalcı”, “Kemalist” Ümit Hoca kimin davasına girmiş, bi de mütalaa vermişAaaaYaaaa.”Sanki birisini öldürmüşüm, dolandırmışım, çalıp çırpmışım gibi. Emeğimle mesleğimi icra etmişim. Ne büyük suç ve günah! Ne müthiş bir algı yaratıcılığı!  

Bunların arasında; ne yazık ki avukatlık mesleğinin genetik yapısını bildiği halde farklı maksatlarla linç korosuna katılan bir kısmı “barocu”, “avukat hakları” savunucusu, yüzüme gülüp, sırtımı sıvazlayan “meslektaşlarım!”, sözde “dostlar!“ da var. Sanırsınız ki hepsi ahlak ve erdem timsali! Acaba, klavye gevezelikleri dışında bugüne dek hangi riskleri göze alıp, hangi taşın altına ellerlini koymuşlar. Sırtım acıyor ve kanıyor. Ama bu, tırmanışı sürdürmeye engel değil. “Hadi, ama hadi” nidalarıyla hep başkasından bekleyen, hiçbir tehlikeyi, riski göze almaksızın, elini taşın altına koymaksızın en küçük bir yanlışı, boşluğu arayıp, “eleştiri”, “değerlendirme” kisvesi altında klavye başında, rakı sofralarında adam asmaca oynamak, ağız dolusu küfür ve hakaret. Ne yüce bir erdem! Şarkılar çalmaya devam ediyor: “Hayat bazen öyle insafsız ki, küçük bir boşluğundan yakalar/ Hissettirmez en zayıf anında, yüreğinden yaralar.”  

Her daim pusuda ve tetikte bekleyen güdülü sosyal medya beslemelerine, her dönem kullanışlı yanar dönerlere, avroculara zaten diyecek bir şey yok. Eğer belirtildiği şekilde “Ulusalcı”, “Kemalist” olmayıp da; (Allah göstermesin) gayrı milli, ikinci cumhuriyetçi, etnikçi, alt kimlikçi, Soroscu, terör destekçisi/sevicisi, AB muhibbi, emperyalizmin taşeronu olsaydım bu tür linçlere maruz kalır mıydım acaba? Bu nedenle bu gibi çevrelerden gelen linç, düğün bayramdır. 

Daha önceki pusu ve linçlerin yeterli olmayabileceği ihtimaline binaen, son olarak CHP’den planlı, haksız ve hukuksuz ihracın bu temelini gizleyebilecek, yaralı ”kurbana” son darbeyi vuracak harika bir fırsat ! Özgürlük, kardeşlik, demokrasi, insan hakları, ifade özgürlüğü, savunma hakkı, masumiyet karinesi, usul hakları gibi kavramları sadece kendileri ve uygun gördükleri malum kişiler için savunan sahtekârlar, masalcılar, köşelerinden ve ekranlardan yaylım ateşine başlıyor. Bazıları ise “düelloyu” göze alamadığından veya ne olur ne olmaz düşüncesiyle isim verme cesaretini dahi gösteremeden saldırıyor. Ulusalcılıktan, Kemalizm’den bu denli nefret edip bir o kadar da korkuyorlar. Oysa korkunun ecele faydası yok. İyi niyetli eleştirilere bir diyeceğim yok. Ancak güya “bizim safta” olan, gerçekte konum ve sıfatlarını başta siyaset olmak üzere bir yerlere gelebilmek adına kullanan bazıları da bu toplu linçte yer almanın yahut dışarıda kalmamanın olası getirisini (siyasette ve ticarette) hesaba katarak derhal koroya katılıyor. Dost, düşman daha da belirginleşiyor.  

Gün doğarken bülbüller susar. Sırtlanlar ve çakallar ise alacakaranlıkta, puslu havalarda ortaya çıkar. Düello yürek gerektirir. Pusu için ise insani hiçbir değere, yüreğe ihtiyaç yoktur. 

Şöyle bir yakın geçmişime bakıyorum: Herkesin susup kaçacak delik aradığı dönemlerde kumpaslarda; Türkiye Cumhuriyetine ve Türk milletine düşman her türlü uğursuz çevre ve temsilcileri/taşeronlarıyla onca boğuşma, çarpışma, mevzilenme, soruşturma, dava, yüzlerce program, konferans. Hepsi ülkem içindi helali hoş olsun, vazife saydım, pişman değilim, onurumdur. Gerekirse yine yaparım. Sonra bu süreçte işlediğim iddia edilen büyük “günahlarıma” bakıyorum. Ünlü “Adalet Yürüyüşüne” katılmamak! Fikirsel anlamda Atatürk düşmanları ile yürümeyeceğimi ilan etmek! Bu ülkenin umudu olması gereken ancak fiziki ve fikri işgal altındaki CHP’de sonucu belli bir adaylık süreci ile kralın çıplak olduğunu dile getirip, bir yön duygusu yaratmaya çalışarak fincancı katırlarını ürkütmek! Doğrudur veya yanlıştır değişmeyen bir çizgi, kuruluşa, Cumhuriyet değerlerine, Atatürk’e, onun çizgisine, ilke ve değerlerine hep sadık kalmak, bundan ödün vermemek. Yine büyük bir günah olarak, (sanki ilk defa çıkıyormuşum, sanki partinin ilkelerini, programını çiğneyen benmişim gibi) televizyona çıkarak büyük bir “parti suçu” işlemek! Karşılığında da aslında bir “mıntıka temizliği” olarak ihraç. Ülkede onca kokuşmuşluk, rüşvet, yolsuzluk, dolandırıcılık, hırsızlık, ahlaksızlık, türlü türlü suistimallerin yanında son olarak büyük bir suç, bilimsel görüş vermek, duruşmaya girmek, emeğiyle mesleğini icra etmek!  

İşte bu korkunç “suçlar” ve “günahlar”, bazı kişi ve çevreler bakımından bir anda her şeyi sıfırlayıp, yapılanları yapılmamış kılıyor. Bir anda kişinin siyasi görüşü, çizgisi, boynuna asılan kurgulu bir yafta ile sanki tamamen görünmez oluveriyor, buharlaşıp uçuveriyor. Bu açıdan ilk taşı atabilmek için günahsız, ahlaklı, erdemli olmak da gerekmiyor. İnsan harcamak ve öğütmek bu kadar kolay. Plak dönüyor: “Unutulmaz deme bana, unutulur, unutulur /Unutulmaz denen günler, unutulur, unutulur / Bu hayat böyledir dostum, yaşanan gün mazi olur / En değerli hatıralar, bir gün gelir unutulur”. 140 karaktere sığan kelimeler ne yazık ki kişinin karakterini örtebildiği gibi, çapı olduğundan çok büyük de gösterebiliyor. Aynı şekilde içeriği boşaltılıp ustalıkla başka şeyler doldurulan bazı kavramlar (demokrasi, özgürlük, hak, Cumhuriyet, muhaliflik vb) da bazı kişilerin gerçek yüzünü çok iyi maskeleyip gizleyerek toplumu ninnilerle uyutacak masalcı amcalar veya teyzelere dönüştürebiliyor. Belli bir gazetede, sitede yazıyor olmak, gizlenebilmek adına yeterli olabiliyor. Olan güzel ülkeme oluyor.  

Bu şartlarda artık; doğrudan bir vekâletle bu davayı alıp üstlenmediğimi, davada vekâletimin olmadığını, müdafii konumunda bulunmadığımı, bir meslektaşın o duruşmaya özgü bir yetki belgesi ile yetkilendirmesine bağlı olarak birkaç duruşmaya girdiğimi, yani vekilin vekili olduğumu, sunulanın vekâlet değil “yetki belgesi” olduğunu, ceza sorumluluğunun şahsiliği bağlamında bunun da sadece bir sanık ile ilgili olduğunu, bu hususların tutanaklarla da sabit olduğunu, her hukuki yardımının şüpheli veya sanığın fiillerinin, dünya görüşünün, yapısının benimsenmesi anlamına gelmediğini, avukatın kendisini müvekkille özdeşleştirmemesi gerektiğini, aynı şekilde bir avukatın da kendini özdeşleştirmediği sürece bir davadan hareketle müvekkili ile özdeşleştirilemeyeceğini, damgalanamayacağını, bir davaya girilmesinin (fail ve fiil bakımından bir benimseme olmadığı sürece) kişinin dünyaya bakışını, siyasi düşüncesini değiştirmeyeceğini, bir ceza avukatı açısından bunun mesleki/teknik bir faaliyetten ibaret olduğunu, namusuyla bir mesleği icra etmenin bir emek olduğunu, emeğiyle faaliyet göstermenin kınanacak bir davranış olmadığını, adil yargılanma hakkına uyularak yapılacak yargılama sonucunda verilecek hükmün kamu vicdanında daha güçlü bir meşruiyet taşıyacağını, topluma olan sorumlulukların yanı sıra kişinin ailesine karşı da sorumluluk taşıdığını; duymak istemeyen kulaklara, ardına ve arkasındakilere bakmadan algı operasyonlarına balıklama atlayan çap sorunu yaşayan klavyecilere anlatmak sanırım faydasız.  

Yanlış anlaşılmasın, doğru/yanlış kişiye göre değişken olsa da; genel anlamda ben de tamamen hatasız bir insan olduğumu iddia etmiyorum. Ben de insanım ve her insan gibi hatalarım elbette ki vardır, olacaktır, olmuştur. Adı üstünde “hata”. Nietsche’nin dediği gibi “İnsanca, pek insanca!“. Bu olayda yanlış bir şey yaptığımı düşünmesem de, bana değer veren, benden beklentisi olan yurttaşlarımın, dostlarımın böyle bir davada belirttiğim şekilde de olsa bulunmamı yanlış bulmalarını, bu yöndeki iyi niyetli eleştiri ve serzenişlerini anlayabiliyor, alıp başımın üstüne koyuyorum. Özellikle avukatlık mesleğinin felsefi ve hukuki temelini bilmeyen, genetik yapısını yeterince tanımayan yurttaşlarımın, dostlarımın bu tür yaklaşımları anlaşılabilir bir şey, anlıyorum (Kaldı ki avukat olduğu halde bunu anlamayan yahut anlamak istemeyen veya anladığı halde farklı saiklerle başka söylemlerde bulunan meslektaşlar da var). Bu anlamda tek üzüntüm istemeden de olsa kendilerini incitmiş olabilme olasılığı. Ama lütfen bunu farklı bir şekilde değerlendirmesinler. Nil Burak’ın söylediği gibi “İyi gün dostları siz şöyle durun, gerçek dostlar beni yerden yere vurun”.  

Ancak dostlarımın bir şeyi bilmelerini, unutmamalarını isterim: Özdeşli, bilinçli bir tercih ile kabule göre “hata”, avukatlığın faili ve fiili benimsenerek veya benimsenmeksizin/sadece teknik olarak yapılması farklı şeylerdir. Hiçbir zaman olmadığım gibi görünmedim, göründüğüm gibi olmaya gayret ettim. Bu ülkeye, devlete, Cumhuriyete, Atatürk’e hep minnet beleyerek kendimi borçlu hissetim ve kısmi de olsa bu borcu ödemeye çalıştım. Görüş ve faaliyetlerimde hiçbir şekilde kişisel bir hırs, şahsi bir menfaat ve beklenti gözetmedim. Baro başkanlığını kendiliğimden bırakarak bunun somut örneğini de verdiğimi zannediyorum. Zaten gözetseydim şimdi başka ve fakat bu şekilde, ilkelerden ödün verme karşılığında olmayı istemeyeceğim bir yerlerde olurdum. Son nefesime kadar da bu değerlere, ilkelere bağlı kalacağım.Hiç kimse düşüncelerimi, inançlarımı, beni benden alamaz. 

Her şeye, her çarpıtmaya, algı operasyonuna rağmen yanımda olan, beni tanıdığı için “kafası karışmayan”, “şüphe duymayan”, serzeniş ve eleştirileri olsa bile bunu samimice, sınırları içinde ve orantılı şekilde dile getiren, bana inanan ve güvenen, destek veren tüm dostlarıma yürek dolusu teşekkürler. Değerleri ve varlıkları paha biçilmez, hakları ödenmez.  

Ancak anladım ki gerçekten de hiçbir çelik yelek, “dost kurşununa” karşı etkili ve koruyucu olamıyor. 

Şimdi anılarımı, yapabildiklerimi ya da yapamadıklarımı, doğrularımı ve yanlışlarımı, günahlarımı ve sevaplarımı toplayıp, uzun zamandır çıkmak istediğim içsel yolculuğum için bavuluma koyuyorum. Büyük Usta’nın (Kazancakis) “Yokuş yukarı tırman ve kanlı ayak izlerini izle” öğüdündeki kanın, çoğu kez kişinin kendi kanı olduğunu şimdi şimdi anlıyorum. Yine anlıyorum ki bazı yollar yalnız yürünmeli. Gerektiğinde kişi kendi Golgotha’sına çıkıp kendini çarmıha gerebilmeli, ya da başkasına fırsat vermeksizin sehpaya çıkıp kendi sandalyesini tekmeleyebilmeli. Haksız olsa bile; bir düşünce veya mücadeleye zarar vermemek adına bir bedel ödemek gerekiyorsa da çekinmeden, başı dik olarak bu bedeli ödeyebilmeli. Böyle gerekiyorsa ödeyeceğim.  

Düşüneceğim, okuyacağım, yazacağım çok şey, yapacağım “yolculuklar” var. Bunlar da mücadelenin, “tırmanışın” farklı görünüm ve parçaları. Mutlaka iddia edildiği gibi “toplumda ve politikada rol modelliğine soyunmak !” (ki böyle bir iddiam veya planlamam olmadı) fiziken bir yerlerde olmak yahut sürekli konuşmak gerekmiyor. Bazı sözler, engeller gerektiğinde susarak aşılmalı. Oğuz Atay’ın dediği gibi “Cam kırıklıkları gibidir bazen kelimeler, ağzına dolar insanın. Sussan acıtır, konuşsan kanatır”.  

Bu arada yine Büyük Usta’nın, enfes Zorba Romanındaki şu saptamasının değerini bu vesileyle bir kez daha anlıyorum : “Her şey boş patron, yeter ki adamın iyi bir karısı olsun !”. Çok şükür ve iyi ki; iyinin de ötesinde muhteşem bir karım, çocuklarım, ailem ve gerçek dostlarım var. Asıl büyük zenginliğim de bu. Bundan daha iyi bir liman ve sığınak da, merhem de olamaz. Ne güzel demiş Oğuz Atay: “Ne ölmek nefessiz kalmaktır, Ne de yaşamak nefes almaktır… Yaşamak; sevilmeyi hak eden birine yaşamını harcamaktır.” Çok şükür başta karım ve çocuklarım olmak üzere benim açımdan bunu sonuna kadar hak edenler var.  

Yine cızırtılı bir plak çalıyor, büyük sanatçı Erol Evgin usta ne de güzel söylüyor:” Her kelime yalan, her yürek vefasız/ Can üzgün perişan, can suskun kararsız / Çek git diyor şeytan, git sessiz sedasız / Ve gittiğin zaman sanma ki sızlarlar ardından / Ben bu dünyadan, dosttan düşmandan aldım payımı gidiyorum. / Günahlarımla, sevaplarımla aldım başımı gidiyorum/ Gitgide yüreğime, ince bir sızı girse, gizli bir ateş beni yaksa da gidiyorum / Ben bu hayattan, aşktan sevdadan aldım payımı gidiyorum. / Günahlarımla, sevaplarımla aldım başımı gidiyorum. Her duygu yıpranmış, her bakış anlamsız, can bıkmış usanmış, can çökmüş zamansız. / Çek git diyor şeytan, git sessiz sedasız. / Ve gittiğin zaman sanma ki bir kal diyen çıkar ardından. / Ben bu dünyadan, dosttan düşmandan aldım payımı gidiyorum./ Günahlarımla, sevaplarımla aldım başımı gidiyorum. “ 

Biraz düşünmeli, kendimi dinlemeli, tartmalı, soluklanmalı, izlemeli, görmeli, bir yol haritası belirlemeli, zihnimdeki yapbozun parçalarını birleştirmeliyim. Bu bir vazgeçme değil, bir tür süresi belli olmayan ruhsal/bireysel bir nadas. Kuruluşa dönerek kurtuluş mücadelesi Ümit Kocasakal’dan da,herhangi bir kişiden de daha önemlidir, zarar görmemelidir. Gözümüz gibi sakınmalı, gerektiğinde tüm gövdemizle ona siper olmalıyız. Eminim bu yazıyı dahi çarpıtanlar, başka yerlere çekmeye çalışanlar olacak. Varsın olsun, zaten sözlerim onlara değil. Her zamanki gibi içimden ne geliyorsa onu yapıyor ve yazıyorum. Yani yine insanca, pek insanca !  

Söyleyeceklerimi söyledim. Bundan sonrası benim açımdan çok önemli değil. 

Bu ülkenin ancak ve sadece kuruluş değerlerine, Atatürk çizgisine dönerek kurtulabileceğine inanan tüm yurttaşlarıma, direnişçilere, milli mücadelecilere, Kuvvacılara başarılar ve kolaylıklar diliyorum. Kişilerden bağımsız olarak er geç başarılacağına da hiç kuşkum yok. Bir nefer olarak yüreğim, kalbim, desteğim her zaman onlarla olacak. Hangi seviyede ve biçimde olursa olsun, ne zaman şahsıma bir ihtiyaç olursa da burada, aynı yerde ve mevzide olacağım. Kaldı ki hep söylediğim üzere; Kuruluşa ve Kurtuluşa dönebilmek için kahramanlara, kişilere ihtiyaç yok. Kuruluş değerlerine, Atatürk çizgisine sımsıkı sarılmak, bundan ödün vermemek, bir arada ve örgütlü bir kararlılık içinde olmak, yol arkadaşlarına inanıp güvenmek, sahip çıkmak, zihinsel netlik yeterli…  

Kavramlar üzerinden kendilerini gizleyen maskelilere, masalcılara, sahte muhalif ve kahramanlara, slogan ve şekilden ibaret sahte Atatürkçülere ve Cumhuriyetçilere dikkat edin.  

Kuruluş değerleri ve Atatürk ile kalın. Uyanık kalın. Şimdilik hoşça kalın. 

En derin sevgi ve saygılarımla.